20 Temmuz 2012 Cuma

Olmaz Olmaz Deme, Olmaz Olmaz !!!

Sanırım ortaokuldaydım bu garip söz etrafında şekillenen bir kompozisyon yazmamız istendiğinde. 14 Temmuz günü öğle saatlerinde “ajanslardan” önce sosyal mecralara düşen bir haber, bir yandan ortalığı çalkala(ndır)maya başlarken, diğer yandan da başka bir ifadeyi en hızlısından ajandalarımızın ilk satırına taşıyordu adeta : “yetmez ama evet”. Omurgasız demokrasi tarihimize kilometre taşı olarak geçen kısa tanımlamalardan biri olan bu birkaç kelimenin, gün gelip de toplumun çekirdeğinde meydana ge(tiri)len ciddi bir ayrışmanın, kutuplaşmanın ve birbirinin halinden anlamama halinin somut yansılarından biri olacağını pek çok kişi tahmin etmemişti muhtemelen. Malumunuz olduğu üzere bu yıl 11. kez düzenlenen Efes Pilsen One Love Festival’inde önce sponsor firma olan Efes Pilsen’in adı minik bir budama operasyonuyla festivalin isim hanesinden çıkarılmış, hemen ardından da genellikle kısa ve alengirli açıklamalarla herkesin bombayı bir diğerinin kucağına bıraktığı bir dizi pek de anlaşılmaz açıklama ve gelişme ışığında festival alanı içinde alkol satışı yapılamayacağı ilan edilmişti.

İstanbul’da neresinden tutsanız elinizde kalacak bu gelişmeler yaşanırken, yurdun bir diğer ucunda yapılan ( daha doğrusu yapılmaya çalışılan ) gösterilerde devlet bir kez daha “dövlet” kimliğiyle ortaya çıkıp ortalığı kasıp kavuruyordu. Elbetteki özünde bir müzik bloğu olan bu sayfalara politik angajmanlı bir yazı yazma niyetinde değilim. Bunu sadece yazıma konu etmek istediğim “medyanın çözülmüşlüğüne” sıçramak için bir basamak olarak kullanacağım. Geçtiğimiz haftasonu medar-ı iftiharımız, nazar boncuğu metropolumuz İstanbul hudutları dahilinde ayan beyan 18+ bir kesimin yaşam hakkına doğrudan müdahale edilerek türlü oyunlarla alkol içmeleri engellendi ve maalesef bu konuda Tolga Akyıldız ( http://tinyurl.com/d65z7vh ), Mehmet Tez 
( http://tinyurl.com/cakutfd ), Cem Erciyes 
( http://tinyurl.com/782tfv5 ve http://tinyurl.com/6spk3no ), birkaç blog yazarı ve belki bizim gözümüzden kaçmış olabilecek bir iki yazı dışında ciddi hiç bir tepki gelmedi, yazılmadı. TV’ler hak getire, haber bile olmadı, olAmadı. Tıpkı Diyarbakır’da olanların çok az bir kısmının yankı bulması gibi. 

İyimser bir bakış açısıyla Efes Pilsen ( inatla Efes Pilsen ) One Love Festival’de bu haftasonu başımıza gelenler en azından bazı gerçeklerin anlaşılması, resmin biraz daha net görülmesi için turnusol kağıdı işlevi görür diye ümit eder gibi olsam da, medyanın büyük kısmının içine düştüğü körlük ve sessizlik çukuru bu konuda pozitif düşünebilmemin önüne ciddi engeller koyuyor. Bu üç maymun oyununun sonunda çok daha vahim ve karanlık bir kuytuya doğru iteklendiğimizi gördüklerinde geri dönüş yolculuğu sanıldığı kadar çabuk ve “rahat” olmayacaktır. Bugün görünen o ki toplum katmanları içindeki her türlü çıkıklık en haşin darbeyle adeta baş verdiğine pişman edilmekte ve ortada sadece tek bir koltuğun olduğu anlamsız bir köşe kapmaca oynanmaktadır. Kendi içindeki farklılıkları tolere edemeyen, tınısı farklı her sese bizden değil diye bozuk atan, dünya ve hayat görüşleri dar kalıplar arasında sıkışıp kalmış cahillikten dahi uzak kesimler gemi azıya almışçasına kendi doğrularını başkalarının özgürlüklerinin göbeğine bodoslama bir şekilde arsızca kusmaktalar.

