21 Kasım 2011 Pazartesi
Proem. Enough Conflict. n5MD ( minima )
10 yılı aşkın süredir Merck, n5MD ve Hydran gibi etiketlerden oldukça nitelikli işler yayımlayan Proem (Richard Bailey), 30’lu yaşlarında, Texas’ta mukim bir web tasarımcısı. Enough Conflict, Proem’in sekizinci stüdyo albümü ve bugüne kadarki diskografisinin en sağlam ayaklarından biri olduğu kuşkusuz. Proem’in IDM referanslı müziğinde keskin tınılar, yumuşak piyano dokunuşları, kontrol altında tutulan karmaşık ses dokularından örülmüş melodik bir atmosfer ve güçlü bir deneysel yaklaşım bizleri bekliyor. Her biri ayrıca mercek altına yatırılmayı hak eder tarzdaki parçalarda Bailey’nin usta işçiliğinin yansımalarını görmek mümkün. Bu hassas ve detaycı yaklaşım, parçaların sadece çeşitli programlardan elde edilmiş bir sesler yığını olma riskinden sıyrılarak, daha organik ve canlı bir omurgaya oturmalarını sağlıyor. Açılışı yapan ve çok katmanlı yapısıyla kulaklarımızın pasını alan “Deep Sleeping Birds”, kısa süresine rağmen ritmik kimyasıyla içimize işleyen “Sudden Sharp Turns”, tavizsiz yaklaşımları ve keskin hatlarıyla dikkat çeken “Back To Fail” ve “Guns, Knives, Lemons”, albümün çıta üstü parçaları. Minimal, deneysel işlere meraklı kulakların ve IDM severlerin mutlak suretle gözden geçirmesi gereken çalışmaya ev sahipliği yapan n5MD etiketinin adını da kenara not etmekte fayda var.
26 Eylül 2011 Pazartesi
Lou Rhodes Üzerine...
Eski çağ felsefecileri insanlığın temel sorunlarına odaklanarak evrenin doğası hakkında sorular sormuşlardır. Oysa ‘bilgelik sevgisi’ anlamına gelen felsefenin içine insan olgusunun girişi, felsefenin gelişim yönünü insanın kendisinin irdelenmesine çeviren sofistlerle olmuştur. İnsana tutulan bu aynada görünen tekillik anlayışı, sanatsal arenaya bireysel yaratıcılığın sürüklediği ve kendine ait bir ses oluşturma güdüsünün tetiklediği bir gayret olarak yansımıştır. 90’lı yılların ortalarında gündemimize giren elektronik müzik ikilisi Lamb’in güçlü sesi Lou Rhodes’un üçüncü solo albümüyle artık iyice belirginleştirdiği müzikal yol da, paralel şekilde ‘sadece kendini anlatma’ hassasiyetinden beslenen bir çalışma özelliği taşıyor.
Kısaca Manchester orijinli İngiliz ozan şarkıcı olarak tanımlayabileceğimiz Lou Rhodes’un solo macerası, elektronik müziğin geniş skalasında her daim kendine ait bir dilimde kayda değer nitelikli işler üretmeyi becermiş ve ardında dört albümlük değerli bir hazine bırakmış olan Lamb ikilisinin vokalden sorumlu üyesiyken, grubun diğer üyesi Andrew Barlow’dan ayrılarak ilk adımı atmasıyla başlar. 2006 yılında yayımlanan çıkış çalışması Beloved One beklentilerin çok üstünde olumlu bir tepki alır ve adanın Grammy’sine denk gelen Mercury Ödülleri’nde yılın en iyi 12 albüm adayından biri olarak listelenir. Aralarında Muse, Editors, Hot Chip, Arctic Monkeys, Scritti Politti ve Thom Yorke gibi güçlü isimlerin olduğu bu listeden sıyrılıp ödülü alamasa da, bu adaylık solo kariyeri açısından önemli bir başarı olarak not edilecektir. (Bu arada 2006 yılındaki ödül Arctic Monkeys’in Whatever People Say I Am, That's What I'm Not albümüne verildi.)
Bu ilk albüm aslında Rhodes’un kendisini fazlaca zorlamadan, o ana kadarki geniş müzikal birikim ve düşüncelerini yansıttığı bir çalışma olarak şekillenmiştir. Özünde folk müzik kategorisine dâhil edilebilecek olan bu çalışma şatafatsız, içten ve derinlikli bir zarla örülmüş hüzünlü bir dünyanın akustik yansımaları eşliğinde, Rhodes’un dinleyeni büyüleyen eşsiz vokallerini içermektedir (aslında Lou Rhodes’un tüm albümleri için benzer ifadeler kullanmak mümkündür). Albüm Lamb çalışmaları için sıklıkla başvurulan trip hop, drum’n bass ve jazzy gibi – Lou Rhodes’un bu yorumlara katılmadığı – tanımlamaların tamamen dışında, sıklıkla sadece gitarın Rhodes’un muhteşem sesine eşlik ettiği ve zaman zaman zarif piyano dokunuşları ve yaylılarla zenginleşen bir çerçeveye sahiptir.
Lamb’in müziğinde ara pasajlarda karşımıza çıkan ve bir anlamda ipuçları Lamb parçalarına da gizlenmiş olan bir çerçevedir bu. Ek bir parantez dahilinde Lamb’in müziğine baktığımızda onu bu denli farklı kılan unsurların Rhodes’un etkileyici sesinin yanısıra, altyapılarda farklı janrların köşetaşlarının maharetle kullanılması ve bazı parçalarda bunlara canlı enstrümanların eşlik etmesi olduğu görülecektir. Lamb bir anlamda birçok farklı janrdan beslenerek kendi müzikal dilini yaratabilmiş ve özel bir ikili olamayı başarmıştır. Elbetteki bu unsurlar yanyana getirilip bir şeyler anlatma gayretiyle eritildiğinde, ortaya müzikal anlamda zengin, dinamik ve duygu vurgusu yüksek çalışmalar çıkmıştır. Özetle Lou Rhodes’un sadelik, Andrew Barlow’un kompleksite eksenleri üzerinden biçimlenen eşsiz bir formülasyondur Lamb’inki.
2007 yılına gelindiğinde Lou Rhodes bir insanın yaşayabileceği en derin üzüntülerden birini yaşar ve kız kardeşinin ölümü nedeniyle herkesçe beklenen İngiltere konser programını iptal etmek zorunda kalır. Bu dönem adeta hayatın türlü zorluklarla Rhodes’u test ettiği ve kişiliğinde derin izler/yaralar bırakan bir süreç olarak geçecektir. Tüm bu zorluklara rağmen Rhodes, daha önce 2005’te de gittiği Glastonburry’de 2007’de ikinci defa sahne alır. Yılın sonlarına doğru da ikinci solo albümü Bloom’dan çıkan olan ilk single “The Rain” piyasaya verilir.
İlkine oranla daha fazla efor sarfettiğini belirttiği ikinci albüm adeta Rhodes için zaman zaman dile getirdiği, bir daha elektronik müzik yapmayacağına dair düşünceleri ispatlar niteliktedir. Ana omurgayı akustik gitar ve vokalin oluşturduğu albümde keman, kontrbas ve perküsyon eşliğinde işlenmiş romantik, duygusal ve kişisel vurgusu yüksek hikâyeler, Rhodes’un büyüleyici sesinden damıtılarak anlatılmaktadır.
Bahsi geçen “yeni ve farklı hikayeler yaratma/anlatma güdüsü” aslında Lamb projesinin sona erişindeki giz perdesinin baş aktörüdür. Rhodes bir açıklamasında bu tip bir projenin sürekliliği için devamlı güncel bir dil yaratmak ve farklı açılımlar getirmek gerektiğinden bahsederek, son Lamb albümünün ardından kendilerine bir sonraki adımın ne olacağını sorduklarında somut bir yanıt üretemediklerini ve bu yüzden “her daim yaratıcı ve farklı olmak” olarak ifade ettikleri var olma nedenlerinin ortadan kalktığını belirtecektir.
Müziğinde oldukça kişisel bir dil yaratmış olan Rhodes’un hikâyelerinin özünde insana ait yaşantılar, duygular ve ilişkiler vardır: sevinç ve kederin bir anlamda sırt sırta durduğu, hayal kırıklıklarının da gülümsemeler kadar yakınımızda olduğu, bazen bir anın/bakışın bile yaşamaya/yaşatmaya değer olduğu zarif, kırılgan ve duygu yüklü sade hikâyeler. Sonuçta iki çocuk sahibi bir anne için bu sadelik kıyafetinin Rhodes’a çok yakıştığını da belirtmek gerek. Klişelerden uzak, gerçekliğin peşinde, samimî bir var olma gayretiyle çıkılan bir müzikal yolculuktur bu aslında. Rhodes’un da çeşitli eşiklerden/evrelerden oluştuğunu, belli bir dönemde bir eşikten/evreden diğerine geçilerek her şeyin bir anlamda tekrar sıfırlandığını belirttiği bir yolculuk.
Rhodes’un müziğinde basit olmasına rağmen sersemletici etkisi yüksek sözler ve içimizi titreten sıcak akustik tınılar, dokusuna işlemiş olan puslu ve derin sesinin eşliğinde, her ânı ustalıkla nakışlanmış bir kurguyla tamamlanmış parçalar olarak karşımıza çıkar. Bu parçaların her birinde bizleri hayaller ve sorgulamalarla donatılmış içsel bir yolculuğun beklediğini de söylemek mümkün. Her ne kadar kişisel öyküler anlatılıyor olsa da bu yolculuk esnasında, dinleyici üzerinde akıldan çıkmayan, hipnotik ve ruhanî bir etki bırakan Lou Rhodes, bizlere bir anlamda kılavuzluk yapar. Kaygan bir zeminde hayata sıkıca tutunmak, zorluklar içinden yeşeren güzellikleri görebilmek, acıyı da sevinç kadar rahatlıkla kabullenmek ve kendimize ait bir güzergâhı oluşturabileceğimiz bir ussal yolculuktur bu, ve o yüzden aslında içinde yoğun bir ‘felsefe’ vardır. Büyük ozan şarkıcı Leonard Cohen’in dediği gibi:
There is a crack in everything,
That’s how the light gets in.
-------------------------------röportaj---------------------------------
Andrew Barlow’la birlikte oluşturduğunuz elektronik müzik ikilisi Lamb projesinde geçirdiğiniz yaklaşık 10 yılın ardından gelen ilk solo çalışmanız aslında bir meydan okuma içeriyordu. İkinci albümde daha az soru ve sorunla karşılaştığınızı düşünüyorum. Üçüncü albüm sonrası kendinizi olgunlaşmış bir ozan-şair olarak konumlandırıyor musunuz ? Ya da hâlâ çıkılacak basamaklar var mı önünüzde ?
Her zaman için çıkılacak basamaklar vardır. Bir sanatçının asla ürettiği işten tam anlamıyla memnun olacağını sanmıyorum. Şarkı yazma konusunda azımsanmayacak bir tecrübem var elbette – yaklaşık 16 yıl kadar – ancak hâlâ yeni birşeyler öğrendiğimi hissedebiliyorum. Belki biraz garip gelecek ama aslında ilk albümüm Beloved One çok daha rahat ortaya çıkardığım bir çalışma olurken, ikinci albümüm Bloom beni biraz daha zorladı.
Tam anlamıyla son çalışmanızı diğer ikisinden ayıracak olan tema yada öz nedir diye sorsam ?
Son çalışmam olan One Good Thing’in bugün için bulunduğum yeri en layıkıyla temsil eden, dolayısıyla da çalışmalarım arasındaki en gerçekçi albüm olarak görüyorum. Albümdeki parçalar hayatımdaki oldukça zorlu bir dönemi ve benim oradan çıkışımı anlatıyor. Çalışmalar esnasında olabildiğince az elektronik kullandık. Oldukça sade, basit ve zamansız bir albüm yaratmaya çalıştım. Bu yüzden de kayıt aşamasında işin ruhunu zedelediğine inandığım dijital teknolojilerden kendimi sakındım ve sıklıkla canlı çalınmış hissiyatı verecek bir kayıt ortaya çıkarmaya çalıştım.
