Elimizdeki çalışma aslen Reykjavik’teki bağımsız müzik
sahnesine odaklanan bir belgeselin müzikal dökümantasyonunu içeriyor. Bütün
hadise başarılı bir konser organizasyonu sonrası FM Belfast ekibinden
tanıdığımız Arni Runar’ın evinin arka bahçesinde yakın arkadaşlarını ve
çevredeki grupları davet edeceği bir parti yapmaya karar vermesiyle başlıyor.
Yanına da projeyi kayda alması için yönetmen Arni Sveinsson’u alıyor. Tüm güne
yayılan ve herkesin kendi meşrebince takıldığı bu minik partide FM Belfast dışında
Sin Fang, Mum, Borko, Reykjavik!, Retro Stefson gibi isimler çalıyor,
konuşuyor. Film bir yandan bahsi geçen grupların bu minik arka bahçedeki
performanslarını kayda alırken, bir yandan da ekiplerin oluşum süreçleri,
müzikal çizgileri ve dolayısıyla Reykjavik bağımsız sahnesi hakkında da
ipuçlarını gün ışığına çıkarıyor. Doğallığın başrolde olduğu bu gösteride
farklı müzikal kimlikler harmanlansa da, ağırlıklı olarak Morr Music
etiketinden özellikle son zamanlarda çıkan folk ve alternatif rock tarzı parçaların
ön planda olduğunu belirtmek mümkün. Öte yandan Mum, FM Belfast gibi ekipleri
15 metrekarelik bir bahçede yoldan geçip gidenlere müzik çalarken seyretmek de
keyifli.
27 Şubat 2012 Pazartesi
Jacazsek. Glimmer. Ghostly International (minima)
Polonyalı müzisyen Michal Jacaszek
kabaca son 10 yıldır ambient vurgularla bezenmiş modern kompozisyonlarıyla
klasik müziğin çağdaş yansımalarına ışık tutan bir isim. Ağırlıklı olarak
dingin ve melankolik bir atmosferin hakim olduğu bu son çalışma özellikle
elektronik katmanlarla olan iç içeliğiyle övgüyü hakeder nitelikte. Akustik
enstrümanların da minik rollerde üstlendiği bu düzenlemelerde Miasmah ve Type
gibi modern kompozisyonlara kataloglarında yerveren etiketlerden yayınlanan
çalışmaları hatırlamak mümkün. Tüm sanatsal aktivitelerinin materyal
gerçeklerin ardında saklanmış gizli gerçekler olduğuna dair sezigisiyle alakalı
olduğunu belirten Jacaszek müzisyen olarak da Tim Hecker’dan etkilendiğini not
düşmüş. Glimmer albümü boyunca da sakin bir güzergahta bu saklı gerçeklere göz
kırpan Jacaszek aynı zamanda insanın farklı ruh hallerinden de beslendiğini
belirtiyor. Duygular, davranışlar, farklı modlar ve bunların ardındaki
kristalize gerçekler. Kış aylarının hüzünlü ve izole ortamlarına uyar nitelikte
bir çalışma Glimmer.
Etiketler:
Ghostly International,
Jacaszek,
miasmah,
Type
16 Şubat 2012 Perşembe
Avea Blogger Takımı...Keep Talking...Vol 5 “Müzikte çetrefilli yol: Ana akıma alternatif olmak"
Sevgililer Gününü tez zamanda hasarsız bir şekilde
paketledikten sonra takip eden çarşamba günkü ajanda belli olmuştu. 5. ayağı gerçekleştirilecek
olan Avea Blogger Takımı toplantısına katılıp, ardından da efsane grup
Buzzcocks’ın ilk ( ve muhtemelen de son ) İstanbul konseri için Babylon yolları
taştan, punk rock sen çıkardın beni baştan şeklinde geceye devam edecektik.
www.myspace.com/nadaist
www.rockbandplaneur.com
Avea’nın bir grup blog yazarını her ay sektörün farklı temsilcileriyle
biraraya getirdiği sohbet toplantılarının bu defaki konuşmacı sayısı neredeyse
biz blog yazarlarına denkti. Hafif bir silkelenme sonrası katılımcı ekiplerden
Helicopria’nın “sınır ötesi” üyelerini toplantı odasının uzak köşelerine doğru
yönlendirince üstünlüğü tekrar ele geçirmiş olduk ( agresif blogger modeli ).
Bu defa ajandadaki konu başlığı “Müzikte çetrefilli yol: Ana akıma alternatif
olmak" olarak belirtilmiş ve bu minvalde dört gruptan toplam altı kişilik
bir konuşmacı kadrosu sahaya sürülmüştü. Esame listesi şu şekildeydi;
Dilara
Sakpinar (123)
www.123theband.com
Miray
Kurtuluş (Nada)
Selen Hünerli
www.myspace.com/nadaist
Sırma Munyar
(Helicopria)
www.helicopria.com
Serkan
Modalı (Planeur)
Onur Atamanwww.rockbandplaneur.com
Her zamanki gibi kırmızı şarabı sohbet toplantısının ana
temsili figürü olan çaya tercih ederekten konuşmacıların tanıtım faslına
giriştik. Helicopria’yı temsilen Sırma Munyar grubun farklı ülkelerden gelen
müzisyenlerden oluşan karma yapısından bahsederek, eklektik bir yorum getirmeye
çalıştıkları ve Progressive Rock çizgisindeki müziklerini dinleyiciler için “dost
hale getirmek” gibi bir amaç güttüklerini belirtti; elbette ana kimliklerinden
uzaklaşmadan...
Selen Hünerli ve Miray Kurtuluş’tan müteşekkil Nada kısa bir
tanıtımla hem Nada olarak çıkardıkları “Oda” isimli ilk albümlerinden, hem Miray
Kurtuluş’un Portecho’dan tanıdığımız Tan Tunçağ ile ortak projesi Mira’dan, hem
de Selen Hünerli’nin Portecho’nun diğer yarısı Deniz Cuylan ve Hakan Vreskala
ile yaptıkları Norrda projesinden bahsettiler. Bu arada Selen Hünerli’yi bundan
sadece birkaç gün önce Babylon’da sahne alan Emika sonrası, Fecr-i Ati’den Nk6
ile birlikte oluşturdukları Re-Spectralize projesiyle de yerli sularımız için oldukça
tatminkar ve gelecek vadeden dubstep eksenli performansta dinleme şansımız
olmuştu. Biraz daha detay isteyenler buraya buyursunlar : http://www.facebook.com/#!/events/232656350145919/
).
Aslında yine üyelerinin orjini nedeniyle karma bir grup olan
Planeur ekibi de Avrupa Müzik etiketi ve Avea Müzik sponsorluğunda çıkan
albümlerinden, grup adının ve Altın Örümcek’te ödül alan site tasarımında
havalarda süzülen planörün aslında müziklerindeki “özgürlük arayışı” temasını
temsil ettiklerinden bahsederek kendilerini tanıttılar. Son olarak da dört
kişilik ekibini temsilen 123 grubunun sesi Dilara Sakpınar blog yazarlarına
merhaba dedi.
İlk gündem maddesi konuşmacıların kendilerini ve kendi
müziklerini ne kadar “alternatif” buldukları üzerine olsa da, Zülal Kalkandelen’in
olumlu katkısıyla soruya bir de “alternatif nedir ?” yan başlığı eklendi. İlk
tur cevaplardan anlaşıldığı üzere her kavramda olduğu gibi “alternatif nedir ?”
sorusunun cevabında da farklı yorumlar ve algılamalar vardı. Örneğin Sırma Munyar
üretilen müziğin sınıflandırılması ekseninden yola çıktığı yorumunda,
rahatlıkla tek bir kalıba sokamayacağımız çalışmalara alternatif denebileceğini
belirtti. Bunu bir anlamda ana akım dışında güzergahlarda dolaşmak, oralarda
kendine ait bir tarz ve duruş yakalamak çabası olarak da okumak mümkün. Öte
yandan Planeur ekibi bu duruş vurgusunun altını çizerek, ana akımın
dayatmalarına ya da yönlendirmelerine kapılmadan kendi içinden gelen müziği yapabilmenin
alternatif bir tavır olduğunu belirttiler.
Nada ekibi ise “popülerlik” kavramından yola çıkarak, popüler
olmanın “alternatif” olmaya mani bir durum olmadığına, örneğin Nirvana gibi çok
popüler ama alternatif isimler olduğuna dikkat çektiler. Buna mukabil
kendilerini pek alternatif görmediklerini de eklediler. Katıldığım bir görüş
olarak da Türkiye’de satmayan ve underground olarak nitelenen işlerin hep
alternatif etiketi yediğini de eklediler ( gerçi toplantının sonlarında genel
anılışın dışında örneğin Emre Aydın’ın alternatif olmadığı konusunda karar
birliğine varıldı ). Bu noktada Sırma Munyar idol olarak aldığı Björk’un çok
popüler olmasına rağmen her albümünde farklı tarzlarda üretimler yaptığını,
sürekli kendini yenilediğini belirterek kabaca şöyle bir formüle ulaştı : Bir
şekilde popüler olup fazla dinleyiciye ulaşabiliyorsan, bu müzisyene daha fazla
“para” getiriyor ve daha fazla para da her daim “kendi istediğini yapabilme”
şansını artırıyor.
Toplantının bundan sonraki kısmında kanımca hafiften ajanda
dışına kayaraktan katılımcı müzisyen ve grupların sosyal mecraları nasıl ve ne
kadar etkin kullandıkları konusu tartışıldı. 123 ve Planeur ekipleri varız ama
çok da efektif değiliz derken, Helicopria’yı temsilen Sırma Munyar altını
kuvvetle çizerek çok aktif olmaya çalıştıklarını belirtti. Müzisyen Aylın
Aslım, Avea reklamlarından tanıdığımız Erdem Yener ve sosyal medya uzmanı Bora
Yeter’in katıldığı ikinci toplantı da aslında bu çerçevede uzunca
tartışılmıştı. Buradaki konuşmalardan da aslında paralel sonuçlar çıktı; evet
sosyal mecralarda olmak gerekli, evet sahici olmak lazım, evet arada bir
müzikle ilgili olmayan özel şeyler de paylaşılabilir vb. Bu kısımda sadece Nada
ekibinin sosyal mecralara biraz daha uzak durduğunu ya da kendi ifadeleriyle paylaşım
olayına pek de yakın olmadıklarını belirtmeleri dikkate değerdi.
Akabinde benden gelen bir soru ekseninde görüşler alındı.
Soru özetle şuydu : Alternatif sesler için sürecin her adımı ekstra sancılı;
albümün üretimi ve yapımı, mekanlarda performans sergilenmesi, basının sizin müziğiniz
hakkında yazması, radyolarda çalınması, TV’lerde kliplerinizin oynatılması ve
nihayetinde son kullanıcı statüsündeki dinleyicinin göstereceği ilgi, albümü
satın alması vesaire. Soru bu problemli sürecin en çok aksayan ayağının ne
olduğuna ışık tutma gayretindeydi. Açıkçası kafamdaki cevabı çok da net alabilmiş
değilim. Burada aynı akşama denk gelen Buzzcocks konseri için o esnada mekandan
ayrılmam gerekiyor oluşum da bir etken elbette ( özeleştiri yapabilen blogger
modeli ).