Biri çıkıp festivali “Bira Festivali” diye etiketledi diye hep beraber bir sanrı içinde etkinliğin aslında bira festivali olmadığını ispata girişiyoruz. Niye ? Memlekette başkaca şeylere de sirayet etmiş ruh hali buraya da yansıyor zira ve maalesef temiz olduğumuzu ispat edene kadar suçlu damgasını kıçımıza basıveriyorlar. Anlat dur derdini ! Reşit olmanın anlamını mı sorgulayacağız bu yaştan sonra ? İşim gücüm yok da festivale ne amaçla gittiğimi mi izah edeceğim sana ? İster bira içerim, ister sağa sola kesik atarım, ister çimenlikte yatar güneşlenirim, ister müzik dinlerim. Bunların kararını ben kendim verebileyim diye yaşamıyor muyum ben burada ? O zaman bu arkadaşlar günlük aktivite listesi yayınlasınlar, ona göre atalım adımlarımızı... Açık hava hapishanesi... Bir de içeride prezervatif dağıtmıyorlar mı diyenler var. NO COMMENT!

Festivale gidiyorsun; kapıda kolluk kuvvetleri, zabıta, sivil polis... BIG BROTHER IS WATCHING ME. Seyretse eyvallah, bir de ikinci gün bira satanları pataklamak ne demek. Şanı yürüsün diye başımızda Demokles’in kılıcı bile dolaşsa yeri var, ama bu hoyrat cehaletin nobran saçmalığının değil kendisine, gölgesine bile itirazım var benim. Eyüp’te Batı Tarzı yaşam istenmiyormuş. Ama gel gör ki kapı önünde fahiş fiyatla bira satıp eve ekmek götüren yine Eyüp esnafı. Haydi onu da geçtim mesela Eyüp’te oturup Efes Pilsen fabrikalarında çalışan hiç yok mudur ? Ya da işsiz Eyüp gençlerinden birine Efes fabrikalarında iş pozisyonu çıksa red mi edecek. Eden de çıkabilir tabii. Altını çizmek istediğim ifratla tefrit arasında gidip gelen, ortalarda / gri tonlarda kendine ait renk bulamayan herkes bir diğerini ya kendi köşesine çekme ya da diğer köşeden alaşağı etme derdinde. Yazık kere yazık !

Bu ortamda kime kızacağımızın da pek bir önemi yok. Ne Efes niye adını hemen çekti, niye içeriye alkol sokmayı serbest bırakmadı ya da niye bedava içki dağıtmadı diye kızabiliriz; ne Tamirane / Otto şu bu ruhsatlara son dakika ambargosu koydu diye kızabiliriz, ne Pozitif’e kem küm edebiliriz. Bence etmemeliyiz. Asıl sorgulanması ve üzerine gidilmesi gereken küçük, orta ve büyük tüm bu firmaların hakla değil de güçle sindirilmiş olmaları gerçeğidir maalesef. Yani elinizde hangi belgenin olduğunun, neyi yapıp yapmamaya hakkınız olup olmadığının önemini yitirdiği; sadece ve sadece güçlü olanın diğerine ne yapması gerektiğini dikte ettiği ve duyumlara göre bunu tehditkar bir ifadeyle yaptırmasıdır asıl bakmamız gereken yer. Bu ayan beyan yaratılan “korku toplumu”nun net bir şekilde sokağa, günlük yaşama yansımasıdır, dokunmaktan da öte içimize işlemesidir.