Bahsettiğiniz gibi elektronik müzik sıklıkla duygusal olamamakla eleştiriliyor. Bir elektronik müzik grubu olsa da Lamb projesinde belli bir duygusallıktan bahsetmek mümkün. Keza sizin solo çalışmalarınızda da bu vurgu başat bir figür. Duyguları aktarmak konusunda akustik ve elektronik yapılar hakkında ne düşünüyorsunuz ?
Akustik seslerle müzik yapmaya kıyasla elektronik seslerle aynı duyguları hissettirmenin oldukça zor olduğunu düşünüyorum. Neticede elektronik müzik dediğimiz tüm yapı onlarca ikili koddan meydana gelen bir ürün. Oysa akustik müzik insanoğlunun bizzat ürettiği sesler için kendisi tarafından yaptığı ve bir anlamda yüzleştiği – çoğunlukla ağaçtan yapılan – enstrümanların kullanımından ortaya çıkan bir ürün. Bu anlamda elektronikle kıyaslanamaz gibi geliyor bana. Lamb projesindeki duygular genellikle şarkıların kendi iç gücünden ve canlı enstrümanların – özellikle yaylıların – kullanımından geliyordu. Andrew Barlow’un ev stüdyosunda son çalışmamı kaydederken bir parçada aradaki farkın çok az olacağını düşünerek vokali analog ve dijital olarak iki farklı şekilde kaydettik. Aradaki farkı gördüğümüzde çok şaşırdık açıkçası. Analog kayıt çok daha samimî ve sıcaktı. Özetle dijital teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin hâlâ dolduramayacağı bazı boşluklar var sanırım.
Duygulardan bahsetmişken aşkla, hüzün ve melankoli arasında sürekli bir bağın olduğuna inanıyor musunuz ?
Değişik bir soru bu. Bugünlerde sıklıkla ve artarak bir sanatçının rolünün devamlı olarak sınırları zorlaması olduğunu düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki kendimi o boşluğun/alanın içinde hissettiğimde çok daha fazla yaratıcı olabiliyorum. Melankoli sanırım mutlulukla mutsuzluk arasında bir yerlerde salınma hâli. Ama bu yine de sınırlayıcı bir tanımlama elbette.
Bir defasında kendinizi tanımlarken duygu bağımlısı (emotional junkie) olduğunuzu belirtmişsiniz. Aşk dışında hangi kavram yada duygular çalışmalarınızı şekillendiriyor ?
Evet, bir defasında böyle tanımlamıştım ama hâlâ geçerli mi tam emin değilim. Son birkaç yıl bu bakımdan üzerimde arındırıcı bir etki yaptı diyebilirim. Oldukça uzun zaman tek başıma kaldım ve bir sure sonra aşk adına, aşka bağımlı olma hissiyatından sıyrılmış gibi hissediyorum. Tüm duyguların yaratıcılığı tetikleyebileceğine inanıyorum. Ama yine de sanırım beni en çok besleyeni az önce bahsettiğim, mutlulukla mutsuzluk arasındaki alan. Oralarda bir yerde olmanın beni insan olarak hayata bağladığını hissediyorum.
Sahnede söylemekten en çok keyif aldığınız üç Lamb ve solo parçanız ?
Lamb olarak Gabriel, Gorecki ve Trans Fatty Acid. Solo çalışmalarımdansa hepsi son albümde yer alan üç parça diyebilirim : “There for The Taking”, “One Good Thing” ve “Circles.”
Sahnede sana eşlik etmesini hayal edeceğin efsane grup kim olurdu ve neden ?
Efsane gruptan çok emin değilim; aslında bu efsane bir isim olurdu. Sanıyorum bu listenin başında Elliott Smith yada Nick Drake olurdu. Herhangi biriyle sahnede olmanın yeteri derecede beni heyecanlandıracağını da belirtmeliyim.
-------------------------------liste---------------------------------
Lou Rhodes yazarken aklıma düşenler...
*Elizabeth Fraser / Moses
*Suzanne Vega / Solitude Standing
*Tear Garden / Tired Eyes Slowly Burning
*Cranes / Tomorrow’s Tears
*David Darling / Journal October
*Mazzy Star / So Tonight That I Might See
*David Sylvian / Gone To Earth
*Blue Skied An’ Clear / A Morr Music Compilation
*Dream City Film Club / Dream City Film Club
*Lisa Germano / Magic Neighbor
Kısaca Manchester orijinli İngiliz ozan şarkıcı olarak tanımlayabileceğimiz Lou Rhodes’un solo macerası, elektronik müziğin geniş skalasında her daim kendine ait bir dilimde kayda değer nitelikli işler üretmeyi becermiş ve ardında dört albümlük değerli bir hazine bırakmış olan Lamb ikilisinin vokalden sorumlu üyesiyken, grubun diğer üyesi Andrew Barlow’dan ayrılarak ilk adımı atmasıyla başlar. 2006 yılında yayımlanan çıkış çalışması Beloved One beklentilerin çok üstünde olumlu bir tepki alır ve adanın Grammy’sine denk gelen Mercury Ödülleri’nde yılın en iyi 12 albüm adayından biri olarak listelenir. Aralarında Muse, Editors, Hot Chip, Arctic Monkeys, Scritti Politti ve Thom Yorke gibi güçlü isimlerin olduğu bu listeden sıyrılıp ödülü alamasa da, bu adaylık solo kariyeri açısından önemli bir başarı olarak not edilecektir. (Bu arada 2006 yılındaki ödül Arctic Monkeys’in Whatever People Say I Am, That's What I'm Not albümüne verildi.)
Bu ilk albüm aslında Rhodes’un kendisini fazlaca zorlamadan, o ana kadarki geniş müzikal birikim ve düşüncelerini yansıttığı bir çalışma olarak şekillenmiştir. Özünde folk müzik kategorisine dâhil edilebilecek olan bu çalışma şatafatsız, içten ve derinlikli bir zarla örülmüş hüzünlü bir dünyanın akustik yansımaları eşliğinde, Rhodes’un dinleyeni büyüleyen eşsiz vokallerini içermektedir (aslında Lou Rhodes’un tüm albümleri için benzer ifadeler kullanmak mümkündür). Albüm Lamb çalışmaları için sıklıkla başvurulan trip hop, drum’n bass ve jazzy gibi – Lou Rhodes’un bu yorumlara katılmadığı – tanımlamaların tamamen dışında, sıklıkla sadece gitarın Rhodes’un muhteşem sesine eşlik ettiği ve zaman zaman zarif piyano dokunuşları ve yaylılarla zenginleşen bir çerçeveye sahiptir.
Lamb’in müziğinde ara pasajlarda karşımıza çıkan ve bir anlamda ipuçları Lamb parçalarına da gizlenmiş olan bir çerçevedir bu. Ek bir parantez dahilinde Lamb’in müziğine baktığımızda onu bu denli farklı kılan unsurların Rhodes’un etkileyici sesinin yanısıra, altyapılarda farklı janrların köşetaşlarının maharetle kullanılması ve bazı parçalarda bunlara canlı enstrümanların eşlik etmesi olduğu görülecektir. Lamb bir anlamda birçok farklı janrdan beslenerek kendi müzikal dilini yaratabilmiş ve özel bir ikili olamayı başarmıştır. Elbetteki bu unsurlar yanyana getirilip bir şeyler anlatma gayretiyle eritildiğinde, ortaya müzikal anlamda zengin, dinamik ve duygu vurgusu yüksek çalışmalar çıkmıştır. Özetle Lou Rhodes’un sadelik, Andrew Barlow’un kompleksite eksenleri üzerinden biçimlenen eşsiz bir formülasyondur Lamb’inki.
2007 yılına gelindiğinde Lou Rhodes bir insanın yaşayabileceği en derin üzüntülerden birini yaşar ve kız kardeşinin ölümü nedeniyle herkesçe beklenen İngiltere konser programını iptal etmek zorunda kalır. Bu dönem adeta hayatın türlü zorluklarla Rhodes’u test ettiği ve kişiliğinde derin izler/yaralar bırakan bir süreç olarak geçecektir. Tüm bu zorluklara rağmen Rhodes, daha önce 2005’te de gittiği Glastonburry’de 2007’de ikinci defa sahne alır. Yılın sonlarına doğru da ikinci solo albümü Bloom’dan çıkan olan ilk single “The Rain” piyasaya verilir.
İlkine oranla daha fazla efor sarfettiğini belirttiği ikinci albüm adeta Rhodes için zaman zaman dile getirdiği, bir daha elektronik müzik yapmayacağına dair düşünceleri ispatlar niteliktedir. Ana omurgayı akustik gitar ve vokalin oluşturduğu albümde keman, kontrbas ve perküsyon eşliğinde işlenmiş romantik, duygusal ve kişisel vurgusu yüksek hikâyeler, Rhodes’un büyüleyici sesinden damıtılarak anlatılmaktadır.
Bahsi geçen “yeni ve farklı hikayeler yaratma/anlatma güdüsü” aslında Lamb projesinin sona erişindeki giz perdesinin baş aktörüdür. Rhodes bir açıklamasında bu tip bir projenin sürekliliği için devamlı güncel bir dil yaratmak ve farklı açılımlar getirmek gerektiğinden bahsederek, son Lamb albümünün ardından kendilerine bir sonraki adımın ne olacağını sorduklarında somut bir yanıt üretemediklerini ve bu yüzden “her daim yaratıcı ve farklı olmak” olarak ifade ettikleri var olma nedenlerinin ortadan kalktığını belirtecektir.
Müziğinde oldukça kişisel bir dil yaratmış olan Rhodes’un hikâyelerinin özünde insana ait yaşantılar, duygular ve ilişkiler vardır: sevinç ve kederin bir anlamda sırt sırta durduğu, hayal kırıklıklarının da gülümsemeler kadar yakınımızda olduğu, bazen bir anın/bakışın bile yaşamaya/yaşatmaya değer olduğu zarif, kırılgan ve duygu yüklü sade hikâyeler. Sonuçta iki çocuk sahibi bir anne için bu sadelik kıyafetinin Rhodes’a çok yakıştığını da belirtmek gerek. Klişelerden uzak, gerçekliğin peşinde, samimî bir var olma gayretiyle çıkılan bir müzikal yolculuktur bu aslında. Rhodes’un da çeşitli eşiklerden/evrelerden oluştuğunu, belli bir dönemde bir eşikten/evreden diğerine geçilerek her şeyin bir anlamda tekrar sıfırlandığını belirttiği bir yolculuk.
Rhodes’un müziğinde basit olmasına rağmen sersemletici etkisi yüksek sözler ve içimizi titreten sıcak akustik tınılar, dokusuna işlemiş olan puslu ve derin sesinin eşliğinde, her ânı ustalıkla nakışlanmış bir kurguyla tamamlanmış parçalar olarak karşımıza çıkar. Bu parçaların her birinde bizleri hayaller ve sorgulamalarla donatılmış içsel bir yolculuğun beklediğini de söylemek mümkün. Her ne kadar kişisel öyküler anlatılıyor olsa da bu yolculuk esnasında, dinleyici üzerinde akıldan çıkmayan, hipnotik ve ruhanî bir etki bırakan Lou Rhodes, bizlere bir anlamda kılavuzluk yapar. Kaygan bir zeminde hayata sıkıca tutunmak, zorluklar içinden yeşeren güzellikleri görebilmek, acıyı da sevinç kadar rahatlıkla kabullenmek ve kendimize ait bir güzergâhı oluşturabileceğimiz bir ussal yolculuktur bu, ve o yüzden aslında içinde yoğun bir ‘felsefe’ vardır. Büyük ozan şarkıcı Leonard Cohen’in dediği gibi:
There is a crack in everything,
That’s how the light gets in.
-------------------------------röportaj---------------------------------
Andrew Barlow’la birlikte oluşturduğunuz elektronik müzik ikilisi Lamb projesinde geçirdiğiniz yaklaşık 10 yılın ardından gelen ilk solo çalışmanız aslında bir meydan okuma içeriyordu. İkinci albümde daha az soru ve sorunla karşılaştığınızı düşünüyorum. Üçüncü albüm sonrası kendinizi olgunlaşmış bir ozan-şair olarak konumlandırıyor musunuz ? Ya da hâlâ çıkılacak basamaklar var mı önünüzde ?