Cevaben Planeur ekibi işin biraz maddiyat tarafından dem
vurarak, kabaca eğer para var ise bu engellerin birçoğunu aşmak daha mümkün ve
kolay dedi. 123’ten Dilara Sakpınar paranın yanısıra bağlantıların ve iyi bir network
yönetiminin bazı zorlukları hiç ummadığınız şekilde aşmanızı sağlayabileceğinden
bahsetti. Sırma Munyar ise kendisi de son üç yıldır Amerika’da okuyan biri
olarak, ABD’deki okuma – çalışma ( yani gelir yaratma hali anlamında )
durumuyla Türkiye’dekinin farklı olduğunu belirtti.
Genel anlamıyla benim bu soru ile deşmek istediğim özellikle
internet ve sosyal mecralar sonrası “alternatif” isimler için sürecin ilk
adımlarındaki engellerin eğer sağlam bir kurguyla hareket edilirse geçmişe
kıyasla çok daha rahat aşılabileceğine yada bu yolda daha bir ivmeyle yol
alınabileceğine inanmam. Yani bugün x y z nedenler ya da gelişmelerden dolayı
çok düşük bütçelerle elinde "albümü olan" bir grup statüsüne erişmek mümkün. Aynı
parametrelerden hareketle hiçbir TV kanalına veya basından şuradan buradan tanıdık birilerine
vesaire ihtiyaç duymadan kendi klibinizi çekebilir, sosyal mecralardan birçok “dinleyici”ye,
“izleyici”ye ve “takipçi”ye ulaşabilirsiniz. Elbette ki “para” her daim
akışkanlığı artırıcı bir unsurdur, kolaylaştırıcıdır amma ve lakin “düşük” rakamlarla
da bazı adımlar atılabilir. Yazının başındaki “alternatif nedir?” sorusuna
benim şahsi cevabım da buralardan besleniyor. Her ne kadar “alternatif pop”
tarzını hala anlayamasam da ( hani şu Tuttu Fırlattı parçasının sahibesi Gökçe’nin
kendi müziğine ilişkin yaptığı tanımlama ) genel anlamıyla popüler olmanın
alternatif olmaya bir engel olmadığı ( siz popüler olalım diye kendinizi biçip kırpmadığınız sürece - inancındayım. Alternatif olmayı sadece
müziğinizin nasıl tınladığından ziyade bir tavır, duruş ve hayata karşı
belirgin bir algılama düzeyi olarak yorumluyorum. Oyunu oyunun kuralları sana
buyurduğu şekliyle değil de, kendi kurallarına göre oynayabilmek, ödün
vermemek, doğru bildiğinin arkasından cengaverce yola çıkmak, yapmacık olmamak
ve bunun için riskleri ve kayıpları göze almak. İşte bu macereacı yolculukta
samimiyet, inanç uzun vadede illaki biryerlerde yankı bulur. Ama sırf bir akis
duymak için kendi yolundan sapıp dağlara bağırmak çok da alkışlanacak bir hareket
değildir diye düşünüyorum, ses bulsa da ( yazısına nerede son vereceğini bilen blogger modeli ).13 Şubat 2012 Pazartesi
Matthew Shipp.WilliamParker.Beans.HPrizm - Knives From Heaven - Thirst Ear
Bu yazı Cazkolik sitesindeki Aksi İstikamet köşesi için hazırlanmıştır www.cazkolik.com/OkanAydin
Bu köşede incelemeye alıp, tabir-i caizse ameliyat masasına yatırdığımız çalışmalarda içine bir şekilde caz nosyonu da bulaşmış ve ziyadesiyle elektronik seslerle örülmüş albüm incelemelerine ağırlık vermeye çalıştık bugüne değin. Öte yandan zaman zaman özgür cazın doğaçlamalarının ön planda olduğu albümlere bakarken, zaman zaman da rock müziğin isyankar halinin başrole soyunduğu albümleri mercek altına almaya gayret ettik. Bu defaki yazımızda ise elektronik müziğin geniş coğrafyasının farklı bir kulvarıyla, cazın başat enstrümanalrından iki olan piyano ve kontrbasın kesiştiği bir çalışmaya büyüteç tutuyoruz. Bu yazımız için ajandamıza takılan albüm yine bir ortak çalışma. Ayrıca uzunca zamandır detaylı bir inceleme için sırasını bekleyen bu çalışmanın 2011’in ortalarında yayınlanmış olduğunu da belirtelim. 2000’lerin başından bu yana “abstract hip hop” olarak tanımlanabilecek tarzlarıyla hip hop’a deneysel, alternatif ve çizgidışı bir boyut kazandıran Antipop Consortium ekibinin iki azılı üyesi HPrizm (aka Priest) ve Beans ile, piyanist Matthew Shipp ve kontrbas üstadı William Parker arasındaki bu işbirliğinin sonuçlarına gelin hep beraber gözatalım.
Projenin diğer kanadında ise özellikle 2002 yılında elektronik müziğin önemli kalelerinden biri sayabileceğimiz Warp Records etiketiyle yayınladıkları Arrhythmia isimli çalışmalarıyla dikkat çeken alternatif hip hop grubu Antipop Consortium ekibinin iki vokali olan HPrizm (kendisi aynı zamanda albümdeki elektroniklerden de sorumlu kişi) ve Beans var. 2000’lerin ortasında birkaç yıllığına ayrılıp tekrar birleşen Antipop Consortium, elektronik müziğin IDM (Intelligent Dance Music) olarak adlandırılan kanadıyla dirsek teması bulunan, hip hop’a farklı bir yorum getiren ve özellikle deneysel tınılarıyla dikkat çeken bir oluşum.
Bu köşede incelemeye alıp, tabir-i caizse ameliyat masasına yatırdığımız çalışmalarda içine bir şekilde caz nosyonu da bulaşmış ve ziyadesiyle elektronik seslerle örülmüş albüm incelemelerine ağırlık vermeye çalıştık bugüne değin. Öte yandan zaman zaman özgür cazın doğaçlamalarının ön planda olduğu albümlere bakarken, zaman zaman da rock müziğin isyankar halinin başrole soyunduğu albümleri mercek altına almaya gayret ettik. Bu defaki yazımızda ise elektronik müziğin geniş coğrafyasının farklı bir kulvarıyla, cazın başat enstrümanalrından iki olan piyano ve kontrbasın kesiştiği bir çalışmaya büyüteç tutuyoruz. Bu yazımız için ajandamıza takılan albüm yine bir ortak çalışma. Ayrıca uzunca zamandır detaylı bir inceleme için sırasını bekleyen bu çalışmanın 2011’in ortalarında yayınlanmış olduğunu da belirtelim. 2000’lerin başından bu yana “abstract hip hop” olarak tanımlanabilecek tarzlarıyla hip hop’a deneysel, alternatif ve çizgidışı bir boyut kazandıran Antipop Consortium ekibinin iki azılı üyesi HPrizm (aka Priest) ve Beans ile, piyanist Matthew Shipp ve kontrbas üstadı William Parker arasındaki bu işbirliğinin sonuçlarına gelin hep beraber gözatalım.
Beş yaşında piyano dersleri almaya başlayan, 12 yaşında caza
yönelen ve 80’lerin ortasından bu yana New York caz sahnesinin önemli
figürlerinden biri olan Shipp onlarca albüme imza atmış üretken, vizyoner ve
yenilikçi biri. Cazın hatırı sayılır isimleriyle (Joe McPhee, Roscoe Mitchell,
Evan Parker, David S. Ware, Joe Morris gibi) olan birlikteliklerinin yanı sıra;
Spring Heel Jack, DJ Spooky, EI-P ve Antipop Consortium (aslında bu ekiple ilk
birlikteliği 2003 yılında yayınlanan Antipop
vs. Matthew Shipp isimli albüm olarak anılabilir) gibi müzisyenlerle de
üretimler yapmış Shipp. Projede kontrbas çalan William Parker ise yine New York caz sahnesinin özellikle deneysel
işlerde öne çıkan isimlerinden biri. Ayrıca Parker’ın Matthew Shipp ile
birlikte David S. Ware Quintet’in ve ayrıca 80’lerin başında kurulan free jazz
grubu Other Dimensions In Music’in bir üyesi olduğunu da belirtmeden
geçmeyelim.
Projenin diğer kanadında ise özellikle 2002 yılında elektronik müziğin önemli kalelerinden biri sayabileceğimiz Warp Records etiketiyle yayınladıkları Arrhythmia isimli çalışmalarıyla dikkat çeken alternatif hip hop grubu Antipop Consortium ekibinin iki vokali olan HPrizm (kendisi aynı zamanda albümdeki elektroniklerden de sorumlu kişi) ve Beans var. 2000’lerin ortasında birkaç yıllığına ayrılıp tekrar birleşen Antipop Consortium, elektronik müziğin IDM (Intelligent Dance Music) olarak adlandırılan kanadıyla dirsek teması bulunan, hip hop’a farklı bir yorum getiren ve özellikle deneysel tınılarıyla dikkat çeken bir oluşum.
Özetle bir yanda caz sahnesinin iki kalburüstü ismi, diğer
yanda ise her daim farklı bir kulvarda ilerleyen bir ekibin ana çekirdeği
sayılabilecek isimler olunca da elimizdeki albüm tam Aksi İstikamet’lik demekte
bir beis görmüyoruz açıkçası.
Albüm tamamına yakını ortalama iki dakika uzunluğunda tam 20
parçadan meydana geliyor. Buradan da tahmin edilebileceği üzere klasik şarkı
formundan biraz daha uzak; belirli bir tema, tempo ve melodi etrafında
şekillenen kısa parçalar oluşturuyor albümün omurgasını. Baz parçalar birbirini
bütünlerken, bazıları da iki farklı mod arasındaki geçişi sağlayan birer pasaj
görevi üstleniyor. Albümün genel aurasını ise hip hop ve cazın yan yana durduğu
bir çalışmadan ziyade, “hip hop caz” olarak adlandırmak olası.
Açılışı yapan Terra
Cotta’da Shipp’in giriş mahiyetindeki yankılı piyano tuşelerine HPrizm’in
elektronikleri eşilik ediyor. Adeta gösteri için perdenin kaldırıldığı
hissiyatını veren bu yumuşak girişin ardından gelen Half Amazed A/B albümün genel havasını en iyi özetleyen
çalışmalardan biri. HPrizm ve Beans’in sırayla mikrofona geldikleri parçada
kullanılan looplar ve elektronikler etrafında şekillenen akıcı bir melodi
hakim. Arada hafiften kendini duyuran Parker ise yine albümün genelinde olduğu
gibi parçanın destekleyici unsurlarından biri.
Rainbow Streets Aglow
özellikle Shipp’in piyanosuna yedirilmiş looplar ve keskin bir synth etrafında
kümelenen ve vokal kullanılmayan parçalardan biri. Albümdeki etkileyici ve
akılda kalıcı parçalardan biri ise kesinlikle This Is For My Brother The Wind. Özellikle vokal kullanımı, buna
eşlik eden hip hop ritmleri ve rüzgar sesi gerçekten nefes kesici. Tıpkı
ardından gelen ve bir anlamda bu parçanın tamamlayıcısı olan Going To Another Place’te olduğu gibi.
Deforme edilmiş sesler ve hışırtılar arasında kendi yolunu bulmaya çalışan bir
piyano buluyoruz bu parçada. Akıcı, sakin, kendinden emin ve sonuca ulaşacağı
hissini veren kararlı ve suskun bir direnişin yansıması adeta.