Mesela aynı mekanda Eylül başı Red Hot Chili Peppers konseri var. Emin miyiz alkol satışı olacağından ? Hayır. Mesela Pozitif bilet fiyatlarını belirlerken bir gelir gider hesabı yaptı değil mi, şimdi bundan sonraki işlerinde aynı formülleri kullanabilir mi ? Muhtemelen hayır. Efes sponsor olup belli bir bütçe veriyor değil mi ? Adını kullanamaz, içkisini satamaz, az biraz reklamını yapamazsa aynı miktarda bütçe ayırır mı ? Sanmam. Belki inadına artırır, kim bilir... Ancak bu soru cevap silsilesi farkında olmadan bizi çok daha tehlikeli bir yere götürebilir bu arada. Bak festivale müzik için değil bira için gidiyormuşsun, bak müziğe değil reklama para ayırıyormuşsun, bak o değil bu diye liste uzar gider...Hep bir aklanma ihtiyacı duyan “öteki”ler...

Özetle “olmaz olmaz deme, olmaz olmaz” denenler olmaya başlamıştır. Zamanında ürkenlerin haklı çıkması bir yana, ileriye ilişkin daha karamsar ve kötücül bir senaryo beklentisi pek çoğumuzun içine işlemiştir. Ve bugüne dek yapıldığı üzere yine toplum katmanları arasına her an tutuşmaya, alevlenmeye, tetiklenmeye hazır “bombacıklar” aşkedilmiştir. Şu an twitter’a Eyüp’lü bir grup elinde bira olan iki genci dövmeye kalkmış diye yazsa biri sonu ne olur acaba ? Yazımızı veciz sözlerden biriyle bitirelim : Demokrasinin  kötü olan bir yönü çoğunluğun tiranlığına dönüşmesidir...

3 Nisan 2012 Salı

Hayalet Adam John Foxx, Nam-ı Diğer “The Quiet Man”

Ultravox’un kurucusu ve ilk üç albümünün başmimarı john Foxx ( gerçek adıyla Dennis Leigh ) 30 yılı aşan kariyerine müzik adamlığından çok fazlasını sığdırmış bir üstad. 70’lerin başında henüz Ultravox sadece fikirken başlayan bu etkileyici ve bir anlamda gizemli yolculuk, zaman içinde müzikal esler verse de, Foxx bir yandan fotoğraf sanatçısı olarak bir yandan da akademik kariyerine devam eden bir profil olarak gündemini hep yoğun tuttu. Synth pop’un öncülerinden biri olmanın şöhretine takılı kalmayıp her daim araştırmacı bir müzisyen olarak onlarca solo albüme ve ortak projeye imza attı. Ambient müziğin yapıtaşlarından Harold Budd, Cocteau Twins’in ikonik gitaristi Robin Guthrie, elektronik müzik sahnesinin kendine has isimlerinden Benge bu isimlerden sadece birkaçı. Kabaca dönemdaşı diyebileceğimiz Gary Numan’ın dahi bir röportajında hiçbirimiz John Foxx kadar entellektüel değildik dediği Foxx ile, Benge’yle ortak projeleri olan John Foxx And The Maths’in ikinci albümü “The Shape Of Things” sonrasında bir nevi daldan dala dolanan ama her satırında çokça derin mesajların olduğu keyifli bir röportaj gerçekleşirdik. Buyrunuz...
Birçok röportajınızı okudum ama asıl adınız olan Dennis Leigh yerine neden John Foxx sahne adını aldığınıza dair bir not bulamadım ?