Her zaman için çıkılacak basamaklar vardır. Bir sanatçının asla ürettiği işten tam anlamıyla memnun olacağını sanmıyorum. Şarkı yazma konusunda azımsanmayacak bir tecrübem var elbette – yaklaşık 16 yıl kadar – ancak hâlâ yeni birşeyler öğrendiğimi hissedebiliyorum. Belki biraz garip gelecek ama aslında ilk albümüm Beloved One çok daha rahat ortaya çıkardığım bir çalışma olurken, ikinci albümüm Bloom beni biraz daha zorladı.
Tam anlamıyla son çalışmanızı diğer ikisinden ayıracak olan tema yada öz nedir diye sorsam ?
Son çalışmam olan One Good Thing’in bugün için bulunduğum yeri en layıkıyla temsil eden, dolayısıyla da çalışmalarım arasındaki en gerçekçi albüm olarak görüyorum. Albümdeki parçalar hayatımdaki oldukça zorlu bir dönemi ve benim oradan çıkışımı anlatıyor. Çalışmalar esnasında olabildiğince az elektronik kullandık. Oldukça sade, basit ve zamansız bir albüm yaratmaya çalıştım. Bu yüzden de kayıt aşamasında işin ruhunu zedelediğine inandığım dijital teknolojilerden kendimi sakındım ve sıklıkla canlı çalınmış hissiyatı verecek bir kayıt ortaya çıkarmaya çalıştım.
Bahsettiğiniz gibi elektronik müzik sıklıkla duygusal olamamakla eleştiriliyor. Bir elektronik müzik grubu olsa da Lamb projesinde belli bir duygusallıktan bahsetmek mümkün. Keza sizin solo çalışmalarınızda da bu vurgu başat bir figür. Duyguları aktarmak konusunda akustik ve elektronik yapılar hakkında ne düşünüyorsunuz ?
Akustik seslerle müzik yapmaya kıyasla elektronik seslerle aynı duyguları hissettirmenin oldukça zor olduğunu düşünüyorum. Neticede elektronik müzik dediğimiz tüm yapı onlarca ikili koddan meydana gelen bir ürün. Oysa akustik müzik insanoğlunun bizzat ürettiği sesler için kendisi tarafından yaptığı ve bir anlamda yüzleştiği – çoğunlukla ağaçtan yapılan – enstrümanların kullanımından ortaya çıkan bir ürün. Bu anlamda elektronikle kıyaslanamaz gibi geliyor bana. Lamb projesindeki duygular genellikle şarkıların kendi iç gücünden ve canlı enstrümanların – özellikle yaylıların – kullanımından geliyordu. Andrew Barlow’un ev stüdyosunda son çalışmamı kaydederken bir parçada aradaki farkın çok az olacağını düşünerek vokali analog ve dijital olarak iki farklı şekilde kaydettik. Aradaki farkı gördüğümüzde çok şaşırdık açıkçası. Analog kayıt çok daha samimî ve sıcaktı. Özetle dijital teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin hâlâ dolduramayacağı bazı boşluklar var sanırım.
Duygulardan bahsetmişken aşkla, hüzün ve melankoli arasında sürekli bir bağın olduğuna inanıyor musunuz ?
Değişik bir soru bu. Bugünlerde sıklıkla ve artarak bir sanatçının rolünün devamlı olarak sınırları zorlaması olduğunu düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki kendimi o boşluğun/alanın içinde hissettiğimde çok daha fazla yaratıcı olabiliyorum. Melankoli sanırım mutlulukla mutsuzluk arasında bir yerlerde salınma hâli. Ama bu yine de sınırlayıcı bir tanımlama elbette.
Bir defasında kendinizi tanımlarken duygu bağımlısı (emotional junkie) olduğunuzu belirtmişsiniz. Aşk dışında hangi kavram yada duygular çalışmalarınızı şekillendiriyor ?
Evet, bir defasında böyle tanımlamıştım ama hâlâ geçerli mi tam emin değilim. Son birkaç yıl bu bakımdan üzerimde arındırıcı bir etki yaptı diyebilirim. Oldukça uzun zaman tek başıma kaldım ve bir sure sonra aşk adına, aşka bağımlı olma hissiyatından sıyrılmış gibi hissediyorum. Tüm duyguların yaratıcılığı tetikleyebileceğine inanıyorum. Ama yine de sanırım beni en çok besleyeni az önce bahsettiğim, mutlulukla mutsuzluk arasındaki alan. Oralarda bir yerde olmanın beni insan olarak hayata bağladığını hissediyorum.
Sahnede söylemekten en çok keyif aldığınız üç Lamb ve solo parçanız ?
Lamb olarak Gabriel, Gorecki ve Trans Fatty Acid. Solo çalışmalarımdansa hepsi son albümde yer alan üç parça diyebilirim : “There for The Taking”, “One Good Thing” ve “Circles.”
Sahnede sana eşlik etmesini hayal edeceğin efsane grup kim olurdu ve neden ?
Efsane gruptan çok emin değilim; aslında bu efsane bir isim olurdu. Sanıyorum bu listenin başında Elliott Smith yada Nick Drake olurdu. Herhangi biriyle sahnede olmanın yeteri derecede beni heyecanlandıracağını da belirtmeliyim.
-------------------------------liste---------------------------------
Lou Rhodes yazarken aklıma düşenler...
*Elizabeth Fraser / Moses
*Suzanne Vega / Solitude Standing
*Tear Garden / Tired Eyes Slowly Burning
*Cranes / Tomorrow’s Tears
*David Darling / Journal October
*Mazzy Star / So Tonight That I Might See
*David Sylvian / Gone To Earth
*Blue Skied An’ Clear / A Morr Music Compilation
*Dream City Film Club / Dream City Film Club
*Lisa Germano / Magic Neighbor
19 Eylül 2011 Pazartesi
Vladislav Delay Quartet. Vladislav Delay Quartet.. Honest Jon's. 2011
Finlandiya’nın kıta Avrupası’na bahşettiği en yetkin ve üretken prodüktör - müzisyenlerden biri olan Vladislav Delay (Luomo, Sistol, Uusitalo, Conoco gibi farklı adlar da kullanan arkadaşımızın asıl adıysa Sasu Ripatti) kendisinin davul ve vurmalılarda yeraldığı dörtlüsünün ilk albümünü geçtiğimiz aylarda Honest Jon’s Records etiketiyle çıkardı. Doksanların sonundan bu yana farklı isimlerle elektronik müziğin geniş coğrafyasında hoş sadalar bırakan nitelikli ve el üstünde tutulası albümler yayınlayan Vladislav Delay’in bu projesinde kendisine taş yerinde ağırdır misali önemli isimler eşlik ediyor. Yine Finlandiya çıkışlı Pan Sonic ikilisinden Mika Vainio (elektronikler), avantgarde ekolün hatırı sayılır temsilcilerinden Lucio Capece (bas klarnet ve soprano saksafon) ve Derek Shirley (kontrbas) dörtlünün diğer üyeleri.
Alışılageldiği üzere albüme odaklanmadan biraz grup üyelerinin siciline gözatalım isteriz. Vladislav Delay adını ilk olarak 2000 ve 2001 yıllarında elektronik müziğin deneysel ve soyut kanadı için çok eskilerden bu yana en önemli referans noktalarından biri olan Mille Plateaux etiketiyle çıkardığı Entain ve Anima albümleriyle ajandamıza not etmiştik. Glitch, ambient ve minimal tarzlar arasında dolanan bu albümler Delay’in ses olgusuna yaklaşımı ve onun etrafında biçimlendirdiği benzersiz tınılar dünyasına ait önemli ipuçları barındırıyordu. Rutinin dışına sarkan, yenilikçi bir dilin arayışlarının izdüşümlerini gördüğümüz ve hepsinden önemlisi kendinden emin bir kurgusal yolculuğun betimlendiği bu kuvvetli çalışmaları, Staubgold etiketiyle çıkardığı arşivlere mutlak suretle dahil edilmesi gereken Naima izledi. İkibinli yıllar ise Huume etiketiyle çıkardığı üç albümü ve Leaf etiketinden yayınladığı nitelikli çalışması Tummaa’yı beraberinde getirdi. (Bu albüme ilişkin detaylı bir yazı için lütfen bkz.: http://tinyurl.com/3jbsrlo). Öte yandan yine aynı dönemde Almanya’nın ayrıksı kadın elektronik müzisyenlerinden (aynı zamanda şair) olan Antye-Greie Fuchs (ya da bildik adıyla AGF) ile iki albüm yayınlayan Delay, ayrıca farklı tarzlara da kucak açarak Moritz Von Oswald Trio’nun da aktif bir üyesi olarak çalışmalarına devam etti.
Dörtlünün diğer üyesi olan Mika Vainio elektronik müzik takipçilerinin (özellikle minimal ve ambient tarzlarına yakın duranlar için) başucu isimlerinden biri. Vainio ilk olarak özellikle doksanların ikinci yarısından bugüne değin Ilpo Vaisanen ile oluşturdukları Pan Sonic adıyla çıkardıkları her albümle ezberlerimizi bozan ve birkaç saniye içinde algılanabilir, kendilerine has dokusu olan bir sesler evreni yaratmayı beceren çalışmalarıyla dikkat çekmişti. Daha sonrasında Vainio özellikle solo çalışmalarında daha ziyade ambient ve minimal kulvarlarında yol almayı tercih etti ve birçok albüm yayınladı (özellikle Touch etiketiyle yayınlanan çalışmalarını şiddetle tavsiye ederiz).
Lucio Capece ise ekibin şu ana dek tanıtmaya çalıştığımız isimlerine nazaran caz dünyasına çok daha yakın bir isim. Arjantin orjinlerine sahip Capece özellikle ikibinlerin ortasından bu yana birçok projede aktif rol almış biri. Klasik gitar eğitimi almış olmasına rağmen sonrasında soprano saksafon ve bas klarnete yönelen sanatçı, özellikle deneysel işleriyle ses getirmiş bir isim. Yine geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir albümünde az önce bahsi geçen Mika Vainio ile de çalışan Capece’nin Trahnie adını taşıyan bu projesine ilişkin minik bir yorum için lütfen bkz.: http://tinyurl.com/3edx2en
Kendi adıma ilk olarak bu projede adına denk geldiğim 1975 Kanada doğumlu olan ve şu anda Berlin’de yaşayan Derek Shirley ise projede kontrbas çalıyor. İkibinlerin başından bu yana farklı proje gruplarında yeralan ve birçok albümde imzası bulunan Shirley özellikle doğaçlamaya dayalı deneysel işleriyle dikkat çekiyor.
Bu girizgah sonrası gelelim dörtlünün henüz sıcaklığını koruyan ilk albümlerine. Açıkçası albüm her ne kadar bir kuartet elinden çıkmış olsa da ilk dinleyişte caz bunun neresinde diyebileceğimiz farklı bir güzergahta yolalıyor ve bu anlamda klasik melodi ve ritm duygusu arayan kulakları acımasızca savuşturarak boşa çıkarıyor.
8 parçadan oluşan albümün açılışı kulakları oldukça zorlayan yapısıyla dikkat çeken Minus Degrees, Bare Feet, Tick isimli parçayla yapılıyor. Noise estetiğinin ön planda olduğu, apokaliptik çağrışımlı sesler yumağı daha ilk parçada tekinsiz ve terkedilmiş bir alana doğru bizi çekmeyi başarıyor. Endüstriyel nüveler de taşıyan bu girişte ancak sonlara doğru daha temiz ve anlaşılır tınılar duyabiliyoruz.
12 dakikalık süresiyle albümün en uzun parçası olan Santa Teresa metalik seslerden oluşan sakin bir açılışa sahip. Doğaçlama hissiyatının kuvvetli olduğu bu dakikalarda alarm benzeri elektronikler arasına serpiştirilen diğer ögeler etkileyici bir atmosfer yaratıyor. Parçanın en dikkat çekici yanı elektronikler ve alışılmış yolların dışında çalınarak farklı ses kümelerini önümüze seren ve adete bir makinadan çıkıyormuş hissiyatı yaratan diğer seslerin iki farklı ama içiçe geçmiş okkalı bir katman yaratması.
Ardından gelen Des Abends benzer bir kurguya sahip olmakla beraber daha cesur ve gerilimi yüksek bir noktadan ilerliyor. Ani parlamalar arasından sızan elektronik süslemeler gerçekten kaotik bir evrenin kapılarını aralıyor.