Deadpan Stare
başrolleri Shipp ve Parker’ın üstlendiği sade parçalardan biri. İkili arasında
minik bir atışma olarak da dinleyebileceğiniz bu birkaç dakika albümün
ortalarında elektroniklere ve vokale bir es vererek dingin ve duru haliyle
nefeslenmemizi de sağlıyor açıkçası. Rockers
Hi Fi albümün en renkli ama kısa parçalarından biri olarak sırasını
savarken, Non Sexorexia Shipp’in
piyanosuyla renk kattığı, agresif sayılabilecek vokalleri ve minimal loop
kullanımıyla kurgusu görece sadece parçalardan biri olarak tınlıyor kulaklarımızda.
In This And All Worlds’de ise konuk
bir vokal var. Nedelka Prescod’un
enfes ve gizemli vokaline aksak bir ritm, kıpraşan elektronikler, kabarcık benzeri
sesler ve yankılanan vuruşlar eşlik ediyor. Özellikle vokalin kattığı renk ile
bu parça da albümün akılda kalanlarından biri olmayı başarıyor.
Kalan kısımda da albümün genelinde olduğu üzere Antipop
Consortium temsilcilerinin rap vokalleri, hip hop ritmlerine yedirilen nitelikli
elektronik oynamalar ve bunların arasında birleştirici bir vazife gören Shipp
ve Parker’ın kısa pasaj ve melodileri ile şekillenen genel yapı adım adım devam
ediyor. Albümün etkileyici yanlarından bir tekrarlanan dinlemelerde ve ara pasajlarda
dikkatinizi çekebilecek bol sayıda minik güzellik barındırması. Bu bazen bir
loop, bazen bir piyano melodisi bazen de kuvvetli bir vokal olabiliyor. Albüm
ana omurgayı oluşturan unsurların tek başlarına fazlaca ön plana çıkmadan
birbirlerini destekleyen yapılarıyla verimli bir işbirliğinin yansıması olarak
vücut buluyor. Ne içine hip hop katılmış caz ağırlıklı bir müzik, ne de içine
caz katılmış hip hop ağırlıklı bir müzik; tam bir bileşke olarak “hip hop caz”.
Son bir not olarak da albümü bu köşede sıklıkla adını andığımız Thirsty Ear etiketinden yayınlandığını
da not edelim.
Etiketler:
antipop consortium,
beanshprizm,
matthew shipp,
thirs,
Thirsty Ear,
williamparker
30 Ocak 2012 Pazartesi
Mini Mini Minimal : 12k
Aşağıda Trendsetter dergisinin Nisan 2006 tarihli sayısında yeralan ve 30 Ocak 2012 akşamı www.radyobabylon.com adresindeki haftalık Nota Bene programında özel bir setle andığımız ( programın soundcloud versiyonu da buradadır : http://soundcloud.com/fasitdaire/nota-bene-by-fasitdaire-vol-58 ) New York çıkışlı 12k etiketine ilişkin bir değerlendirme yazısı bulunmaktadır...Buyrunuz
Noize sayfalarında sizlere daha önceden Almanya’da yerleşik iki elektronik müzik etiketinin kısa tanıtımlarını yapmıştık. Staubgold ve Tomlab firmalarından sonra bu kez de kıta Avrupasını terkedip okyanus ötesine, Amerika’ya uzanıyoruz. Minimal elektronik müziğin dijitalizmle iç içe geçtiği ve müzik dışındaki birçok farklı disiplinle dirsek temasında bulunduğu karma bir alanın en önemli temsilcilerinden biri olan New York / Brooklyn’de yerleşik 12k etiketi bu ayın Noize sayfalarındaki konuğumuz.
12k etiketinin kuruluşu yaklaşık 10 yıl öncesine, 1997 yılına dek gidiyor. 12k elektronik müzik ana çatısı altındaki birincil misyonunu “sentetik mikroskopik ses dizaynları ve estetik minimalist kompozisyonlar üretmek” olarak tanımlıyor. Etiketin kurucusu 1971 doğumlu Taylor Deupree’nin müzikal profilini ses / grafik sanatçısı (sound artist, graphic designer) ve fotoğrafçı kimliklerinin biraz daha ötesine genişlettiğimizde iç dizayn, mimari ve plastik sanatlar gibi ikincil bir halkayı daha içerdiğini görüyoruz.
1997 yılının ilk gününde resmi olarak 12k
etiketini kurduktan kısa bir süre sonra, 2000 yılının eylül ayında deneysel
elektronik müziğin önemli isimlerinden Richard Chartier ile birlikte bir alt
kol niteliğinde olan LINE (LINE ağırlıklı olarak ultra-minimal ses kurgularının
yeraldığı, dijital ses üretimlerinin ses / sessizlik ve dinleme eyleminin
estetik / sanatsal yorumlarıyla çevrelendiği çalışmalara ev sahipliği yapıyor)
etiketinin altına imza atan Deupree, 2000’li yıllarda da müzikal iş kollarını
zenginleştirmeye devam etti. Önce 2002 yılının başında dünyanın çeşitli
yerlerinden önemli minimal / deneysel elektronik müzik sanatçılarının süresiz
olarak internet üzerinden indirilebilir mp3 formatlı parçalarını sunan “term.”,
bunun arkasında da 2003 yılının sonlarında “ana akım dışı japon popu” olarak
nitelendirilen çalışmaların sunulduğu “Happy” (Happy, Taylor Deupree’nin
aslında Japonya dışında pek de tanınmayan Japon pop müziğinin daha deneysel
uzantılarına duyduğu ilginin bir yansıması) geldi. Dolayısıyla Taylor Deupree
bir yandan bu dört farklı kulvarın müzikal rotalarını belirliyor, bir yandan da
kendi prodüksiyonlarını (hem kendi etiketinden hem de başka – Ritornell/Mille
Plateaux, Raster Noton (Almanya), Sub Rosa (Belçika), Fallt (İrlanda), Audio.NL
(Hollanda), Spekk (Japonya) gibi – etiketlerden ) yayınlamaya devam ediyor.
Geride kalan 10 yıllık süreç içerisinde Deupree’nin aynı zamanda Instinct
Records, Caipirinha Music, Plastic City (Amerika), Disko B (Almanya) ve Dum
(Finlandiya) gibi etiketlerle de çalışmalar gerçekleştirdiğini görüyoruz.
1999 yılının ocak ayında Deupree New York’lu Caipirinha
Music için “Mikroskopik Ses” adını verdiği bir toplama albüm hazırladı. Bu
albümde Kim Cascone, Alva Noto, Ryoji İkeda, Thomas Brinkmann, Produkt/Komet
(Frank Bretschneider), Digital (Wolfgang Voigt) ve Goem gibi önemli isimleri
biraraya getirerek de dikkat çekti. 12k’nın kurulmasından önceki dönemde ise
Deupree’yi özellikle Savvas Ysatis ile birlikte gerçekleştirdikleri “Futique”
projesinde ( Luv Luv albümlerinin altını kişisel tavsiyem olarak çiziyorum )
aktif olarak görüyoruz.
Merceğimizi Deupree’den biraz uzaklaştırıp 12k etiketi
üzerinden odaklandırdığımızda, bir anlamda Deupree’nin kendi kişisel müzikal
serüveni için kullandığı bazı ifadeleri 12k’nın müzikal misyonunu da
netleştiren tanımlamalar olarak görmek mümkün: “Zaman içinde yaptığım işleri
gözden geçirdiğimde aslında dijitalizm, grafik ve fotoğrafın hem birbirlerini
tetiklediklerini hem de bütünlediklerini gördüm. Bunların her biri zaman içinde
farklı roller üstlenerek yaptığım müziğe yansıdılar. Olabildiğince müzik dışı
malzemelerin ve bakış açılarının ürettiğim müziğin içinde yer almasına ya da
ona ilham vermesine çalıştım.” Örneğin 12k ve alt kollarından yayınlanan her
bir çalışma hem kullanılan malzeme ve kapak tasarımı, hem de kapak fotoğrafları
açısından belirli bir estetik bütünlük içeriyor. Minimal, doğal, zamandan
bağımsız ve basit formlar çerçevesinde kendini bulan bu anlayış 12k etiketini
taşıyan her bir çalışma için şaşmaz bir parola / kılavuz niteliğinde.12k kataloğuna kısaca baktığımızda gerçekten derinden etkilenmemek pek mümkün değil: Kenneth Kirschner, Christopher Willits, Sogar, Doron Sadja, Steinbrüchel, Motion, Frank Bretschneider, Goem, O/r, Ghislian Poirier, Shuttle 358, Minamo, Fourcolor, Antti Rannisto, Sawako ve Sebastian Roux bu isimler arasından ilk dikkat çekenler. Dijital ses işlemlerini bir anlamda sonu olmayan bir havuz olarak değerlendirdiğimizde, 12k etiketinde yer bulan çalışmaların zaman içinde çekilen anlık fotoğrafların farklı dijital parametrelerin süzgecinden geçen bir yansıması olarak değerlendirmek mümkün. Bir his, duygu ya da noktadan hareketle şekillenen ve kendine ait bir alanda formlaşan, ama nasıl yorumlanması gerektiği ile ilgili net ipuçları içermeyip; bunu dinleyiciyi bir görev olarak aktaran bir bakış açısından bahsediyouz. Devam eden döngüler zihnimizin kıvrımlarında deşifre olurken hissedilen yeni tatlar, dinleyici olarak üstlenilen bu aktif rolün en belirgin repliği aslında. Belki de sırf bu yüzden 12k müziğinin içine girmek için Eno’nun “ambient music” tanımının tam aksine sesi işleyen bir düzeneğin arka planı olmaktan çıkarıp, yeni hayal ve düşüncelerin kurgulandığı zamansız bir boyutun çerçevesini belirleyici unsur olarak görmek gerekiyor. Sadece ses üretimini değil, elimizde tuttuğumuz CD’lerin malzemesinden kapak tasarım ve fotoğraflarına varıncaya dek sanatsal bir estetik üretim izleğinde eserler yayınlayan 12k’yı izlemeye devam.
12K ALBÜM TAVSİYELERİ
1-Frank Bretschneider / Looping I – VI (And Other Assorted Love Songs)
2-Sogar / Basal
3-Taylor Deupree / Stil
4-Ghislian Poirier / Il N’ya Pas De Sud
5-Antti Rannsito / Aaniesineita
LINE
1-Richard Chartier / Set Or Performance
2-Steinbrüchel / Circa
3-Steve Roden / Air Forms
4-Vend /
Wiel
5-Bernhard Günter / Monochrome White – Polychrome W/ Neon Nails
********************************************************
5-6 yıl kadar önce böyle anlatmaya çalışmışız 12k etiketini. Bu bağımsız ses bugün hala minimal ve deneysel kulvarda oldukça kallavi işlere imza atmaya devam ediyor. Bu eski yazının içeriğini biraz güncellemek adına gelin minik bir ek yapalım ve birkaç video ile 12k'dan albüm çıkaran bazı isimlerin çalışmalarına bir göz kırpalım...
5-Bernhard Günter / Monochrome White – Polychrome W/ Neon Nails
********************************************************
5-6 yıl kadar önce böyle anlatmaya çalışmışız 12k etiketini. Bu bağımsız ses bugün hala minimal ve deneysel kulvarda oldukça kallavi işlere imza atmaya devam ediyor. Bu eski yazının içeriğini biraz güncellemek adına gelin minik bir ek yapalım ve birkaç video ile 12k'dan albüm çıkaran bazı isimlerin çalışmalarına bir göz kırpalım...