Hohtokivi net şekilde Mika Vainio’nun ön planda olduğu hissini veren bir parça olarak sıradaki yerini aldıktan sonra belki de albümün en “müziğe” benzer çalışması olan Killing the Water Bed geliyor. Enstrümanları daha net ayırdedebildiğimiz bu dakikalarda üflemeliler de en azından “caz” referanslarını biraz daha yakından hissettirebiliyor. Sakin ve sürekli davul vuruşları arasından kendine yol açan üflemeliler, yine doğaçlama vurgusu kuvvetli tınılar uçuruyor kulaklarımıza bu dakikalarda.
Presentiment ağırlıklı olarak elektroniklerin başrolü kaptığı ambient referanslı bir parça olarak sırasını savarken, ardından gelen Louhos’ta ilk defa bir minik melodi ve ritm yakalıyoruz kenarından köşesinden de olsa. Albümün en derinlikli ve etkileyici parçalarından olan Louhos’ta dörtlü adeta birbirlerinin karmaşık formüllü ses üretim denklemlerini çözmüşçesine tempolu bir şekilde akıp gidiyor. Temponun da yükseldiği bu anlar bizi albümün sonuna yaklaştırırken adeta bir aksiyon filminin tüm düğümlerinin çözüldüğü girdaplı dakikaların harareti yükselmiş dakikalarını anımsatıyor.
Ve son adımda düğümün çözülmesinin ardından perdelerin kapandığı Salt Flat parçası bizi bu dolambaçlı yollardan çıkararak tekrar eve geri döneceğimiz o bildik patikanın başucuna sağ salim getirip bırakıveriyor.
Elimizdeki albüm bir caz albümü mü? Kesinlikle olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Hatta bazı açılardan içeriği ziyadesiyle eleştirilebilecek denli genelgeçer “müzik” tanım ve algılayışımızdan uzak da bir çalışma samimiyetle ifade etmek gerekirse. Ancak sizlere tanıtmaya çalıştığımız bu albüm, aslında zor tınılara aşina kulaklar için bile bilinmedik ve daha önce deneyimlenmemiş, gizli cevherler barındırdığına inandığımız bir saatlik dinleme vadediyor kanımızca. Her biri maharetlerini ziyadesiyle ispat etmiş dörtlünün derdi enstrümanlarına olan hakimiyetlerini ön plana çıkarmak değil elbette. Enstrümanları gerçek anlamda bir araç olarak kullanarak elektroniklerin de desteğiyle yaratılan çok katmanlı bu yapıda asıl ön plana çıkarılan doğaçlamanın da getirdiği özgürlüğün yanısıra bu katmanlar arasında dokusal bir bütünlük yaratmak. Dörtlünün sınırları zorlayarak bu hedef doğrultusunda ortalama üstü ve dışı bir çalışmaya imza attığını belirtmek sanıyoruz ki doğru bir ifade olacaktır.
Alışılageldiği üzere albüme odaklanmadan biraz grup üyelerinin siciline gözatalım isteriz. Vladislav Delay adını ilk olarak 2000 ve 2001 yıllarında elektronik müziğin deneysel ve soyut kanadı için çok eskilerden bu yana en önemli referans noktalarından biri olan Mille Plateaux etiketiyle çıkardığı Entain ve Anima albümleriyle ajandamıza not etmiştik. Glitch, ambient ve minimal tarzlar arasında dolanan bu albümler Delay’in ses olgusuna yaklaşımı ve onun etrafında biçimlendirdiği benzersiz tınılar dünyasına ait önemli ipuçları barındırıyordu. Rutinin dışına sarkan, yenilikçi bir dilin arayışlarının izdüşümlerini gördüğümüz ve hepsinden önemlisi kendinden emin bir kurgusal yolculuğun betimlendiği bu kuvvetli çalışmaları, Staubgold etiketiyle çıkardığı arşivlere mutlak suretle dahil edilmesi gereken Naima izledi. İkibinli yıllar ise Huume etiketiyle çıkardığı üç albümü ve Leaf etiketinden yayınladığı nitelikli çalışması Tummaa’yı beraberinde getirdi. (Bu albüme ilişkin detaylı bir yazı için lütfen bkz.: http://tinyurl.com/3jbsrlo). Öte yandan yine aynı dönemde Almanya’nın ayrıksı kadın elektronik müzisyenlerinden (aynı zamanda şair) olan Antye-Greie Fuchs (ya da bildik adıyla AGF) ile iki albüm yayınlayan Delay, ayrıca farklı tarzlara da kucak açarak Moritz Von Oswald Trio’nun da aktif bir üyesi olarak çalışmalarına devam etti.
Dörtlünün diğer üyesi olan Mika Vainio elektronik müzik takipçilerinin (özellikle minimal ve ambient tarzlarına yakın duranlar için) başucu isimlerinden biri. Vainio ilk olarak özellikle doksanların ikinci yarısından bugüne değin Ilpo Vaisanen ile oluşturdukları Pan Sonic adıyla çıkardıkları her albümle ezberlerimizi bozan ve birkaç saniye içinde algılanabilir, kendilerine has dokusu olan bir sesler evreni yaratmayı beceren çalışmalarıyla dikkat çekmişti. Daha sonrasında Vainio özellikle solo çalışmalarında daha ziyade ambient ve minimal kulvarlarında yol almayı tercih etti ve birçok albüm yayınladı (özellikle Touch etiketiyle yayınlanan çalışmalarını şiddetle tavsiye ederiz).
Lucio Capece ise ekibin şu ana dek tanıtmaya çalıştığımız isimlerine nazaran caz dünyasına çok daha yakın bir isim. Arjantin orjinlerine sahip Capece özellikle ikibinlerin ortasından bu yana birçok projede aktif rol almış biri. Klasik gitar eğitimi almış olmasına rağmen sonrasında soprano saksafon ve bas klarnete yönelen sanatçı, özellikle deneysel işleriyle ses getirmiş bir isim. Yine geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir albümünde az önce bahsi geçen Mika Vainio ile de çalışan Capece’nin Trahnie adını taşıyan bu projesine ilişkin minik bir yorum için lütfen bkz.: http://tinyurl.com/3edx2en
Kendi adıma ilk olarak bu projede adına denk geldiğim 1975 Kanada doğumlu olan ve şu anda Berlin’de yaşayan Derek Shirley ise projede kontrbas çalıyor. İkibinlerin başından bu yana farklı proje gruplarında yeralan ve birçok albümde imzası bulunan Shirley özellikle doğaçlamaya dayalı deneysel işleriyle dikkat çekiyor.
Bu girizgah sonrası gelelim dörtlünün henüz sıcaklığını koruyan ilk albümlerine. Açıkçası albüm her ne kadar bir kuartet elinden çıkmış olsa da ilk dinleyişte caz bunun neresinde diyebileceğimiz farklı bir güzergahta yolalıyor ve bu anlamda klasik melodi ve ritm duygusu arayan kulakları acımasızca savuşturarak boşa çıkarıyor.
8 parçadan oluşan albümün açılışı kulakları oldukça zorlayan yapısıyla dikkat çeken Minus Degrees, Bare Feet, Tick isimli parçayla yapılıyor. Noise estetiğinin ön planda olduğu, apokaliptik çağrışımlı sesler yumağı daha ilk parçada tekinsiz ve terkedilmiş bir alana doğru bizi çekmeyi başarıyor. Endüstriyel nüveler de taşıyan bu girişte ancak sonlara doğru daha temiz ve anlaşılır tınılar duyabiliyoruz.
12 dakikalık süresiyle albümün en uzun parçası olan Santa Teresa metalik seslerden oluşan sakin bir açılışa sahip. Doğaçlama hissiyatının kuvvetli olduğu bu dakikalarda alarm benzeri elektronikler arasına serpiştirilen diğer ögeler etkileyici bir atmosfer yaratıyor. Parçanın en dikkat çekici yanı elektronikler ve alışılmış yolların dışında çalınarak farklı ses kümelerini önümüze seren ve adete bir makinadan çıkıyormuş hissiyatı yaratan diğer seslerin iki farklı ama içiçe geçmiş okkalı bir katman yaratması.
Ardından gelen Des Abends benzer bir kurguya sahip olmakla beraber daha cesur ve gerilimi yüksek bir noktadan ilerliyor. Ani parlamalar arasından sızan elektronik süslemeler gerçekten kaotik bir evrenin kapılarını aralıyor.
Hohtokivi net şekilde Mika Vainio’nun ön planda olduğu hissini veren bir parça olarak sıradaki yerini aldıktan sonra belki de albümün en “müziğe” benzer çalışması olan Killing the Water Bed geliyor. Enstrümanları daha net ayırdedebildiğimiz bu dakikalarda üflemeliler de en azından “caz” referanslarını biraz daha yakından hissettirebiliyor. Sakin ve sürekli davul vuruşları arasından kendine yol açan üflemeliler, yine doğaçlama vurgusu kuvvetli tınılar uçuruyor kulaklarımıza bu dakikalarda.
Presentiment ağırlıklı olarak elektroniklerin başrolü kaptığı ambient referanslı bir parça olarak sırasını savarken, ardından gelen Louhos’ta ilk defa bir minik melodi ve ritm yakalıyoruz kenarından köşesinden de olsa. Albümün en derinlikli ve etkileyici parçalarından olan Louhos’ta dörtlü adeta birbirlerinin karmaşık formüllü ses üretim denklemlerini çözmüşçesine tempolu bir şekilde akıp gidiyor. Temponun da yükseldiği bu anlar bizi albümün sonuna yaklaştırırken adeta bir aksiyon filminin tüm düğümlerinin çözüldüğü girdaplı dakikaların harareti yükselmiş dakikalarını anımsatıyor.
Ve son adımda düğümün çözülmesinin ardından perdelerin kapandığı Salt Flat parçası bizi bu dolambaçlı yollardan çıkararak tekrar eve geri döneceğimiz o bildik patikanın başucuna sağ salim getirip bırakıveriyor.
Elimizdeki albüm bir caz albümü mü? Kesinlikle olmadığı rahatlıkla söylenebilir. Hatta bazı açılardan içeriği ziyadesiyle eleştirilebilecek denli genelgeçer “müzik” tanım ve algılayışımızdan uzak da bir çalışma samimiyetle ifade etmek gerekirse. Ancak sizlere tanıtmaya çalıştığımız bu albüm, aslında zor tınılara aşina kulaklar için bile bilinmedik ve daha önce deneyimlenmemiş, gizli cevherler barındırdığına inandığımız bir saatlik dinleme vadediyor kanımızca. Her biri maharetlerini ziyadesiyle ispat etmiş dörtlünün derdi enstrümanlarına olan hakimiyetlerini ön plana çıkarmak değil elbette. Enstrümanları gerçek anlamda bir araç olarak kullanarak elektroniklerin de desteğiyle yaratılan çok katmanlı bu yapıda asıl ön plana çıkarılan doğaçlamanın da getirdiği özgürlüğün yanısıra bu katmanlar arasında dokusal bir bütünlük yaratmak. Dörtlünün sınırları zorlayarak bu hedef doğrultusunda ortalama üstü ve dışı bir çalışmaya imza attığını belirtmek sanıyoruz ki doğru bir ifade olacaktır.
Charles-Eric Charrier. Silver. Experimedia. 2011
Charles-Eric Charrier ismine bundan birkaç ay önce Radyo Babylon’da ( www.radyobabylon.com) Pazartesi akşamları yayınlanan Nota Bene isimli programım için parça seçmeye çalışırken rastlamıştım. Kısa yoldan izah etmek gerekirse “play” tuşuna bastığım ilk birkaç dakikadan sonra oldukça nitelikli ve etkileyici bir albümün beni beklemekte olduğu fikrine o denli kuvvetle kapıldım ki, sanatçının ismini daha sonra kendisi ve albümü Silver hakkında detaylı bir yazı yazmak sözüyle bir kenara not ediverdim.
Silver albümü 2011 yılının hemen başında Experimedia etiketiyle yayınlandı. Experimedia özellikle farklı ve deneysel çalışmaları takip edenler için önemli bir güzergah. 2000 yılından bu yana ambient’tan electronica’ya, avantgarde’tan minimalist ve deneysel işlere uzanan geniş bir skalada çalışmalara evsahipliği yapan Amerika orijinli bir etiket Experimedia (www.experimedia.net).
Charles-Eric Charrier, François Rasim Bıyıklı ile birlikte oluşturdukları MAN ikilisinin haricinde, Oldman adıyla da üretimler yapan bir isim. Ayrıca aktif olarak ressam, koreograf ve film müzikleri bestecisi. Bugüne dek beraber çalıştığı bazı isimler arasında Mathias Delplanque (Lena), Rob Mazurek, Jerome Paressant (abraxas projekt), Rhys Chatham, Teamforest, The Floating Roots Orchestra ve Le Coq sayılabilir.
Silver albümünde Charles-Eric Charrier’e iki müzisyen eşlik etmekte; Ronan Benoit ve Cyril Secq. Aslında bu üçlü hemen hemen albümün tüm prodüksiyon işlerinden de sorumlu ana kadro. Ek olarak albümün mastering işlemlerini Amerika’da mukim 12k etiketinin kurucusu ve müzisyen Taylor Deupree’nin yapmış olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Beş ana bölümden oluşan albüm birbiri içine harmanlanmış electronica, post rock, doğaçlama / özgür caz gibi tarzlar arasında kontrollü bir seyir izliyor. Bonus olarak gelen EP içinde ise açılış parçasının uzun bir versiyonu, iki parçanın remiksi ve albümde olmayan ek bir parça var. Bu ek materyalle birlikte elimizdeki dinletinin toplam süresi yaklaşık olarak 1,5 saati buluyor.
21 Echoes dingin ama kendinde bir başlangıç yapıyor albüme. Hipnotik bir arka plan dahilinde gitar ve davuldan yükselen tınılar ortamı hafiften ısıtıyorlar. Her an coşup gidebilecekmiş hissiyatındaki parça kontrolü bir an olsun kaybetmiyor. Enstrümanlar arasındaki eşitlikçi paylaşımda bütünleştiriciliği gitar sağlıyor. Özellikle davulun istikrarlı vuruşları üzerinde gezinen gitar rifleri post-rock çağrışımlar içinde albüme adım adım nüfuz etmemize yardımcı oluyor ve parça kuvvetli bir son düzlükle finiş çizgisine varıyor.
12 From 12 dakikalık süresiyle albümün uzun parçalarından biri. Burada ana güzergah yine davulun biteviye tınıları üzerine serpilen drone vari elektronik sesler ve efektlerle şekilleniyor. Ayağımızın hafif yerden kesildiği ve astral bir seyahate çıktığımızı hissettiren bu anlarda davulun canlılığı belki bizi hayal alemine kayıp gitmekten alıkoyan ana unsur oluyor. Parçanın en dikkat çekici yanı genelde dinleyeni yıpratabilecek ve parçaya olan konsantrasyonunu azaltabilecek kötücül bir potansiyeli her daim içinde barındıran elektronik ses ve efektlerin çok ölçülü ve nitelikli kullanımı. İki farklı rengin bu yanyana buluşmasından gerçekten nefis bir harmoni çıkarıldığını söylemek mümkün bu parça için.
6 I daha melodik ve sert gitar rifleriyle şekilleniyor. Birkaç farklı melodik çizgiyi birbirine paralel görmek mümkün bu parçada. Davul yine standart kendi üzerine düşeni yapar kıvamda birleştirici bir unsur olarak parçadaki yerini alıyor. Özellikle gitarda kullanılan ekolar zaman zaman güçlü post-rock etkileri yaratıyor. Parça ortasındaki daha akustik kısım deneysel ögelerin ön planda olduğu bir pasaj sunuyor dinleyenlere. Siyah beyaz renklerin hakim olduğu bir ortam düşlüyoruz bu anlarda ve bu keyifli ve farklı atmosfer parçanın sonuna dek süregidiyor.
9 Moving gitarın bir adım öne çıktığı bir girişle karşılıyor bizi. Sakin, derin, huzurlu ve kendine güvenen bir giriş. Burada da özellikle akustik gitar arpejleri ve hafiften kendine bir yer edinen elektronik efektler ve karşımıza ilk defa bu denli karamsar bir havada çıkan davul adım adım biraz daha komplike ve gergin bir ortama doğru emin bir şekilde itetkleyiveriyorlar parçayı. Bas gitarı ilk defa bu kadar net duyduğumuz anlarda yine çizgi dışı perküsyon darbeleri ile parça doğaçlama vurgusunun hakim olduğu bir kimliğe bürünüyor. Charrier bir röportajında albümdeki parçaların ana omurgalarının önceden şekillendirildiğini ancak kabaca üç gün süren stüdyo aşamasında doğaçlama açılımlara da olabildiğince yer açtıklarını belirtiyor.
9(8) Electricity diğerlerine kıyasla daha yüksek tempolu, yoğun ve füzyon bir yapıya sahip. Keskin ekolu gitarların parçaya kattığı saykodelik hava oldukça hoş. Daha yırtıcı seslerden örülü bir skalanın yansıdığı parça ortalarından itibaren hafiften temposunu düşürüyor ve dinleyende rahatlatıcı bir etki bırakıyor.
Bonus EP’deki parçalardan ilki 21 Echoes’un 21 dakikalık oldukça uzun bir versiyonu. Kabaca aynı parçanın canlı performanslarda sıklıkla yapılan biraz daha farklı ve doğaçlama derecesi daha yüksek versiyonu olarak görmek mümkün bu 21 dakikayı. From parçasına yapılan iki remikste (özellikle Field Rotation remiksi oldukça başarılı) ise elektronik vurgular ön planda.
Silver albümü öncelikle oldukça temiz bir çalışma. Dinleyenin keyfini kaçıracak, onu rahatsız edecek en ufak bir pürüz dahi taşımayan bir albüm. Aşırıya kaçmadan özellikle elektronik ses ve efektlerle yapılan kenar süsleri bu etkileyici müzikal tabloya başka bir değer katmakta. Müzisyenlerin ustalıklarını sorgulamamıza mahal bırakmayacak denli kendinden emin, duru ve diri bir çalışma.
Bu yazı www.cazkolik.com sitesi için yazılmıştır.
Silver albümü 2011 yılının hemen başında Experimedia etiketiyle yayınlandı. Experimedia özellikle farklı ve deneysel çalışmaları takip edenler için önemli bir güzergah. 2000 yılından bu yana ambient’tan electronica’ya, avantgarde’tan minimalist ve deneysel işlere uzanan geniş bir skalada çalışmalara evsahipliği yapan Amerika orijinli bir etiket Experimedia (www.experimedia.net).
Charles-Eric Charrier, François Rasim Bıyıklı ile birlikte oluşturdukları MAN ikilisinin haricinde, Oldman adıyla da üretimler yapan bir isim. Ayrıca aktif olarak ressam, koreograf ve film müzikleri bestecisi. Bugüne dek beraber çalıştığı bazı isimler arasında Mathias Delplanque (Lena), Rob Mazurek, Jerome Paressant (abraxas projekt), Rhys Chatham, Teamforest, The Floating Roots Orchestra ve Le Coq sayılabilir.
Silver albümünde Charles-Eric Charrier’e iki müzisyen eşlik etmekte; Ronan Benoit ve Cyril Secq. Aslında bu üçlü hemen hemen albümün tüm prodüksiyon işlerinden de sorumlu ana kadro. Ek olarak albümün mastering işlemlerini Amerika’da mukim 12k etiketinin kurucusu ve müzisyen Taylor Deupree’nin yapmış olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Beş ana bölümden oluşan albüm birbiri içine harmanlanmış electronica, post rock, doğaçlama / özgür caz gibi tarzlar arasında kontrollü bir seyir izliyor. Bonus olarak gelen EP içinde ise açılış parçasının uzun bir versiyonu, iki parçanın remiksi ve albümde olmayan ek bir parça var. Bu ek materyalle birlikte elimizdeki dinletinin toplam süresi yaklaşık olarak 1,5 saati buluyor.
21 Echoes dingin ama kendinde bir başlangıç yapıyor albüme. Hipnotik bir arka plan dahilinde gitar ve davuldan yükselen tınılar ortamı hafiften ısıtıyorlar. Her an coşup gidebilecekmiş hissiyatındaki parça kontrolü bir an olsun kaybetmiyor. Enstrümanlar arasındaki eşitlikçi paylaşımda bütünleştiriciliği gitar sağlıyor. Özellikle davulun istikrarlı vuruşları üzerinde gezinen gitar rifleri post-rock çağrışımlar içinde albüme adım adım nüfuz etmemize yardımcı oluyor ve parça kuvvetli bir son düzlükle finiş çizgisine varıyor.
12 From 12 dakikalık süresiyle albümün uzun parçalarından biri. Burada ana güzergah yine davulun biteviye tınıları üzerine serpilen drone vari elektronik sesler ve efektlerle şekilleniyor. Ayağımızın hafif yerden kesildiği ve astral bir seyahate çıktığımızı hissettiren bu anlarda davulun canlılığı belki bizi hayal alemine kayıp gitmekten alıkoyan ana unsur oluyor. Parçanın en dikkat çekici yanı genelde dinleyeni yıpratabilecek ve parçaya olan konsantrasyonunu azaltabilecek kötücül bir potansiyeli her daim içinde barındıran elektronik ses ve efektlerin çok ölçülü ve nitelikli kullanımı. İki farklı rengin bu yanyana buluşmasından gerçekten nefis bir harmoni çıkarıldığını söylemek mümkün bu parça için.
6 I daha melodik ve sert gitar rifleriyle şekilleniyor. Birkaç farklı melodik çizgiyi birbirine paralel görmek mümkün bu parçada. Davul yine standart kendi üzerine düşeni yapar kıvamda birleştirici bir unsur olarak parçadaki yerini alıyor. Özellikle gitarda kullanılan ekolar zaman zaman güçlü post-rock etkileri yaratıyor. Parça ortasındaki daha akustik kısım deneysel ögelerin ön planda olduğu bir pasaj sunuyor dinleyenlere. Siyah beyaz renklerin hakim olduğu bir ortam düşlüyoruz bu anlarda ve bu keyifli ve farklı atmosfer parçanın sonuna dek süregidiyor.
9 Moving gitarın bir adım öne çıktığı bir girişle karşılıyor bizi. Sakin, derin, huzurlu ve kendine güvenen bir giriş. Burada da özellikle akustik gitar arpejleri ve hafiften kendine bir yer edinen elektronik efektler ve karşımıza ilk defa bu denli karamsar bir havada çıkan davul adım adım biraz daha komplike ve gergin bir ortama doğru emin bir şekilde itetkleyiveriyorlar parçayı. Bas gitarı ilk defa bu kadar net duyduğumuz anlarda yine çizgi dışı perküsyon darbeleri ile parça doğaçlama vurgusunun hakim olduğu bir kimliğe bürünüyor. Charrier bir röportajında albümdeki parçaların ana omurgalarının önceden şekillendirildiğini ancak kabaca üç gün süren stüdyo aşamasında doğaçlama açılımlara da olabildiğince yer açtıklarını belirtiyor.
9(8) Electricity diğerlerine kıyasla daha yüksek tempolu, yoğun ve füzyon bir yapıya sahip. Keskin ekolu gitarların parçaya kattığı saykodelik hava oldukça hoş. Daha yırtıcı seslerden örülü bir skalanın yansıdığı parça ortalarından itibaren hafiften temposunu düşürüyor ve dinleyende rahatlatıcı bir etki bırakıyor.
Bonus EP’deki parçalardan ilki 21 Echoes’un 21 dakikalık oldukça uzun bir versiyonu. Kabaca aynı parçanın canlı performanslarda sıklıkla yapılan biraz daha farklı ve doğaçlama derecesi daha yüksek versiyonu olarak görmek mümkün bu 21 dakikayı. From parçasına yapılan iki remikste (özellikle Field Rotation remiksi oldukça başarılı) ise elektronik vurgular ön planda.
Silver albümü öncelikle oldukça temiz bir çalışma. Dinleyenin keyfini kaçıracak, onu rahatsız edecek en ufak bir pürüz dahi taşımayan bir albüm. Aşırıya kaçmadan özellikle elektronik ses ve efektlerle yapılan kenar süsleri bu etkileyici müzikal tabloya başka bir değer katmakta. Müzisyenlerin ustalıklarını sorgulamamıza mahal bırakmayacak denli kendinden emin, duru ve diri bir çalışma.