Etiketler:
12k,
autistici,
kenneth kirschner,
Minamo,
taylor deupree
23 Ocak 2012 Pazartesi
30. yılında bir 4AD analizi...
Bu yazı Radyo Babylon'daki "Ayın Plak Şirketi" programında incelenen 4AD etiketi için hazırlanan ve bir özeti de www.radyobabylon.com adresinde bulunan yazının uzun versiyonudur efendim...Buyrunuz
Aynı zaman dilimine denk düşecek şekilde daha geniş açıdan bakıldığında ise özel radyoların birbiri ardına açıldığı, minik kağıtlara hangi gün kim nerede çalıyor diye bolca not düştüğümüz dönemler. Bir taraftan bağımsız müzikler her yandan filizleniyor; bir yandan Mete Avunduk, Necati Tüfenk, Seren Alpsan, Barbaros Devecioğlu, Deniz Pınar gibi isimlerin radyo programlarını arşiv amaçlı kayıt altına alıyorduk.
Bunca girizgahın yazının asıl konusu 4AD ile kesişim kümesi nedir derseniz; buyrunuz : İşte o radyo programlarından birinde geceyarıları adını ilk defa duyduğumuz ve genellikle dönemin klişe ifadesi ile “postmodern” müzikler olarak tanımlanan grup isimleri not ediyorduk Narmanlı’ya yolumuzu düşürmeden önce. Aslında ilk kıvılcımı vokalde adeta bizlere sesiyle başka bir dünyadan seslenen Elisabeth Fraser ve gitarda her daim en derinlikli tınıları çıkarmayı ustalıkla beceren Robin Guthrie’nin başını çektiği ( aslında üçüncü eleman bas gitarist Simon Raymonde’u da anmak gerekli ) İskoçya çıkışlı Cocteau Twins olmuştu. Heman akabinde takibimize takılan isim, benzer bir formasyona sahip Lisa Gerard ve Brendan Perry’den oluşan ve tüm albümlerini 4AD etiketiyle çıkaran Dead Can Dance olacaktı. Gotik Rock dendiğinde ilk anda aklımıza gelen ve tarzın en belirleyici ve ilerici gruplarından olan, vokalisti Peter Murphy’nin uzun yıllardır Türkiye’de yaşadığı ( hani 2011 haziranındaki Interpol konserinde ön grup olarak çalan Mor ve Ötesi’ne bir parçada eşlik eden Peter Murphy’den bahsediyoruz ) Bauhaus olacaktı. Özellikle bu üç grup ekseninde yapılan araştırmalar hafiften ajandamıza 4AD farkındalığını da ekleyivermişti. Acaba buradan albüm çıkaran diğer gruplar kimlerdi ( o dönemler internet de yoktu tabii, unutmadan ekleyelim ) ? Bundan sonrası adeta çorap söküğü gibi gelecek oldukça uzunca bir listeydi. Kısa bir zaman içinde 4AD etiketi taşıyan her ürün biz duymuş olalım olmayalım mutlaka edinilmesi, dinlenilmesi gereken bir çalışma olarak algılanacaktı kendi dünyalarımızda; hatta duymamış olmak biliyorduk ki bizim kendi eksikliğimizdi. Peki başka kimler vardı bu listede ? The Birthday Party, Dif Juz, The Wolfgang Press, This Mortal Coil, Xmal Deutschland, Pixies, Throwing Muses, Lush, Modern English, Colourbox, The Breeders, Red House Painters, His Name Is Alive...Listeyi ziyadesiyle uzatmak da mümkün elbette.
İngiltere menşeili 4AD bugün geride bıraktığı 30 yılı biraz aşkın süreçte bağımsız müziğin en belirleyici referans noktalarından biri olmayı ziyadesiyle başardı. Aslında 1980’de etiket ilk kurulduğunda amaç bir deneme alanı yaratmaktı. Bazı albümler önce buradan çıkacak, başarılı olurlarsa ana çatı olan Beggars Banquet etiketine terfi edeceklerdi. Oysa geride kalan zaman 4AD’nin kendi ayakları üzerinde rahatlıkla durabildiği, hatta zaman içinde aslında çatı altındaki diğer etiketlerle yanyana getirildiğinde birkaç adım öne çıktığını gösterecekti. Hatta 4AD isminin nereden geldiğine ilişkin minik hikayelerden birisi de bu sıçrama tahtası mantığından şekillendirilmiş durumda; “Bir gün gelecek ve gruplar başarılı olursa diğer etikete sıçrayacaklar”. Bir gün... For A Day... 4 A Day... 4AD. Etiket ilk kurulduğunda Axis ismini almış olsa da, daha sonradan bu ismin kullanım hakkı başka bir firmada olduğu için değişiklik zorunlu hale gelecektir. Yukarıdakine ek senaryolardan biri Orwell’in 1984 romanından esinlenerek 1980 yılında kurulan bu etiket için aradaki 4 yılı düşünerek ve ingilizcedeki FORWARD ( ileri ) kelimesinden yararlanarak 4AD kombinasyonunun oluşturulduğu yönünde.
4AD’nin 90’lardaki yolculuğunun ana istasyonlarına bakacak olursak ilk gözümüze çarpan çalışma ilk albümlerini 1989’da 4AD etiketiyle yayınlayan shoegaze akımının önemli isimlerinden olan Lush’ın en başarılı çalışması diyebileceğimiz 92 çıkışlı “Spooky” albümünü sayabiliriz. His Name Is Alive’ın 1990 çıkışlı nefis kapağıyla da ayrı bir dikkatimizi çeken “Livonia” albümü, Cocteau Twins’in en başarılı çalışmalarından biri olan “Heaven or Las Vegas”, Pixies’in “Trompe Le Monde” albümü, Dead Can Dance’in 90’lardaki tüm çalışmaları ( Aion, Into The Labyrinth, Toward The Within, Spiritchaser ), The Pixies basçısı Kim Deal’in grubu The Breeders’ın en büyük hitleri Cannonball’u da içeren “Last Splash” albümü, The Wolfgang Press’in nefes kesen albümü “Funky Little Demons”, 4AD camiasından gelen Kristin Hersh (Throwing Muses ) ve Frank Black ( Pixies ) solo albümlerinin yanısıra Lisa Germano ve Heidi Berry çalışmalarını ve Slowdive ekibinin uzantısı olan Mojave 3’ün çalışmalarını ilk anda anmak mümkün.
2000’li yılları ise 4AD açısından biraz daha farklı bir perspektifte değerlendirmek gerekiyor aslında. Etiketin geride bıraktığı 20 yıllık birikim, indie plak şirketleri geldiği saygın nokta ve İngiltere menşeili etiketin Amerika başta olmak üzere daha geniş coğrafyalara yayılması; özellikle alternatif / indie rock sahnesindeki birçok ismi de 4AD etiketiyle buluşturdu. Bugünden geriye kabaca son 10 yıllık 4AD diskografyasına baktığımızda öne çıkan isimleri de şöyle özetlemek mümkün : Zomby, Deerhunter, Iron And Wine, The Big Pink, Bon Iver, Tune-Yards, Broken Records, The National, Twin Shadow, Blonde Redhead, Ariel Pink’s Haunted Graffiti, Efterklang, Department of Eagles, Joker, Gang Gang Dance ve Atlas Sound...
Elbette ki 4AD’nin 30 yıllık maceraperest yolculuğunu tüm detayıyla aktarmamız pek mümkün değil. Altını çizmeye çalıştığımız satırlar kilometre taşları sadece. Ancak yazının kapanışını birkaç noktayı ekstra vurgulayarak yapmak elzem gibi.
Birincisi yazının bu noktaya varıncaya dek içinde çok ama çok az müzik türü tanımı kullanmış olmamız. Bir plak şirketini anlatmaya çalışırken aslında ilk notu düşülmesi gereken noktayı atladığımızı pek düşünmeyin. Elbette 30 yıllık diskografyi birkaç türe sığdırmak oldukça problemli ve meşakatli bir iş. Ama yine de elimizden geldiğince kategoriler belirtmeye çalışalım.
4AD’nin ilk dönem kataloğunda daha ziyade post-punk esintili ethereal pop, dream pop ( özellikle Cocteau Twins ve Dead Can Dance ), gothic rock ( Bauhaus ve Xmal Deutschland ) ve alternatif / indie rock türlerinin ( özellikle shoegaze ve Lush, Pale Saints, His Name Is Alive, Ultra Vivid Scene gibi gruplar ) ön plana çıktığını görüyoruz. İkinci bir ana başlıkta da söz yazarı – şair ekolünden belki bahsetmek mümkün. Daha doğrusu kendi adıyla albüm yayınlayan isimler ve grupları dışında solo albüm de çıkaran isimler; Kristin Hersh, Heidi Berry, Lisa Germano, Frank Black, Kim Deal ( The Breeders olarak ) gibi. Özellikle 2000’li yıllarda 4AD etiketine dahil olan ve daha güncel bir tınıya sahip ekipleri de ayrı bir grup yapmak mümkün gibi; The National, Twin Shadow, Deerhunter, The Big Pink gibi.
4AD referansıyla altını çizebileceğimiz, ama daha başka birçok etiket için de geçerliliğini koruyan bir diğer önemli nokta ise “4AD” logosunun elinize aldığınız bir CD üzerine basılmış olmasının yarattığı güven ve gönül rahatlığıdır. Pazarlamacı diliyle söylersek burada oldukça kuvvetli bir marka değeri vardır ve düşünün ki müzik gibi kişisel zevklerin tartışılmayacağı bir coğrafyada sırf o etiketin gücüyle bilmediğiniz ara yollara sapma cesaretini rahatlıkla gösterebilirsiniz. Geçmişte çıkardığı kitaplarla beğeninizi kazanmış bir yayınevinden belki o ana dek adını duymadığınız bir yazarın kitabı çıktığında onu da gönül rahatlığıyla alabilmenizdeki gibi. Ve inanın özellikle müzikte bu denli az yanıltan bir referans noktasını kerteriz almak yeni keşiflere çıkarken müzikal dimağınızı emanet edebileceğiniz en güvenli koydur.
Bugün 4AD birçok müziksever tarafından bilinen, yakinen takip edilen ve mercek altına alınan önemli bağımsız plak şirketlerinden biri. Günümüzün gelişen iletişim olanakları nedeniyle zamanında not kağıtlarına sıkıştırmaya çalıştığımız birçok değere bugünlerde daha zahmetsizce ulaşabiliyoruz. Belki de o yüzden güncel takip etmenin yanına en azından 4AD gibi tüm geçmişiyle de ihtişamlı bir diskografyaya sahip etiketlerin, geçmiş dönem çalışmalarına da müzikseverlerin mutlak suretle kulak kabartma gerektiği inancındayız. Eminiz ki pişman olmayacaksınız...
4AD’den 20 albümlük bir öneri listesi
Bauhaus / In The Flat Field / 1980
The The / Burning Blue Soul / 1981
The Birthday Party / Junkyard / 1982
Xmal Deutschland / Fetisch / 1983
Dead Can Dance / Dead Can Dance / 1984
This Mortal Coil / It’ll End In Tears / 1994
Dif Juz / Extractions / 1985
Cocteau Twins / Victorialand / 1986
Pixies / Surfer Rosa / 1988
His Name Is Alive / Livonia / 1990
Lush / Spooky / 1992
The Wolfgang Press / Funky Little Demons / 1994
Gus Gus / Polydistortion / 1997
Piano Magic / Writers Without Homes / 2002
The Mountain Goats / Tallahassee / 2003
Blonde Redhead / Misery Is A Butterfly / 2004
TV On The Radio / Dear Science / 2008
The Big Pink / A Brief History of Love / 2009
The National / High Violet / 2010
Zomby / Dedication / 2011
www.4ad.com
http://www.evo.org/4ad-faq/index.html
http://www.discogs.com/label/4AD
90’ların henüz başı gibiydi; üniversite kampüsünün çayır
çimenden nasibini almamış bahçesinde dersler haricinde minik bir arkadaş grubu arasında
illaki CDler, plaklar ve kitaplar değiş tokuş etmek için bolca arz-ı endam
ettiğimiz zamanlar. Elde avuçta belki belki 150-200 adetten müteşekkil, ama o
zaman için çok manidar kaset arşivimizden hassasiyetle seçtiğimiz eskileri
kendi aramızda paylaşıp, bir yandan da sağdan soldan topladığımız güzel
albümleri hemen kasete çektiğimiz, yeni yeni elden ele dolaştırdığımız CDlere
ise daha bir özene bezene yaklaştığımız, hele bir de plak oldu muydu her birini
en az yarım saat incelediğimiz zamanlar. ..
Müzikal dağarcığımın o ilk zamanlarındaki oluşum sürecinin
en önemli kırılma noktalarından biri Beyoğlu’nun ünlü Narmanlı Hanı’nda sevgili
Deniz Pınar’ın işlettiği yerdi. İlk başlarda ürkek adımlarla adeta tavaf
ettiğimiz bu mekan; bir yandan bir yerlerden aklımıza girivermiş bazı isimlerin
albümleri var mı diye ilk sorgulamayı yaptığımız bir kontrol noktası, bir
yandan da çalan müziğin her daim ön planda olduğu ve minik konuşmaların dahi
fısıltıyla yapıldığı kutsal bir kurtarılmış alan oluvermişti. Birkaç
metrekarelik dükkanın tavana kadar uzayan ikinci el kitapların da etkisiyle
yarattığı ambiyans, bir nevi ruhsal bir arınma bile sağlıyordu bizler için.Aynı zaman dilimine denk düşecek şekilde daha geniş açıdan bakıldığında ise özel radyoların birbiri ardına açıldığı, minik kağıtlara hangi gün kim nerede çalıyor diye bolca not düştüğümüz dönemler. Bir taraftan bağımsız müzikler her yandan filizleniyor; bir yandan Mete Avunduk, Necati Tüfenk, Seren Alpsan, Barbaros Devecioğlu, Deniz Pınar gibi isimlerin radyo programlarını arşiv amaçlı kayıt altına alıyorduk.
Bunca girizgahın yazının asıl konusu 4AD ile kesişim kümesi nedir derseniz; buyrunuz : İşte o radyo programlarından birinde geceyarıları adını ilk defa duyduğumuz ve genellikle dönemin klişe ifadesi ile “postmodern” müzikler olarak tanımlanan grup isimleri not ediyorduk Narmanlı’ya yolumuzu düşürmeden önce. Aslında ilk kıvılcımı vokalde adeta bizlere sesiyle başka bir dünyadan seslenen Elisabeth Fraser ve gitarda her daim en derinlikli tınıları çıkarmayı ustalıkla beceren Robin Guthrie’nin başını çektiği ( aslında üçüncü eleman bas gitarist Simon Raymonde’u da anmak gerekli ) İskoçya çıkışlı Cocteau Twins olmuştu. Heman akabinde takibimize takılan isim, benzer bir formasyona sahip Lisa Gerard ve Brendan Perry’den oluşan ve tüm albümlerini 4AD etiketiyle çıkaran Dead Can Dance olacaktı. Gotik Rock dendiğinde ilk anda aklımıza gelen ve tarzın en belirleyici ve ilerici gruplarından olan, vokalisti Peter Murphy’nin uzun yıllardır Türkiye’de yaşadığı ( hani 2011 haziranındaki Interpol konserinde ön grup olarak çalan Mor ve Ötesi’ne bir parçada eşlik eden Peter Murphy’den bahsediyoruz ) Bauhaus olacaktı. Özellikle bu üç grup ekseninde yapılan araştırmalar hafiften ajandamıza 4AD farkındalığını da ekleyivermişti. Acaba buradan albüm çıkaran diğer gruplar kimlerdi ( o dönemler internet de yoktu tabii, unutmadan ekleyelim ) ? Bundan sonrası adeta çorap söküğü gibi gelecek oldukça uzunca bir listeydi. Kısa bir zaman içinde 4AD etiketi taşıyan her ürün biz duymuş olalım olmayalım mutlaka edinilmesi, dinlenilmesi gereken bir çalışma olarak algılanacaktı kendi dünyalarımızda; hatta duymamış olmak biliyorduk ki bizim kendi eksikliğimizdi. Peki başka kimler vardı bu listede ? The Birthday Party, Dif Juz, The Wolfgang Press, This Mortal Coil, Xmal Deutschland, Pixies, Throwing Muses, Lush, Modern English, Colourbox, The Breeders, Red House Painters, His Name Is Alive...Listeyi ziyadesiyle uzatmak da mümkün elbette.
İngiltere menşeili 4AD bugün geride bıraktığı 30 yılı biraz aşkın süreçte bağımsız müziğin en belirleyici referans noktalarından biri olmayı ziyadesiyle başardı. Aslında 1980’de etiket ilk kurulduğunda amaç bir deneme alanı yaratmaktı. Bazı albümler önce buradan çıkacak, başarılı olurlarsa ana çatı olan Beggars Banquet etiketine terfi edeceklerdi. Oysa geride kalan zaman 4AD’nin kendi ayakları üzerinde rahatlıkla durabildiği, hatta zaman içinde aslında çatı altındaki diğer etiketlerle yanyana getirildiğinde birkaç adım öne çıktığını gösterecekti. Hatta 4AD isminin nereden geldiğine ilişkin minik hikayelerden birisi de bu sıçrama tahtası mantığından şekillendirilmiş durumda; “Bir gün gelecek ve gruplar başarılı olursa diğer etikete sıçrayacaklar”. Bir gün... For A Day... 4 A Day... 4AD. Etiket ilk kurulduğunda Axis ismini almış olsa da, daha sonradan bu ismin kullanım hakkı başka bir firmada olduğu için değişiklik zorunlu hale gelecektir. Yukarıdakine ek senaryolardan biri Orwell’in 1984 romanından esinlenerek 1980 yılında kurulan bu etiket için aradaki 4 yılı düşünerek ve ingilizcedeki FORWARD ( ileri ) kelimesinden yararlanarak 4AD kombinasyonunun oluşturulduğu yönünde.
4AD’nin kuruluşu denince ilk anılması gereken isim elbetteki
Ivo Watts-Russell. Yada sıklıkla ifade edildiği şekliyle “Ivo”. 1954 İngiltere doğumlu Ivo sadece 4AD’nin
kurucusu ( ilk aşamada Peter Kent ismini de kuruculardan biri olarak
zikredelim, hak geçmesin ) olarak değil, etiketin müzikal çizgisinin belirleyicisi
olmak ve bugün bile 4AD dendiğinde ilk
akla gelen isimlerden olan This Mortal Coil gibi proje gruplarını oluşturmak,
söz yazmak ve hatta zaman zaman keyboard çalarak müzisyen kimliğine de işin
içine katmak gibi özellikleri de var.
Aslında hikayenin başlangıçı Beggars Banquet firmasının
sahibinin 2.000 pound gibi cüzi bir parayı firmaya gelen demolardan
beğendikleri birkaç tanesini yayınlaması için Ivo ve Kent’e vermesiyle
başlıyor. “İlk gelenlerden biri “Bela Lugosi’s Dead” çalışmasını halihazırda
yayınlamış olan Bauhaus’un bir sonraki çalışması olan “Dark Entries” oluyor ve
hemen ardından da “In The Flat Field” albümleri yayınlanıyor. Bu çalışmalar
indie camiasında bolca pozitif yorumu da beraberinde getiriyor. Takip eden
birkaç yıl içinde Cocteau Twins ve Dead Can Dance’le anlaşılması ise 4AD’nin
yeni ses ve yetenekleri filtrelemekte ne denli başarılı olduklarının somut bir
göstergesi aslında. Nihayetinde 1982’de Nick Cave’in eski grubu The Birhday Party’nin
her daim arşivlik çalışması “Junkyard”, daha sonraki albümlerinde benzer bir kalite
çıtasına erişemeseler de gotik rockın tartışmasız en iyi albümlerinden biri
olarak anabileceğimiz Xmal Deutschland ve “Fetisch”, daha sonradan etiketin
gediklilerinden olacak olan ve daha pop öğeleriyle ön plana çıkan The Wolfgang
Press’in alk albümü olan “The Burden of Mules”, 1984 çıkışlı Dead Can Dance’in
kendi adlarını taşıyan ilk albümü “Dead Can Dance” ve öncesinde çıkan birkaç 7
inçlik çalışmanın ardından ilk full albümünü yayınlayan This Mortal Coil’in “It’ll
End in Tears” isimli çalışmalarıyla artık 4AD tarzı iyiden iyiye şekillenmeye
başlayacaktır.
80’lerin ikinci yarısı ise, önce İngiltere menşeili etikete
imza atan ilk Amerikalı grup olan Kristin Hersh’in grubu Throwing Muses ve
hemen ardından daha sonradan etiketin en başarılı ve çok satan isimlerinden
biri olan Boston çıkışlı Pixies’in debut albümleri “Come On Pilgrim” ve iki yıl
sonra yine Pixies’in tüm zamanların en iyi indie / alternatif rock albümleri
arasında kendine sağlam bir yer edinen “Doolittle” çalışmalarıyla İngiltere
çıkışlı etiketin Amerika kıtasına da uzanmaya başladığı dönem olacaktır.
Burada ara bir başlık açıp özellikle ilk dönem albümlerinde
ağırlıklı olmak üzere 4AD’nin belirleyici müzikal kimliğinin, aynı zamanda çok
kuvvetli görsel albüm kapağı tasarım çalışmalarıyla desteklendiğini de
belirtelim. 80’lerin sonunda kadar olan dönemde çıkan birçok albümde aynı
zamanda 4AD logosunun da yaratıcısı olan Vaughan Oliver’in imzası vardır. Etiketten
çıkan albüm kapaklarının görsel seremonisi için şu linke gözatmanızı rica
ederiz: http://www.fedge.net/~desiderata/4ad20.html4AD’nin 90’lardaki yolculuğunun ana istasyonlarına bakacak olursak ilk gözümüze çarpan çalışma ilk albümlerini 1989’da 4AD etiketiyle yayınlayan shoegaze akımının önemli isimlerinden olan Lush’ın en başarılı çalışması diyebileceğimiz 92 çıkışlı “Spooky” albümünü sayabiliriz. His Name Is Alive’ın 1990 çıkışlı nefis kapağıyla da ayrı bir dikkatimizi çeken “Livonia” albümü, Cocteau Twins’in en başarılı çalışmalarından biri olan “Heaven or Las Vegas”, Pixies’in “Trompe Le Monde” albümü, Dead Can Dance’in 90’lardaki tüm çalışmaları ( Aion, Into The Labyrinth, Toward The Within, Spiritchaser ), The Pixies basçısı Kim Deal’in grubu The Breeders’ın en büyük hitleri Cannonball’u da içeren “Last Splash” albümü, The Wolfgang Press’in nefes kesen albümü “Funky Little Demons”, 4AD camiasından gelen Kristin Hersh (Throwing Muses ) ve Frank Black ( Pixies ) solo albümlerinin yanısıra Lisa Germano ve Heidi Berry çalışmalarını ve Slowdive ekibinin uzantısı olan Mojave 3’ün çalışmalarını ilk anda anmak mümkün.