Bu yazı www.cazkolik.com sitesi için yazılmıştır.
Etiketler:
Charles-Eric Charrier,
Silver; Experimedia
18 Nisan 2011 Pazartesi
Scanner & The Post Modern Jazz Quartet. Blink of an Eye
Cazkolik için AKsi-isTİKAMET köşesinin içeriğine ilişkin köşetaşlarını kurgularken, uzunca zamandır elimizden geldiğince ve de bolca dinleme pratiği yaptığımıza inandığımız elektronik müziğin deneysel kanadıyla bir şekilde kucaklaşan, ama içinde illâki caz nüvesini de barındıran albümlere dair cümleciklerin ana omurgayı oluşturacağı bir yapı düşlemiştik. Bu köşeye bugüne değin taşımaya çalıştığımız albümlerde de az ya da çok bu lezzeti tutturmaya da ihtimam gösterdik. Açıkçası yeni yazımıza konu edeceğimiz albüm inancımız odur ki “bu köşede neye dair yazı yazılmaktadır acep?” sorucuğuna en doğru ve kestirmeden cevap olabilecek kıvamda bir birliktelik içermekte ve sağlam bir örnek içerik taşımaktadır.
Uzunca yıllardır elektronik müzik sahnesinin başat prodüktörlerinden biri olan Scanner (Robin Rimbaud) ve The Post Modern Jazz Quartet isimli ekibin 2010 yılının sonlarında Thirsty Ear etiketiyle yayınladıkları Blink of an Eye isimli albümden bahsediyoruz. Scanner’a bu projede yandaş duran dört kişilik PMJQ ekibinde görev dağılımı ise şu şekilde: Michael Bisio (bas), Michael Thompson (davul), Matthew Shipp (piyano) ve Khan Jamal (vibrafon).
Scanner için ilk aşamada sadece rakamlar üzerinden bir bilgi vermeye çalışalım. www.discogs.com sitesinde Scanner adını arattığınızda sanatçının 30’un üzerinde albümünün ve 20’nin üzerinde EP’sinin olduğunu görüyoruz. Gözlerimizi biraz daha kamaştıran bir rakam ise kendisinin de yeraldığı farklı projelerin sayısının (şimdilik!) 150 civarında olması. Sırf bu birkaç rakam dahi Scanner’ın kişisel üretimlerinin coğrafyasının ne denli geniş ve çok katmanlı bir satıha yayılmış olduğunun göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Scanner’ın web sitesine hangi nedenle olursa olsun bir göz atmanızı şiddetle salık verirken, biyografisine ilişkin minik bir özeti de buraya alıntılamak isteriz (www.scannerdot.com). İngiliz müzisyen en özetinde 90’ların başından bu yana müzikal üretim olarak oldukça aktif bir role bürünmüş önemli bir isim. Scanner ya da asıl adıyla söyleyecek olursak Robin Rimbaud; ses, boşluk, imaj ve form ana başlıkları dahilinde oluşturulan çok boyutlu ve araştırmacı bir sahada deneysel bir bakış açısıyla harmanlanan, yeniliklere açık, sorgulayıcı bir dil üzerinden müziksel üretimlerini kurgulayan; bunu yaparken de alışılmadık yol ve perspektiflerin getirdiği zenginliği işlerine yansıtmış biri.
Ziyadesiyle kabarık ortak projelerinde yanyana durduğu isimlere kısa bir göz kırpış dahi Scanner’ın elektronik müziğin popüler / ana akım DJ tayfası dışında pek de yakınından geçemeyeceği bir bilinirliği; kimliğini zedelemeden, hatta bir şekilde onu kabul ettirerekten gerçekleştirebildiğinin de bir göstergesi. Kimlermiş bu isimler derseniz bazı dikkatimizi celbeden isimlerden elbetteki dem vurmak isteriz. Örneğin Roxy Music’in efsanevi figürü Bryan Ferry; alternatif rock müziğin çığır açıcı ismi Radiohead ya da yine alternatif kulvarın çok önemli temsilcilerinde biri olduğu su götürmez bir gerçek olan Laurie Anderson.
Elbette ki Scanner’ı sadece “müzik” alanındaki işleriyle sınırlamak, resmi gereken netliğiyle ortaya koymamıza engel olacaktır. Örneğin moda tasarımcılarıyla da ortak işler yapan Scanner’ın beraber çalıştığı isimlerden biri Türk modacı Hüseyin Çağlayan. Öte yandan çağdaş bestecilerden özellikle Peter Greenaway’in her biri başyapıt olan filmlerine yaptığı müziklerle tanınan Michael Nyman yada Luc Ferrari gibi çağdaş besteciler yine Scanner’la yolu bir şekilde kesişmiş önemli isimlerden sadece birkaçı. Tüm bunları detaylıca derlediğimizde orataya çıkan Scanner figürüne eşleştireceğimiz titrler listesine müzisyenlik dışında yazar ve eleştirmen gibi başlıkları da eklememiz gerekmekte aslında.
Post Modern Jazz Quartet ekibine gelecek olursak, basçı Michael Bisio farklı projelerde görev almış bir isim. Bunlar arasında en ön plana çıkanı Joe McPhee’nin de içinde yer aldığı No Greater Love isimli albüm. Davulcu Michael Thompson’ın ise daha önceden yine Thirsty Ear etiketiyle yayınlanmış iki solo albümü var. 60 doğumlu Amerikalı piyanist Matthew Shipp ise bugüne değin 20 civarı albümde çalmış ve ekibin kalan kısmına nazaran biraz daha ön plana çıkan biri isim. Ekibin en yaşlısı ise vibrafon üstadı 46 doğumlu Amerikalı müzisyen Khan Jamal.
Blink of an Eye albümü ilk anda aklımıza gelebilecek sıradan bir caz projesinin, bir DJ süzgeçinden geçirilerek klüplerde çalınabilir hale getirilmiş, sulandırılmış bir versiyonu değil. Dahi sayılabilecek bir elektronik müzik prodüktörünün hükümranlığında baştan yaratılan bir deney projesi de değil. Öte yandan onlarca albüm ve projede yeralmış bir isim olan Scanner’ın tüm bunlara rağmen caz müziği ile olan ilişkisinin bu albüm öncesine değin oldukça limitli olduğunun da altını çizmek gerekli. Proje aslında halihazırda bitmiş bir Modern Jazz Quartet albümünün, Scanner’a teslimi ve onun fırından çıkmış bu leziz yemeği servis etmeden önce yaptığı minik son dokunuşlardan müteşekkil. Bazı parçalarda bu ekstra sos ve baharat durumu ziyadesiyle kulaklarımıza belirgin bir tını kütlesi bırakırken, bazı parçalarda Scanner’ın adeta bir hayalet gibi notalar arasında gizliden gizliye dolaştığını görmek mümkün.
10 parçadan oluşan albümün toplam süresi 45 dakikayı buluyor. Açılış parçası Shadow Splice dingin bir yapı içinde yumuşak piyano tuşeleriyle devam ediyor. Nitelikli kurgusu ve sağlam melodik yapısıyla albüme etkileyici bir giriş yaptığımız bu parçada Scanner elektronik sesler paletinden seçtiği pastel renkleri hafif fırça darbeleri ile adeta birleştirici bir unsur olarak diğer dörtlünün akustik notaları arasına belirsizce serpiştiriyor.
Ardından keyifli bir melodi bizi karşılıyor vibrafon liderliğinde. C Jam Blues parçasının ilk tetiklediği kuvvetli bir sinematik arka plan hissiyatı oluyor. Piyanonun ani ve net vuruşları bu duyuyu ivmelendiriyor. Parçanın özellikle sonlarına doğru Scanner keskin efektleri ile parçaya farklı bir kimlik kazandırmayı beceriyor.
A Galaxy of Winking Dots bir ara geçiş niteliğinde piyanonun başını çektiği bir soluklanma sağlıyor bizlere. Ardından Not a Frame Earlier or Later’da Scanner ne yapmakta diyenlere çarpıcı bir cevap geliyor. Bu parçada akustik caz tınıları ile Scanner’ın belleğinden devşirilen elektronik seslerin hibrid bir formunu görmek mümkün. O ana dek belli belirsizce etrafta dolaşan Scanner bu parçada üzerindeki hayalet elbisesini çıkararak adeta ben de buradayım diyor güçlüce.
Involuntary Re Ex’te tüm enstrümanlar arasındaki dengeli birliktelikten harmanlanan sakinleştrici bir dört dakika bizleri karşılarken, Most with the Least’te aceleci ve telaşlı bir hava hakim parçanın bütününe. Dreaming with You at my Side’da yine ilk bölümdeki sinematik vurgunun bir adım öne çıktığını, Decisive Moment’ta ise davulun başrolde olduğunu görüyoruz, elbette Scanner yine o minik dokunuşlarını es geçmiyor.
Sonlara doğru geldiğimizde The Cuts and Shadows’ta ambient bir kurgunun ön plana çıkmasına şahit oluyoruz. Kapanış ise heyecanlı, hızlı ve ritmik Beyond the edge of Frame ile yapılıyor.
Blink of an Eye sınırları çok zorlamadan ama bizi bir kademe de olsa tali yollara çeken, bambaşka bir dilden ilk aşamada bir bilinmezler dünyası yaratmaktansa, güncel kelime dağarcığımıza yeyeni kelimeler ekleyen ve farklı dinleme pratiklerine doğru geçiş için mutlak suretle ve rahatlıkla kulak kabartılabilecek bir çalışma. Mahir bir dörtlünün ellerinden çıkmış nitelikli bir caz çalışmasının, üstadlığı hakkında bizim onayımıza zerre ihtiyaç duymayan bir elektronik müzik prodüktörünün süzgeçinden geçirilerek adeta taçlandırıldığı bu albümü her açıdan takdir ve beğeniyle dinleyip sizlere aktarmayı borç bildiğimizi de belirtmiş olalım son cümlemizde...
Uzunca yıllardır elektronik müzik sahnesinin başat prodüktörlerinden biri olan Scanner (Robin Rimbaud) ve The Post Modern Jazz Quartet isimli ekibin 2010 yılının sonlarında Thirsty Ear etiketiyle yayınladıkları Blink of an Eye isimli albümden bahsediyoruz. Scanner’a bu projede yandaş duran dört kişilik PMJQ ekibinde görev dağılımı ise şu şekilde: Michael Bisio (bas), Michael Thompson (davul), Matthew Shipp (piyano) ve Khan Jamal (vibrafon).
Scanner için ilk aşamada sadece rakamlar üzerinden bir bilgi vermeye çalışalım. www.discogs.com sitesinde Scanner adını arattığınızda sanatçının 30’un üzerinde albümünün ve 20’nin üzerinde EP’sinin olduğunu görüyoruz. Gözlerimizi biraz daha kamaştıran bir rakam ise kendisinin de yeraldığı farklı projelerin sayısının (şimdilik!) 150 civarında olması. Sırf bu birkaç rakam dahi Scanner’ın kişisel üretimlerinin coğrafyasının ne denli geniş ve çok katmanlı bir satıha yayılmış olduğunun göstergesi olarak değerlendirilebilir.
Scanner’ın web sitesine hangi nedenle olursa olsun bir göz atmanızı şiddetle salık verirken, biyografisine ilişkin minik bir özeti de buraya alıntılamak isteriz (www.scannerdot.com). İngiliz müzisyen en özetinde 90’ların başından bu yana müzikal üretim olarak oldukça aktif bir role bürünmüş önemli bir isim. Scanner ya da asıl adıyla söyleyecek olursak Robin Rimbaud; ses, boşluk, imaj ve form ana başlıkları dahilinde oluşturulan çok boyutlu ve araştırmacı bir sahada deneysel bir bakış açısıyla harmanlanan, yeniliklere açık, sorgulayıcı bir dil üzerinden müziksel üretimlerini kurgulayan; bunu yaparken de alışılmadık yol ve perspektiflerin getirdiği zenginliği işlerine yansıtmış biri.