2000’li yılları ise 4AD açısından biraz daha farklı bir perspektifte değerlendirmek gerekiyor aslında. Etiketin geride bıraktığı 20 yıllık birikim, indie plak şirketleri geldiği saygın nokta ve İngiltere menşeili etiketin Amerika başta olmak üzere daha geniş coğrafyalara yayılması; özellikle alternatif / indie rock sahnesindeki birçok ismi de 4AD etiketiyle buluşturdu. Bugünden geriye kabaca son 10 yıllık 4AD diskografyasına baktığımızda öne çıkan isimleri de şöyle özetlemek mümkün : Zomby, Deerhunter, Iron And Wine, The Big Pink, Bon Iver, Tune-Yards, Broken Records, The National, Twin Shadow, Blonde Redhead, Ariel Pink’s Haunted Graffiti, Efterklang, Department of Eagles, Joker, Gang Gang Dance ve Atlas Sound...
Elbette ki 4AD’nin 30 yıllık maceraperest yolculuğunu tüm detayıyla aktarmamız pek mümkün değil. Altını çizmeye çalıştığımız satırlar kilometre taşları sadece. Ancak yazının kapanışını birkaç noktayı ekstra vurgulayarak yapmak elzem gibi.
Birincisi yazının bu noktaya varıncaya dek içinde çok ama çok az müzik türü tanımı kullanmış olmamız. Bir plak şirketini anlatmaya çalışırken aslında ilk notu düşülmesi gereken noktayı atladığımızı pek düşünmeyin. Elbette 30 yıllık diskografyi birkaç türe sığdırmak oldukça problemli ve meşakatli bir iş. Ama yine de elimizden geldiğince kategoriler belirtmeye çalışalım.
4AD’nin ilk dönem kataloğunda daha ziyade post-punk esintili ethereal pop, dream pop ( özellikle Cocteau Twins ve Dead Can Dance ), gothic rock ( Bauhaus ve Xmal Deutschland ) ve alternatif / indie rock türlerinin ( özellikle shoegaze ve Lush, Pale Saints, His Name Is Alive, Ultra Vivid Scene gibi gruplar ) ön plana çıktığını görüyoruz. İkinci bir ana başlıkta da söz yazarı – şair ekolünden belki bahsetmek mümkün. Daha doğrusu kendi adıyla albüm yayınlayan isimler ve grupları dışında solo albüm de çıkaran isimler; Kristin Hersh, Heidi Berry, Lisa Germano, Frank Black, Kim Deal ( The Breeders olarak ) gibi. Özellikle 2000’li yıllarda 4AD etiketine dahil olan ve daha güncel bir tınıya sahip ekipleri de ayrı bir grup yapmak mümkün gibi; The National, Twin Shadow, Deerhunter, The Big Pink gibi.
4AD referansıyla altını çizebileceğimiz, ama daha başka birçok etiket için de geçerliliğini koruyan bir diğer önemli nokta ise “4AD” logosunun elinize aldığınız bir CD üzerine basılmış olmasının yarattığı güven ve gönül rahatlığıdır. Pazarlamacı diliyle söylersek burada oldukça kuvvetli bir marka değeri vardır ve düşünün ki müzik gibi kişisel zevklerin tartışılmayacağı bir coğrafyada sırf o etiketin gücüyle bilmediğiniz ara yollara sapma cesaretini rahatlıkla gösterebilirsiniz. Geçmişte çıkardığı kitaplarla beğeninizi kazanmış bir yayınevinden belki o ana dek adını duymadığınız bir yazarın kitabı çıktığında onu da gönül rahatlığıyla alabilmenizdeki gibi. Ve inanın özellikle müzikte bu denli az yanıltan bir referans noktasını kerteriz almak yeni keşiflere çıkarken müzikal dimağınızı emanet edebileceğiniz en güvenli koydur.
Bugün 4AD birçok müziksever tarafından bilinen, yakinen takip edilen ve mercek altına alınan önemli bağımsız plak şirketlerinden biri. Günümüzün gelişen iletişim olanakları nedeniyle zamanında not kağıtlarına sıkıştırmaya çalıştığımız birçok değere bugünlerde daha zahmetsizce ulaşabiliyoruz. Belki de o yüzden güncel takip etmenin yanına en azından 4AD gibi tüm geçmişiyle de ihtişamlı bir diskografyaya sahip etiketlerin, geçmiş dönem çalışmalarına da müzikseverlerin mutlak suretle kulak kabartma gerektiği inancındayız. Eminiz ki pişman olmayacaksınız...
4AD’den 20 albümlük bir öneri listesi
Bauhaus / In The Flat Field / 1980
The The / Burning Blue Soul / 1981
The Birthday Party / Junkyard / 1982
Xmal Deutschland / Fetisch / 1983
Dead Can Dance / Dead Can Dance / 1984
This Mortal Coil / It’ll End In Tears / 1994
Dif Juz / Extractions / 1985
Cocteau Twins / Victorialand / 1986
Pixies / Surfer Rosa / 1988
His Name Is Alive / Livonia / 1990
Lush / Spooky / 1992
The Wolfgang Press / Funky Little Demons / 1994
Gus Gus / Polydistortion / 1997
Piano Magic / Writers Without Homes / 2002
The Mountain Goats / Tallahassee / 2003
Blonde Redhead / Misery Is A Butterfly / 2004
TV On The Radio / Dear Science / 2008
The Big Pink / A Brief History of Love / 2009
The National / High Violet / 2010
Zomby / Dedication / 2011
www.4ad.com
http://www.evo.org/4ad-faq/index.html
http://www.discogs.com/label/4AD
Etiketler:
4AD,
Bauhaus,
Cocteau Twins,
Dead Can Dance,
Evo,
This Mortal Coil
25 Aralık 2011 Pazar
Eskilerden gelmeye devam...2005 T.Raumschmiere Röportajı
2005 yılında Trendsetter dergisinin Noize sayfaları için Marco Haas ile dostum dRWarp ( Misak Tunçboyacı ) yaptığımız röportaj :
STAY ANTI ya da MARCO HAAS : T. RAUMSCHMIERE
Mayıs ayının sonları, Tünel’in kasvetli ağzından Beyoğlu’na koşar adımlarla çıkarak tramvay rayları eşliğinde yürüyoruz soluk soluğa. Hakkında çok fazla şey duyduğumuz, okuduğumuz; özellikle de övgüyle bahsedilen canlı performansını görmek için de sabırsızlandığımız bir isim var ajandamızda. Takdire şayan Shitkatapult’un kurucusu ve punk’ın ruhunu elektronikle harmanlayan bir anti karakter olarak Marco Haas’ı (T.Raumschmiere) dinlemek ve siz Noize (Trendsetter) okuyucuları için kısa bir röportaj yapmak niyetiyle İndigo’ya ulaşıyoruz.
Performans sonları. T.Raumschmiere iki saate yakın bir süre sahnede kalıyor. Üç kişi olarak çıktıkları sahne onlara, onlarca insanın doluştuğu İndigo sahnesi de bizlere dar geliyor açıkçası. Performans bitiminde atacak teri kalmayan vücudumuzda adrenalin seviyesi tavan yapmış bir halde T.Raumschmiere’in yanına gidiyoruz. Heyecanımız biraz daha mı artıyor ne? Muhtemelen dışarıda sabahın ilk ışıkları tramvay raylarını parlatmaya hazırlanırken biz de söyleşimize başlıyoruz. Açıkçası bu görkemli geceyi kaçırmış olanlar için gerçekten üzülmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Yoğun turnesi esnasında İstanbul’a uğramayı ihmal etmeyen T.Raumschmiere, Apparat ve Phon.o’dan sonra damarlarımıza enjekte edilen üçüncü Shitkatapult müzisyeni oluyor. Son dönemde hareketli günler geçiren İstanbul elektronik müzik sahnesinini performans anlamında en parlak yansımalarından birine imza atan Marco Haas röportajımız sonrası yine İstiklal’deyiz. Işıklar hala sönük, Tünel inadına kapalı, köprüde az biraz trafik, ama içimizde keyifli bir gülümseme. Emeği geçen herkese teşekkürler
Öncelikle punk müziğine olan yakınlığınızdan başlamak istiyoruz. Başlarda “Stormbow” isimli bir punk grubunuz olduğunu da biliyoruz. Sonrasında kendi firmanız olan Shitkatapult’u kurdunuz. Kısaca punk’ın müzikal ve politik olarak üzerinizdeki etkilerinden bahsedebilir misiniz?
Shitkatapult etiketini ilk oluşturduğumuzda punk müziğin DIY (Do It Yourself) etiği bizi en çok etkileyen yanı olmuştu. Biz de neyi, nasıl ve niçin yapacağımızı fazlaca düşünmeden işe giriştik ve albümler yayınlamaya başladık. Sonradan da bu albümlerden nasıl kurtulacağımızı düşünmemiz gerekti (gülüşmeler). Punk müziğin içerdiği politik durulun açıkçası başlarda bizi çok derinden etkilediğini söyleyemem. O zamanlar tüm kalbimizle ve ruhumuzla sadece müzik yapmak istiyorduk ve bu yeterli bir sepebti. Zaman içinde politik söyleminden de etkilenmemize rağmen bunun hep ikinci planda kaldığını ve bu politik duruşun da genel punk sahnesinde ağırlıklı olarak belli başlı isimlerle özdeşleştiğini söyleyebilirim.
Müziğinizde yoğunluklu olarak rock ve punk etkilenimleri var. Öte yandan isminizi William S. Burroughs’un “The Dreamcops” (Almanca Die Traumchmiere) isimli hikayesinden aldınız. Bu anlamda kendinizi beat edebiyatına yakın hissediyor musunuz ? Ya da oradaki basit insanların farklı hikayeleri ve anti-kahraman figüründen beslendiğinizi belirtebilir miyiz ?
İşte bu tam olarak Burroughs’u muhteşem buluyor olmamın ana sebebi. Her zaman normal şeyleri tasvir etmiştir belki ama bunu hep çok farklı açılardan yapmıştır Burroughs. Onun kitaplarından birini okuduğunuzda, örneğin “Junkie”de, devamlı olarak eroin talep eder hale bile geleblirsiniz. Belki eroinle ilgili onlarca kitap vardır ve bunların hepsi de eroinin zararlarından ve haklı olarak ne kadar da kötü bir şey olduğundan bahsederler. Ama Burroughs’un dünyasında her şey rahatlıkla ters yüz edilmiş olarak karşınıza çıkabilir. O gerçekten basit insanların karmaşık hikayelerini yaratmıştır.
Müzikal tarzınızın birebir benzerlerini göstermek oldukça güç. Yaptığınız bazı açıklamalarda gerçekten kendinizi kimseyle kıyaslayamadığınızı ve farklı bir tarzınız olduğundan bahsediyorsunuz. Nedir bu farkı yaratan ?
Belki de sadece içimden geldiği gibi yapıyor olmam. Aslında zor bir soru. Sadece yapmak istediğimi yapmak zorunda olduğumu hissediyorum diyebilirim. Belki de birçok tarzı bir şekilde kaynaştırıyor olmam buradaki en önemli etken. Punk, electro, techno, rock vesaire. Bu kadar değişik kaynaklardan besleniyor olmam, sanırım farkı bu yaratıyor.
Çok farklı kaynaklardan feyz aldığınızı belirtiyorsunuz. Çalışmalarınızı dinlediğimizde bu çok katmanlılığı görmek mümkün. Buradan yola çıkarak parçalarınızı nasıl oluşturduğunuzu sormak istiyoruz.
Başlangıçta kafamda ana bir düşünce ya da melodi olmadığını itiraf etmeliyim. Sadece stüdyoya giriyorum ve ne var ne yok alet edavatlarla kıyasıya bir mücadele içine giriyorum. Sonunda durup, ortaya çıkanlara bakıyorum. Bazen güçlü olduğunu hissettiğim paralar çıkarken bazen de sadece ambient seslerden oluşan, üzerinde hiçbir melodi olmayan pasajlar yaptığımı görüyorum. Bahsettiğiniz o farklı katmanlar da bu yelpaze içinde bir şekilde kendilerine yer buluyor. Bazen aynı parçanın farklı sekanslarında, bazen de tamamen ayrı bir fikir bütünü olarak tek bir parça olarak.
Shitkatapult diğer elektronik müzik etiketleriyle kıyaslandığında yelpazenin farklı dilimlerinden lezzetler sunan bir etiket olması nedeniyle öne çıkanlardan biri. Bu çeşitliliği nasıl kontrol ediyorsunuz ? Elinize geçen her iyi çalışmayı yayınlıyor musunuz yoksa bazı filtrelemeler söz konusu mu ?
Öncelikle elimize geçen her çalışmayı yayınlamadığımızı söylemem lazım. Ama sizin de dediğiniz gibi Shitkatapult farklı tarzları birarada sunabiliyor. Açıkçası çok fazla üretimin olduğu bir ortamda önceliği kendi sanatçılarımıza vermek zorunda kalıyoruz. Amacımız her bir Shitkatapult sanatçısının belli bir sirkülasyon dahilinde, en azından iki yılda bir albümlerini yayınlamak. Bu da nereden baksanız elinizde 10 tane farklı isim varsa iki yıllık bir albüm yayınlama programının dolması anlamına geliyor. Ama yine de her zaman farklı fikir ve hikayeleri olan isimlere, albümlere açık olduğumuzun altını çizmem lazım. Quasimodo Jones’un Shitkatapult etiketiyle yayınlanan ilk abümü mesela bunun güzel bir örneği.
Oldukça ses getiren “Radio Blockout” aynı zamanda Nova Mute etiketiyle yayınlanmıştı. Bunun sebebi neydi ?
Kısaca para desem sanırım yeterli olacaktır (gülüşmeler. )Açıkçası Nova Mute etiketiyle yayınlanan “Radio Blockout” benim herhangi bir çalışmamı yayınlayıp da karşılığında para aldığım ilk albümdü. Bunun için de benim için farklı bir yeri olduğunu söyleyebilrim.
Aslında bunu performansınız öncesinde sormayı düşünüyorduk. Ama yine de sormadan geçmek istemiyoruz. Sahne üzerindeki ruh halinizden ve neler hissettiğinizden bahseder misiniz ? Çünkü bu akşam performansınız gerçekten çok etkileyiciydi ve bu sadece bizim değerlendirmemiz değil.
Yorum için teşekkürler. Sahnedeyken sadece orada olduğumu hissetmeye çalışıyorum. Çaldığım müziği duyuyor ve hissediyorum. Hatta oldukça yüksek sesle duyuyorum. Kısa bir süre içinde de sahnede yaratmaya çalıştığımız müzikal girdabın içine giriyorum ve açıkçası bunun dışındaki hemen her şeyi de unuttuğumu söyleyebilirim. O esnada etrafta 5, 500 yada 5000 kişi olması beni çok değiştirmiyor. Elebette ki her canlı performansta dinleyici ile aktif iletişime geçmek önemlidir. Seyirciden iyi bir geribildirim aldığın zaman hem daha fazla keyif alıyorsun hem de bu performansını olumlu yönde beslemeye başlıyor. Ama yine de öncelikli olarak sadece ve sadece yaptığım müziğe konsantre olduğumu bir kez daha belirtmek isterim.
Birkaç ay öncesinde Shitkatapult’u beraber idare ettiğiniz Apparat da (Sascha Ring) buradaydı. İkinizin beraber çok etkileyici çalışmalar üretebileceğinizi düşünüyoruz. Böyle bir projeniz var mı acaba ?
Evet. Sascha’yla beraber ortak bir çalışma yapmayı çok istiyoruz. Hatta kabaca iki yıldır bununla ilgili devamlı konuşuyoruz. Ama açıkçası hala birkaç parça bile üretecek vakit bulamadık. Ama en azından bir mini albüm mutlaka yapacağız beraber.
Son albümünüz ne zaman piyasaya verilecek ? Bu akşam yeni albümden de parçalar çaldınız galiba.
Albüm ağustos sonu gibi piyasaya verilecek. İlk single ise haziran ortasında çıkacak. Evet, çaldığım parçaların 4-5 tanesi yeni albümdendi. Kabaca yeni albümüm için “Radio Blockout”u anımsatan bir çalışma diyebilirim. Hem rock’n’roll soslu güçlü parçalar var albümde, hem de daha sakin, olgun diyebileceğim; sizi içine çeken ya da benim oturma odası müziği tanımıma giren tarzda parçalar mevcut.
İlk baştaki punk ve DIY etiğine dönecek olursak, günümüzde de gelişen teknolojik olanaklarla birlikte insanlar tek başlarına oldukça cüzi harcamalar yaparaktan evlerinde parçalar, albümler üretebiliyor. Bu anlamda bir paralellik görüyor musunuz ? Yoksa o dönemdeki punk müzisyenlerinin farklı bir duruşu olduğunu siz de kabul eder misiniz ?
Kesinlikle ikisinin kıyaslanamayacağını düşünüyorum. Punk kurulu düzene karşı bir başkaldırı niteliği taşıyordu. Statükoya ve düzene ayak direyen bu kişilerin tutumlarını genel bir değerlendirmede evine sadece bir PC ve gerekli yazılımları alarak müzik yapan insanların tutumlarıyla yan yana koymak mümkün değil. Bu insanların çoğunun belli bir işleri, gerlirleri ve yaşam standartları mevcut. Ama o dönemin punk kültüründe bu tip karşılıklar bulmanız pek olası değil. Her ne kadar ikisinde de DIY olarak görebileceğimiz bir yaklaşım olsa da, günümüzde bu yolla üretilen çok fazla malzeme var ve açıkça söylemek gerekirse bunların hatırı sayılır bir kısmı da oldukça düzeysiz ve işe yaramaz şeyler.
Tüm bu gelişimin iyi ya da kötü diye tespitini de yapamıyorum. Bir yandan üretilen bu kadar fazla çalışmanın arasından gerçekten iyi olanları bulup çıkarmak çok zahmetli bir iş haline geliyor ama öte yandan da kendi müzikal tadınıza uygun lezzetleri bulmak için de birçok seçeneğiniz oluyor. Hatta gereğinden fazla seçim hakkını bile olabiliyor.
Teknolojiyi yakından izliyor musunuz ? Zira üretilenler kadar hızlı gelişen bir alan da bu müzikleri ürettiğiniz cihaz, program ve aparatlar diyebiliriz.
Elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Ama bunu sadece işimin bir gereği olarak ve güncel kalmak adına yapıyorum. Yoksa her çıkan teknolojik yeniliği takip eden ve öğrenen bir çılgın olduğumu söyleyemem.
En sevdiğiniz punk grupları hangileri peki ? Ya da sizi en çok etkileyen isimler diyelim.
Misfits, Trio, Black Flag, Shellac (tam bir punk grubu sayılmasa da en beğendiğim gruplardan biri), Dead Kennedys elbette ve Nine Inch Nails’i de listeye eklemek isterim çok sevdiğim bir grup olarak.
Remiksleriniz arasından bir seçim yapmanızı istesek ?
Açıkçası çok fazla sayıda remiks çalışması yaptım. Aralarından iyi bir seçim yapmam pek mümkün değil. Zaten çoğunu da hatırlamıyorum. Genel olarak remiks parçalar yapmayı da çok seviyorum. Fazla kafa patlatmadan hazır oluşturulmuş bir materyali tekrar parçalayıp yeniden düzenlemekten keyif alıyorum.
Son olarak parçalarınızı ağırlıklı olarak hangi programda yapıyorsunuz ?
Sanırım en çok Cubase kullanıyorum.
STAY ANTI ya da MARCO HAAS : T. RAUMSCHMIERE
Mayıs ayının sonları, Tünel’in kasvetli ağzından Beyoğlu’na koşar adımlarla çıkarak tramvay rayları eşliğinde yürüyoruz soluk soluğa. Hakkında çok fazla şey duyduğumuz, okuduğumuz; özellikle de övgüyle bahsedilen canlı performansını görmek için de sabırsızlandığımız bir isim var ajandamızda. Takdire şayan Shitkatapult’un kurucusu ve punk’ın ruhunu elektronikle harmanlayan bir anti karakter olarak Marco Haas’ı (T.Raumschmiere) dinlemek ve siz Noize (Trendsetter) okuyucuları için kısa bir röportaj yapmak niyetiyle İndigo’ya ulaşıyoruz.
Performans sonları. T.Raumschmiere iki saate yakın bir süre sahnede kalıyor. Üç kişi olarak çıktıkları sahne onlara, onlarca insanın doluştuğu İndigo sahnesi de bizlere dar geliyor açıkçası. Performans bitiminde atacak teri kalmayan vücudumuzda adrenalin seviyesi tavan yapmış bir halde T.Raumschmiere’in yanına gidiyoruz. Heyecanımız biraz daha mı artıyor ne? Muhtemelen dışarıda sabahın ilk ışıkları tramvay raylarını parlatmaya hazırlanırken biz de söyleşimize başlıyoruz. Açıkçası bu görkemli geceyi kaçırmış olanlar için gerçekten üzülmekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Yoğun turnesi esnasında İstanbul’a uğramayı ihmal etmeyen T.Raumschmiere, Apparat ve Phon.o’dan sonra damarlarımıza enjekte edilen üçüncü Shitkatapult müzisyeni oluyor. Son dönemde hareketli günler geçiren İstanbul elektronik müzik sahnesinini performans anlamında en parlak yansımalarından birine imza atan Marco Haas röportajımız sonrası yine İstiklal’deyiz. Işıklar hala sönük, Tünel inadına kapalı, köprüde az biraz trafik, ama içimizde keyifli bir gülümseme. Emeği geçen herkese teşekkürler
Öncelikle punk müziğine olan yakınlığınızdan başlamak istiyoruz. Başlarda “Stormbow” isimli bir punk grubunuz olduğunu da biliyoruz. Sonrasında kendi firmanız olan Shitkatapult’u kurdunuz. Kısaca punk’ın müzikal ve politik olarak üzerinizdeki etkilerinden bahsedebilir misiniz?