Ziyadesiyle kabarık ortak projelerinde yanyana durduğu isimlere kısa bir göz kırpış dahi Scanner’ın elektronik müziğin popüler / ana akım DJ tayfası dışında pek de yakınından geçemeyeceği bir bilinirliği; kimliğini zedelemeden, hatta bir şekilde onu kabul ettirerekten gerçekleştirebildiğinin de bir göstergesi. Kimlermiş bu isimler derseniz bazı dikkatimizi celbeden isimlerden elbetteki dem vurmak isteriz. Örneğin Roxy Music’in efsanevi figürü Bryan Ferry; alternatif rock müziğin çığır açıcı ismi Radiohead ya da yine alternatif kulvarın çok önemli temsilcilerinde biri olduğu su götürmez bir gerçek olan Laurie Anderson.
Elbette ki Scanner’ı sadece “müzik” alanındaki işleriyle sınırlamak, resmi gereken netliğiyle ortaya koymamıza engel olacaktır. Örneğin moda tasarımcılarıyla da ortak işler yapan Scanner’ın beraber çalıştığı isimlerden biri Türk modacı Hüseyin Çağlayan. Öte yandan çağdaş bestecilerden özellikle Peter Greenaway’in her biri başyapıt olan filmlerine yaptığı müziklerle tanınan Michael Nyman yada Luc Ferrari gibi çağdaş besteciler yine Scanner’la yolu bir şekilde kesişmiş önemli isimlerden sadece birkaçı. Tüm bunları detaylıca derlediğimizde orataya çıkan Scanner figürüne eşleştireceğimiz titrler listesine müzisyenlik dışında yazar ve eleştirmen gibi başlıkları da eklememiz gerekmekte aslında.
Post Modern Jazz Quartet ekibine gelecek olursak, basçı Michael Bisio farklı projelerde görev almış bir isim. Bunlar arasında en ön plana çıkanı Joe McPhee’nin de içinde yer aldığı No Greater Love isimli albüm. Davulcu Michael Thompson’ın ise daha önceden yine Thirsty Ear etiketiyle yayınlanmış iki solo albümü var. 60 doğumlu Amerikalı piyanist Matthew Shipp ise bugüne değin 20 civarı albümde çalmış ve ekibin kalan kısmına nazaran biraz daha ön plana çıkan biri isim. Ekibin en yaşlısı ise vibrafon üstadı 46 doğumlu Amerikalı müzisyen Khan Jamal.
Blink of an Eye albümü ilk anda aklımıza gelebilecek sıradan bir caz projesinin, bir DJ süzgeçinden geçirilerek klüplerde çalınabilir hale getirilmiş, sulandırılmış bir versiyonu değil. Dahi sayılabilecek bir elektronik müzik prodüktörünün hükümranlığında baştan yaratılan bir deney projesi de değil. Öte yandan onlarca albüm ve projede yeralmış bir isim olan Scanner’ın tüm bunlara rağmen caz müziği ile olan ilişkisinin bu albüm öncesine değin oldukça limitli olduğunun da altını çizmek gerekli. Proje aslında halihazırda bitmiş bir Modern Jazz Quartet albümünün, Scanner’a teslimi ve onun fırından çıkmış bu leziz yemeği servis etmeden önce yaptığı minik son dokunuşlardan müteşekkil. Bazı parçalarda bu ekstra sos ve baharat durumu ziyadesiyle kulaklarımıza belirgin bir tını kütlesi bırakırken, bazı parçalarda Scanner’ın adeta bir hayalet gibi notalar arasında gizliden gizliye dolaştığını görmek mümkün.
10 parçadan oluşan albümün toplam süresi 45 dakikayı buluyor. Açılış parçası Shadow Splice dingin bir yapı içinde yumuşak piyano tuşeleriyle devam ediyor. Nitelikli kurgusu ve sağlam melodik yapısıyla albüme etkileyici bir giriş yaptığımız bu parçada Scanner elektronik sesler paletinden seçtiği pastel renkleri hafif fırça darbeleri ile adeta birleştirici bir unsur olarak diğer dörtlünün akustik notaları arasına belirsizce serpiştiriyor.
Ardından keyifli bir melodi bizi karşılıyor vibrafon liderliğinde. C Jam Blues parçasının ilk tetiklediği kuvvetli bir sinematik arka plan hissiyatı oluyor. Piyanonun ani ve net vuruşları bu duyuyu ivmelendiriyor. Parçanın özellikle sonlarına doğru Scanner keskin efektleri ile parçaya farklı bir kimlik kazandırmayı beceriyor.
A Galaxy of Winking Dots bir ara geçiş niteliğinde piyanonun başını çektiği bir soluklanma sağlıyor bizlere. Ardından Not a Frame Earlier or Later’da Scanner ne yapmakta diyenlere çarpıcı bir cevap geliyor. Bu parçada akustik caz tınıları ile Scanner’ın belleğinden devşirilen elektronik seslerin hibrid bir formunu görmek mümkün. O ana dek belli belirsizce etrafta dolaşan Scanner bu parçada üzerindeki hayalet elbisesini çıkararak adeta ben de buradayım diyor güçlüce.
Involuntary Re Ex’te tüm enstrümanlar arasındaki dengeli birliktelikten harmanlanan sakinleştrici bir dört dakika bizleri karşılarken, Most with the Least’te aceleci ve telaşlı bir hava hakim parçanın bütününe. Dreaming with You at my Side’da yine ilk bölümdeki sinematik vurgunun bir adım öne çıktığını, Decisive Moment’ta ise davulun başrolde olduğunu görüyoruz, elbette Scanner yine o minik dokunuşlarını es geçmiyor.
Sonlara doğru geldiğimizde The Cuts and Shadows’ta ambient bir kurgunun ön plana çıkmasına şahit oluyoruz. Kapanış ise heyecanlı, hızlı ve ritmik Beyond the edge of Frame ile yapılıyor.
Blink of an Eye sınırları çok zorlamadan ama bizi bir kademe de olsa tali yollara çeken, bambaşka bir dilden ilk aşamada bir bilinmezler dünyası yaratmaktansa, güncel kelime dağarcığımıza yeyeni kelimeler ekleyen ve farklı dinleme pratiklerine doğru geçiş için mutlak suretle ve rahatlıkla kulak kabartılabilecek bir çalışma. Mahir bir dörtlünün ellerinden çıkmış nitelikli bir caz çalışmasının, üstadlığı hakkında bizim onayımıza zerre ihtiyaç duymayan bir elektronik müzik prodüktörünün süzgeçinden geçirilerek adeta taçlandırıldığı bu albümü her açıdan takdir ve beğeniyle dinleyip sizlere aktarmayı borç bildiğimizi de belirtmiş olalım son cümlemizde...
13 Aralık 2010 Pazartesi
Jean-Marc Foltz.Matt Turner.Bill Carrothers. To The Moon. Ayler Records. 2010
Bu değerlendirme Cazkolik web sitesi için yazılmıştır...( www.cazkolik.com )
Yazın arsızca iflahımızı kesen İstanbul sıcakları sonrası Eylül ayı ile birlikte resmi açılışı yapılan sonbahar henüz kendisini yeterince hissettirememiş olsa da, biz AKsi isTİKAMET köşesindeki yazılarımıza biraz daha depresif sularda yıkanmış, lirizmle romantizm arasında gidip gelen, ağırkanlı olduğu kadar karanlık ama bir o kadar da keyifli sayılabilecek bir albümle devam ediyoruz. Ayler Records etiketiyle geçtiğimiz aylarda yayınlanan To The Moon isimli albümde bizi etkileyici bir trio performansı karşılıyor. Klarnette Jean-Marc Foltz grubun başını çekerken, yanı başında kendisine çelloda Matt Turner ve piyanoda Bill Carrothers eşlik ediyor.
2000 yılında İsveç’te kurulan Ayler Records bugüne dek özellikle free jazz janrında yayınladığı gerek güncel çalışmalar gerekse de arşiv niteliği yüksek eski albümler ile kendi alanında önemli bir yer teşkil etmiş plak şirketlerinden biri. Halihazırda yüzü aşkın çalışmanın yeraldığı bu etkileyici katalogda ilk çırpıda göze çarpan isimlerden bazılarını analım isteriz: Joelle Leandre, Frode Gjerstad, Peter Brötzmann, Hamid Drake, William Parker, Henry Grimes ve elbette Albert Ayler...
Fransız klarnetçi Jean-Marc Foltz birçok farklı projenin içinde yeralan bir isim: Sébastien Boisseau ve Christophe Marguet ile birlikte Jean-Marc Foltz Trio olarak, Stephan Oliva ve Bruno Chevillon ile ayrı ayrı duo ve her ikisiyle birlikte yine trio olarak çalan müzisyen, ayrıca Armand Angster ve Sylvain Kassap ile birlikte üç klarnetten oluşan dikkat çekici bir trio projesinde de yeralıyor.
Matt Turner ise günümüzün en hayranlık uyandırıcı doğaçlamacı çellistlerinden biri olarak anılıyor. Aynı zamanda piyano da çalan Turner, standart cazdan avangarda ve alternatif rock’a dek uzanan geniş bir müzikal yelpazede kendine sağlam bir yer edinmiş durumda. Kendisinin eğitimi esasında Dave Holland gibi usta bir müzisyenle birlikte çalışmış olduğunun da altını çizelim.
Albümde piyanoda karşımıza çıkan Bill Carrothers ise öncelikle bugüne dek denk geldiğim en eğlenceli ve renkli caz müzisyeni web sayfasına sahip. Carrothers onlarca albüm ve çeşitli ödüllerin eşliğinde 30 yıla yakın süredir piyanosunun başında olan değerli bir müzisyen kısaca...
To The Moon üç müzisyenin dengeli bir doğaçlama yaklaşımı içinde ortaya çıkmış, oldukça dingin, uçlarda gezinmeyen ama belirli bir alan dahilinde kendi meşrebince zenginliklere yerveren bir çalışma. Zaman zaman melodik bir kurgunun farkedilebilir kıvama getirildiği, ama sıklıkla birbiriyle kısa cümlelerle sohbet eden üç enstrüman eşliğinde kendi yolunu bulan bir albüm To The Moon. Albümün genelinde ekip içinde özellikle klarnette Jean-Marc Foltz biraz daha çizgi dışı bir güzergahta ilerlese de piyano ve çello kendi rotalarında fazla sapmalara izin vermeden keyifli bir performans sergiliyorlar.
Albüm soyut bir lirizm ile modern bir romantizm arasında yaptığı gitgellerle bazen arkamıza yaslanıp tatlı bir huzuru içimize şırıngılarken, bazen de anlık uyarılarla sıradanlığın gevşekliğinden bizleri kurtarıp parçalara farklı ve taze bir pencereden bakmamızı sağlıyor.
Albümün açılışı cazdan ziyade klasik müzik referanslı bir tonlama ile birlikte naif piyano melodileri eşliğinde düşük tempolu küçük cümleler kuran çellonun liderliğindeki Moonfleck ile yapılıyor. Adeta hüzün yüklü bir senaryonun notalara döküldüğü parçalarda klarnet de ara pasajlarda kendine yer edinmeyi başarıyor.
Ağır tempolu açılışın ardından görece hareketli bir parça olan Black Butterflies geliyor. Piyano ve klarnet eşliğinde gelişen parçada aynı kısa cümlelerin bu defa karşılıklı olarak söylendiğine şahit oluyoruz. Klarnetin tonu gerçekten etkileyici ve sürükleyici. Parçanın sonlarına doğru eş zamanlı bir kurgu dahilinde üstüste konuşan sesler arasında sıyrılıp son sözü söyleyen yine klarnet oluyor. Black Butterflies müzikal dokunun yorumlanışındaki farklılığın albüme getirdiği nitelik farkını hissedebilmek adına etkileyici bir örnek olarak geride kalırken başlayan A Pale Washerwoman endişeli bir melodik yapı içerisinde gelişiyor. Ardından gelen Knitting Needles’da da kısmen aynı hislere kapılmak mümkün. Yapısal olarak Knitting Needles albümde deneysellik açısından bir adım öne çıkan kimliğiyle dikkat çekiyor. Her üç müzisyen de bu parçada o ana dek ipuçları hiç verilmemiş bir yorumla karşımıza çıkıyorlar. Klarnetin boğuk sesleri arasında Michael Nyman’ı anımsatan repetitif bir çello ve perküsyon kurgusu (bu parçada Carrothers piyanonun içine dalıyor adeta) bu parçayı albümün en farklı çalışması haline getiriyor.
Romantik vurgusu oldukça kuvvetli Moondrunk içli piyano dokunuşlarıyla başlıyor. Klarnet uçuşan melodilerle elele tutuşarak huzurlu ve dingin bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. Takip eden Crosses da benzer titreşimler salıyor aslında içimize. Memleket hudutları dahilinde canlı görmek konusunda içimin yanıp tutuştuğunu bir kez daha itiraf edeceğim David Darling’in ECM etiketli albümlerini anımsatan derin ve çok boyutlu çello bu iki parçada başrolü üstleniyor. Klarnetiyle Jean-Marc Foltz ve piyanoda Bill Carrothers bu parçalarda yaptıkları minik eklemelerle biraz daha eşlikçi rolündeler. Gallowas Song isimli parçayı bile bir nebze bu gruba dahil etmek mümkün. Ancak bu defa üçlünün arasında daha dengeli bir görev dağılımı söz konusu. Bu parça için altı çizilmesi gereken ayrı bir not ise özellikle ikinci yarıda daha serbest bir söylemle, biraz daha isyankar ve ısrarcı bir tona kavuşan klarnet ve piyanonun karşılıklı atışmalarının büyüleyici derinliği.
Son bölümde yeralan Old Pantomimes, To Colombine ve kapanışı yapan Prayer yine sakince bir atmosfer içinde ilerleyen lirik parçalar. Prayer albümdeki doğaçlama yoğunluğunun bir nebze daha yakından hissedildiği bir parça olarak etkileyici bir kapanış performansı sergiliyor.
To The Moon üç usta müzisyenin kendi aralarında yakalamayı başardıkları farklı bir dilin minik kompozisyonlara yansımasını içeren nitelikli bir çalışma. Ana yolun dışına fazlaca taşmadan güzergah içindeki salınımlarıyla kimliklendirilen bu doku tüm albüm boyunca içten, derin ve naif bir yaklaşımla ele alınarak başta da belirttiğimiz gibi lirik / romantik referansları da yüksek oktanlı bir hale döndürülmüş durumda. Bu haliyle hiç de yorucu olmayan albüm fazla renge bulanmamış soyut bir tablo gibi içimize işleniyor.
Sonbahar mevsimine uygun tınılar barındıran çalışmayı bir anlamda aynı kelimeler üzerinden farklı dünyalara ve algılara kapılar açan şiirlere benzetmek de mümkün. Son bir not olarak az ama özlü sözlerle iteklendiğimiz bu yeni çağrının peşinde gözler kapalı, ardımıza yaslanmış tatlı bir rüyaya dalmak için özellikle akşam saatlerini salık vermek isteriz.
Yazın arsızca iflahımızı kesen İstanbul sıcakları sonrası Eylül ayı ile birlikte resmi açılışı yapılan sonbahar henüz kendisini yeterince hissettirememiş olsa da, biz AKsi isTİKAMET köşesindeki yazılarımıza biraz daha depresif sularda yıkanmış, lirizmle romantizm arasında gidip gelen, ağırkanlı olduğu kadar karanlık ama bir o kadar da keyifli sayılabilecek bir albümle devam ediyoruz. Ayler Records etiketiyle geçtiğimiz aylarda yayınlanan To The Moon isimli albümde bizi etkileyici bir trio performansı karşılıyor. Klarnette Jean-Marc Foltz grubun başını çekerken, yanı başında kendisine çelloda Matt Turner ve piyanoda Bill Carrothers eşlik ediyor.
2000 yılında İsveç’te kurulan Ayler Records bugüne dek özellikle free jazz janrında yayınladığı gerek güncel çalışmalar gerekse de arşiv niteliği yüksek eski albümler ile kendi alanında önemli bir yer teşkil etmiş plak şirketlerinden biri. Halihazırda yüzü aşkın çalışmanın yeraldığı bu etkileyici katalogda ilk çırpıda göze çarpan isimlerden bazılarını analım isteriz: Joelle Leandre, Frode Gjerstad, Peter Brötzmann, Hamid Drake, William Parker, Henry Grimes ve elbette Albert Ayler...
Fransız klarnetçi Jean-Marc Foltz birçok farklı projenin içinde yeralan bir isim: Sébastien Boisseau ve Christophe Marguet ile birlikte Jean-Marc Foltz Trio olarak, Stephan Oliva ve Bruno Chevillon ile ayrı ayrı duo ve her ikisiyle birlikte yine trio olarak çalan müzisyen, ayrıca Armand Angster ve Sylvain Kassap ile birlikte üç klarnetten oluşan dikkat çekici bir trio projesinde de yeralıyor.
Matt Turner ise günümüzün en hayranlık uyandırıcı doğaçlamacı çellistlerinden biri olarak anılıyor. Aynı zamanda piyano da çalan Turner, standart cazdan avangarda ve alternatif rock’a dek uzanan geniş bir müzikal yelpazede kendine sağlam bir yer edinmiş durumda. Kendisinin eğitimi esasında Dave Holland gibi usta bir müzisyenle birlikte çalışmış olduğunun da altını çizelim.
Albümde piyanoda karşımıza çıkan Bill Carrothers ise öncelikle bugüne dek denk geldiğim en eğlenceli ve renkli caz müzisyeni web sayfasına sahip. Carrothers onlarca albüm ve çeşitli ödüllerin eşliğinde 30 yıla yakın süredir piyanosunun başında olan değerli bir müzisyen kısaca...
To The Moon üç müzisyenin dengeli bir doğaçlama yaklaşımı içinde ortaya çıkmış, oldukça dingin, uçlarda gezinmeyen ama belirli bir alan dahilinde kendi meşrebince zenginliklere yerveren bir çalışma. Zaman zaman melodik bir kurgunun farkedilebilir kıvama getirildiği, ama sıklıkla birbiriyle kısa cümlelerle sohbet eden üç enstrüman eşliğinde kendi yolunu bulan bir albüm To The Moon. Albümün genelinde ekip içinde özellikle klarnette Jean-Marc Foltz biraz daha çizgi dışı bir güzergahta ilerlese de piyano ve çello kendi rotalarında fazla sapmalara izin vermeden keyifli bir performans sergiliyorlar.
Albüm soyut bir lirizm ile modern bir romantizm arasında yaptığı gitgellerle bazen arkamıza yaslanıp tatlı bir huzuru içimize şırıngılarken, bazen de anlık uyarılarla sıradanlığın gevşekliğinden bizleri kurtarıp parçalara farklı ve taze bir pencereden bakmamızı sağlıyor.
Albümün açılışı cazdan ziyade klasik müzik referanslı bir tonlama ile birlikte naif piyano melodileri eşliğinde düşük tempolu küçük cümleler kuran çellonun liderliğindeki Moonfleck ile yapılıyor. Adeta hüzün yüklü bir senaryonun notalara döküldüğü parçalarda klarnet de ara pasajlarda kendine yer edinmeyi başarıyor.
Ağır tempolu açılışın ardından görece hareketli bir parça olan Black Butterflies geliyor. Piyano ve klarnet eşliğinde gelişen parçada aynı kısa cümlelerin bu defa karşılıklı olarak söylendiğine şahit oluyoruz. Klarnetin tonu gerçekten etkileyici ve sürükleyici. Parçanın sonlarına doğru eş zamanlı bir kurgu dahilinde üstüste konuşan sesler arasında sıyrılıp son sözü söyleyen yine klarnet oluyor. Black Butterflies müzikal dokunun yorumlanışındaki farklılığın albüme getirdiği nitelik farkını hissedebilmek adına etkileyici bir örnek olarak geride kalırken başlayan A Pale Washerwoman endişeli bir melodik yapı içerisinde gelişiyor. Ardından gelen Knitting Needles’da da kısmen aynı hislere kapılmak mümkün. Yapısal olarak Knitting Needles albümde deneysellik açısından bir adım öne çıkan kimliğiyle dikkat çekiyor. Her üç müzisyen de bu parçada o ana dek ipuçları hiç verilmemiş bir yorumla karşımıza çıkıyorlar. Klarnetin boğuk sesleri arasında Michael Nyman’ı anımsatan repetitif bir çello ve perküsyon kurgusu (bu parçada Carrothers piyanonun içine dalıyor adeta) bu parçayı albümün en farklı çalışması haline getiriyor.
Romantik vurgusu oldukça kuvvetli Moondrunk içli piyano dokunuşlarıyla başlıyor. Klarnet uçuşan melodilerle elele tutuşarak huzurlu ve dingin bir yolculuğa çıkarıyor bizleri. Takip eden Crosses da benzer titreşimler salıyor aslında içimize. Memleket hudutları dahilinde canlı görmek konusunda içimin yanıp tutuştuğunu bir kez daha itiraf edeceğim David Darling’in ECM etiketli albümlerini anımsatan derin ve çok boyutlu çello bu iki parçada başrolü üstleniyor. Klarnetiyle Jean-Marc Foltz ve piyanoda Bill Carrothers bu parçalarda yaptıkları minik eklemelerle biraz daha eşlikçi rolündeler. Gallowas Song isimli parçayı bile bir nebze bu gruba dahil etmek mümkün. Ancak bu defa üçlünün arasında daha dengeli bir görev dağılımı söz konusu. Bu parça için altı çizilmesi gereken ayrı bir not ise özellikle ikinci yarıda daha serbest bir söylemle, biraz daha isyankar ve ısrarcı bir tona kavuşan klarnet ve piyanonun karşılıklı atışmalarının büyüleyici derinliği.
Son bölümde yeralan Old Pantomimes, To Colombine ve kapanışı yapan Prayer yine sakince bir atmosfer içinde ilerleyen lirik parçalar. Prayer albümdeki doğaçlama yoğunluğunun bir nebze daha yakından hissedildiği bir parça olarak etkileyici bir kapanış performansı sergiliyor.
To The Moon üç usta müzisyenin kendi aralarında yakalamayı başardıkları farklı bir dilin minik kompozisyonlara yansımasını içeren nitelikli bir çalışma. Ana yolun dışına fazlaca taşmadan güzergah içindeki salınımlarıyla kimliklendirilen bu doku tüm albüm boyunca içten, derin ve naif bir yaklaşımla ele alınarak başta da belirttiğimiz gibi lirik / romantik referansları da yüksek oktanlı bir hale döndürülmüş durumda. Bu haliyle hiç de yorucu olmayan albüm fazla renge bulanmamış soyut bir tablo gibi içimize işleniyor.
Sonbahar mevsimine uygun tınılar barındıran çalışmayı bir anlamda aynı kelimeler üzerinden farklı dünyalara ve algılara kapılar açan şiirlere benzetmek de mümkün. Son bir not olarak az ama özlü sözlerle iteklendiğimiz bu yeni çağrının peşinde gözler kapalı, ardımıza yaslanmış tatlı bir rüyaya dalmak için özellikle akşam saatlerini salık vermek isteriz.
1 Kasım 2010 Pazartesi
fasitdaire plays 2010 @ arkaoda / 3 kasım @ 21:30

Sahne 03. Plan 11. Akşam saat 21:30 sularıdır. 2010, odaya girip çıkanlara aldırmaksızın adım adım kendi hazin sonuna hazırlanmaktadır. Pılını pırtısını toplayıp gitmeden son bir defa kapı aralığından Arkaoda’ya bakmaktadır. Ardında bırakacağı izlerin tazeliğine rağmen, bir gün unutulacağı endişesiyle birlikte içini kaplayan sıkıntı gittikçe büyümektedir sanki. Aniden aklına kendince dahiyane bir fikir gelir. Yüzüne gülüp ardından sövenlere güzel bir oyun oynamak niyetindedir. Kapıyı çarpıp gitmeden arkaoda’nın kabinine üzerinde “fasitdaire” yazan bir kutu bırakacaktır. Bizzat kendi elleriyle pişirdiği IDM ve glitch kurabiyeler, abstract serpiştirilmiş bisküviler, minimal minimal kesilmiş şekerlemeler dolu bir kutu...Elbette her birini nefis bir elektronika sosuna bandırarak yapacaktır bunu. Derin bir nefes çeker, artık içi rahattır; kapıya doğru yönelir...
fb : http://www.facebook.com/event.php?eid=125658070826283&index=1
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)