Shitkatapult etiketini ilk oluşturduğumuzda punk müziğin DIY (Do It Yourself) etiği bizi en çok etkileyen yanı olmuştu. Biz de neyi, nasıl ve niçin yapacağımızı fazlaca düşünmeden işe giriştik ve albümler yayınlamaya başladık. Sonradan da bu albümlerden nasıl kurtulacağımızı düşünmemiz gerekti (gülüşmeler). Punk müziğin içerdiği politik durulun açıkçası başlarda bizi çok derinden etkilediğini söyleyemem. O zamanlar tüm kalbimizle ve ruhumuzla sadece müzik yapmak istiyorduk ve bu yeterli bir sepebti. Zaman içinde politik söyleminden de etkilenmemize rağmen bunun hep ikinci planda kaldığını ve bu politik duruşun da genel punk sahnesinde ağırlıklı olarak belli başlı isimlerle özdeşleştiğini söyleyebilirim.
Müziğinizde yoğunluklu olarak rock ve punk etkilenimleri var. Öte yandan isminizi William S. Burroughs’un “The Dreamcops” (Almanca Die Traumchmiere) isimli hikayesinden aldınız. Bu anlamda kendinizi beat edebiyatına yakın hissediyor musunuz ? Ya da oradaki basit insanların farklı hikayeleri ve anti-kahraman figüründen beslendiğinizi belirtebilir miyiz ?
İşte bu tam olarak Burroughs’u muhteşem buluyor olmamın ana sebebi. Her zaman normal şeyleri tasvir etmiştir belki ama bunu hep çok farklı açılardan yapmıştır Burroughs. Onun kitaplarından birini okuduğunuzda, örneğin “Junkie”de, devamlı olarak eroin talep eder hale bile geleblirsiniz. Belki eroinle ilgili onlarca kitap vardır ve bunların hepsi de eroinin zararlarından ve haklı olarak ne kadar da kötü bir şey olduğundan bahsederler. Ama Burroughs’un dünyasında her şey rahatlıkla ters yüz edilmiş olarak karşınıza çıkabilir. O gerçekten basit insanların karmaşık hikayelerini yaratmıştır.
Müzikal tarzınızın birebir benzerlerini göstermek oldukça güç. Yaptığınız bazı açıklamalarda gerçekten kendinizi kimseyle kıyaslayamadığınızı ve farklı bir tarzınız olduğundan bahsediyorsunuz. Nedir bu farkı yaratan ?
Belki de sadece içimden geldiği gibi yapıyor olmam. Aslında zor bir soru. Sadece yapmak istediğimi yapmak zorunda olduğumu hissediyorum diyebilirim. Belki de birçok tarzı bir şekilde kaynaştırıyor olmam buradaki en önemli etken. Punk, electro, techno, rock vesaire. Bu kadar değişik kaynaklardan besleniyor olmam, sanırım farkı bu yaratıyor.
Çok farklı kaynaklardan feyz aldığınızı belirtiyorsunuz. Çalışmalarınızı dinlediğimizde bu çok katmanlılığı görmek mümkün. Buradan yola çıkarak parçalarınızı nasıl oluşturduğunuzu sormak istiyoruz.
Başlangıçta kafamda ana bir düşünce ya da melodi olmadığını itiraf etmeliyim. Sadece stüdyoya giriyorum ve ne var ne yok alet edavatlarla kıyasıya bir mücadele içine giriyorum. Sonunda durup, ortaya çıkanlara bakıyorum. Bazen güçlü olduğunu hissettiğim paralar çıkarken bazen de sadece ambient seslerden oluşan, üzerinde hiçbir melodi olmayan pasajlar yaptığımı görüyorum. Bahsettiğiniz o farklı katmanlar da bu yelpaze içinde bir şekilde kendilerine yer buluyor. Bazen aynı parçanın farklı sekanslarında, bazen de tamamen ayrı bir fikir bütünü olarak tek bir parça olarak.
Shitkatapult diğer elektronik müzik etiketleriyle kıyaslandığında yelpazenin farklı dilimlerinden lezzetler sunan bir etiket olması nedeniyle öne çıkanlardan biri. Bu çeşitliliği nasıl kontrol ediyorsunuz ? Elinize geçen her iyi çalışmayı yayınlıyor musunuz yoksa bazı filtrelemeler söz konusu mu ?
Öncelikle elimize geçen her çalışmayı yayınlamadığımızı söylemem lazım. Ama sizin de dediğiniz gibi Shitkatapult farklı tarzları birarada sunabiliyor. Açıkçası çok fazla üretimin olduğu bir ortamda önceliği kendi sanatçılarımıza vermek zorunda kalıyoruz. Amacımız her bir Shitkatapult sanatçısının belli bir sirkülasyon dahilinde, en azından iki yılda bir albümlerini yayınlamak. Bu da nereden baksanız elinizde 10 tane farklı isim varsa iki yıllık bir albüm yayınlama programının dolması anlamına geliyor. Ama yine de her zaman farklı fikir ve hikayeleri olan isimlere, albümlere açık olduğumuzun altını çizmem lazım. Quasimodo Jones’un Shitkatapult etiketiyle yayınlanan ilk abümü mesela bunun güzel bir örneği.
Oldukça ses getiren “Radio Blockout” aynı zamanda Nova Mute etiketiyle yayınlanmıştı. Bunun sebebi neydi ?
Kısaca para desem sanırım yeterli olacaktır (gülüşmeler. )Açıkçası Nova Mute etiketiyle yayınlanan “Radio Blockout” benim herhangi bir çalışmamı yayınlayıp da karşılığında para aldığım ilk albümdü. Bunun için de benim için farklı bir yeri olduğunu söyleyebilrim.
Aslında bunu performansınız öncesinde sormayı düşünüyorduk. Ama yine de sormadan geçmek istemiyoruz. Sahne üzerindeki ruh halinizden ve neler hissettiğinizden bahseder misiniz ? Çünkü bu akşam performansınız gerçekten çok etkileyiciydi ve bu sadece bizim değerlendirmemiz değil.
Yorum için teşekkürler. Sahnedeyken sadece orada olduğumu hissetmeye çalışıyorum. Çaldığım müziği duyuyor ve hissediyorum. Hatta oldukça yüksek sesle duyuyorum. Kısa bir süre içinde de sahnede yaratmaya çalıştığımız müzikal girdabın içine giriyorum ve açıkçası bunun dışındaki hemen her şeyi de unuttuğumu söyleyebilirim. O esnada etrafta 5, 500 yada 5000 kişi olması beni çok değiştirmiyor. Elebette ki her canlı performansta dinleyici ile aktif iletişime geçmek önemlidir. Seyirciden iyi bir geribildirim aldığın zaman hem daha fazla keyif alıyorsun hem de bu performansını olumlu yönde beslemeye başlıyor. Ama yine de öncelikli olarak sadece ve sadece yaptığım müziğe konsantre olduğumu bir kez daha belirtmek isterim.
Birkaç ay öncesinde Shitkatapult’u beraber idare ettiğiniz Apparat da (Sascha Ring) buradaydı. İkinizin beraber çok etkileyici çalışmalar üretebileceğinizi düşünüyoruz. Böyle bir projeniz var mı acaba ?
Evet. Sascha’yla beraber ortak bir çalışma yapmayı çok istiyoruz. Hatta kabaca iki yıldır bununla ilgili devamlı konuşuyoruz. Ama açıkçası hala birkaç parça bile üretecek vakit bulamadık. Ama en azından bir mini albüm mutlaka yapacağız beraber.
Son albümünüz ne zaman piyasaya verilecek ? Bu akşam yeni albümden de parçalar çaldınız galiba.
Albüm ağustos sonu gibi piyasaya verilecek. İlk single ise haziran ortasında çıkacak. Evet, çaldığım parçaların 4-5 tanesi yeni albümdendi. Kabaca yeni albümüm için “Radio Blockout”u anımsatan bir çalışma diyebilirim. Hem rock’n’roll soslu güçlü parçalar var albümde, hem de daha sakin, olgun diyebileceğim; sizi içine çeken ya da benim oturma odası müziği tanımıma giren tarzda parçalar mevcut.
İlk baştaki punk ve DIY etiğine dönecek olursak, günümüzde de gelişen teknolojik olanaklarla birlikte insanlar tek başlarına oldukça cüzi harcamalar yaparaktan evlerinde parçalar, albümler üretebiliyor. Bu anlamda bir paralellik görüyor musunuz ? Yoksa o dönemdeki punk müzisyenlerinin farklı bir duruşu olduğunu siz de kabul eder misiniz ?
Kesinlikle ikisinin kıyaslanamayacağını düşünüyorum. Punk kurulu düzene karşı bir başkaldırı niteliği taşıyordu. Statükoya ve düzene ayak direyen bu kişilerin tutumlarını genel bir değerlendirmede evine sadece bir PC ve gerekli yazılımları alarak müzik yapan insanların tutumlarıyla yan yana koymak mümkün değil. Bu insanların çoğunun belli bir işleri, gerlirleri ve yaşam standartları mevcut. Ama o dönemin punk kültüründe bu tip karşılıklar bulmanız pek olası değil. Her ne kadar ikisinde de DIY olarak görebileceğimiz bir yaklaşım olsa da, günümüzde bu yolla üretilen çok fazla malzeme var ve açıkça söylemek gerekirse bunların hatırı sayılır bir kısmı da oldukça düzeysiz ve işe yaramaz şeyler.
Tüm bu gelişimin iyi ya da kötü diye tespitini de yapamıyorum. Bir yandan üretilen bu kadar fazla çalışmanın arasından gerçekten iyi olanları bulup çıkarmak çok zahmetli bir iş haline geliyor ama öte yandan da kendi müzikal tadınıza uygun lezzetleri bulmak için de birçok seçeneğiniz oluyor. Hatta gereğinden fazla seçim hakkını bile olabiliyor.
Teknolojiyi yakından izliyor musunuz ? Zira üretilenler kadar hızlı gelişen bir alan da bu müzikleri ürettiğiniz cihaz, program ve aparatlar diyebiliriz.
Elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Ama bunu sadece işimin bir gereği olarak ve güncel kalmak adına yapıyorum. Yoksa her çıkan teknolojik yeniliği takip eden ve öğrenen bir çılgın olduğumu söyleyemem.
En sevdiğiniz punk grupları hangileri peki ? Ya da sizi en çok etkileyen isimler diyelim.
Misfits, Trio, Black Flag, Shellac (tam bir punk grubu sayılmasa da en beğendiğim gruplardan biri), Dead Kennedys elbette ve Nine Inch Nails’i de listeye eklemek isterim çok sevdiğim bir grup olarak.
Remiksleriniz arasından bir seçim yapmanızı istesek ?
Açıkçası çok fazla sayıda remiks çalışması yaptım. Aralarından iyi bir seçim yapmam pek mümkün değil. Zaten çoğunu da hatırlamıyorum. Genel olarak remiks parçalar yapmayı da çok seviyorum. Fazla kafa patlatmadan hazır oluşturulmuş bir materyali tekrar parçalayıp yeniden düzenlemekten keyif alıyorum.
Son olarak parçalarınızı ağırlıklı olarak hangi programda yapıyorsunuz ?
Sanırım en çok Cubase kullanıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