Başka birini tasarlamam gerekiyordu, gerekenleri yapma konusunda daha becerikli olan biri. “Dennis Leigh” bunun için tam olarak uygun değildi. Fena birisi sayılmazdı belki ama etrafta görünmekten, turnelerin ve rock müzikle uğraşmanın getireceği özel yaşam alanının daralmasından da pek hazetmeyen biriydi. John Foxx ise daha zeki, dikkatli ve baskılarla “benden” çok daha kolay başedebilecek biri. Özetle “Foxx”, “Dennis Leigh”ye sakin yaşamını sürdürme şansı verdi; ki bunun için de kendisine müteşekkir.

Kurucusu olduğunuz Ultravox’un ilk albümün prodüktörü olan Brian Eno bu albümü davul makinası ve gerçek bir davulcunun birlikte kullanıldığı ilk çalışmalardan biri olarak anıyor. Bir röportajınızda ise ressam Degas’ya atfen, bize anlık olarak çizilmiş hissi veren bir figürün ardında, sanatçının defalarca tekrar ettiği eskizlerin olduğundan bahsediyorsunuz. Buradan hareketle analog-reel ve dijital-replika arasındaki dengeden konuşalım istiyorum.

Analog, dijital teknolojiler yardımıyla yeniden keşfedildi. Dijital bir süreliğine analogun yerini alsa da, analogun aslında dijitalin yapamadığı pek çok şeyi yapabileceği farkedildi ve analog tekrar değer kazandı. Daha yolun başında bunun ayırdında olanlar için sevindirici bir gelişmeydi bu. Öte yandan her teknoloji eşsizdir ve basitçe söylersek aslında “dijitalin” nasıl bir sesi olduğunu hala bilmiyoruz. Örneğin Benge ile olan projemizde dijitali, anlık ortaya çıkan analog parçacıklarını birarada tutmak ve sonrasında da bir editing aracı olarak kullanıyoruz. Dijital “tahmin edilebilir” ve “itaatkar” bir yapıya sahiptir. Ama analog synthesizerlar için aynısını söyleyemeyiz. Dijitalden alacağımız yanıtı bilmemize rağmen, analog her daim niyetlerimiz dışında tınlamak konusunda oldukça arsızdır; bu da onun gerçek değerini ortaya koyar aslında.

Teknolojik gelişmeler geçmişe farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Sizin geçmişle ilişkiniz nasıl ? Geçmiş sizi nasıl besliyor ?

Geriye bakıp genç halinin neler yaptığını görmek ilginç. Gençken tam olarak ne yaptığını bilmediğinde; bazen bugunkü sana imkansız gibi görünen ve asla denemeyeceğin bazı konularda adım atıp başarı yakalayabildiğini görüyorsun. Bu adımlar hayatının akışını dahi değiştirebilir. Ama sonradan geriye dönüp baktığında bunların naif bir bilinçsizlik halinde ve tam manasıyla “cahil cesaretiyle” yapıldığını görürsün.


“Stüdyoların en iyi yanı imkansız müzikleri mümkün kılmasıdır” diyen biri olarak stüdyonuzu satmak zor bir karar mıydı ? Aslında o dönemi merak ediyorum, herşeyi bıraktığınız ve birkaç yıl sessizliğe gömülüp tekrar geri döndüğünüz dönem. Londra’da bir hayalet olarak yaşadım dediğiniz dönem.
Aslında stüdyomu satmayı hiç düşünmedim. Birçok müzisyen hoşlandıkları için stüdyomu kullandılar. Londra’da o dönemde “imkansız müzik” yapmak isteyen çok insan vardı. Sonra birden her şey değişti ve 80’lerin ortasında müzik tekdüze ve sıradan hale geldi. Belki de değişen bendim. Sebebi ne olursa olsun, birkaç yıllığına geri çekilmek ve unutulmak iyi bir fikirdi. Elinizin altında olanları tekrar değerlendirmenizi ve farketmenizi sağlayan bir mola. Öte yandan her şeyin döngüsel olduğunu, ama her döngünün farklı olduğunu ve birçok insanın aslında hiç geçmişe dönemediğini farketmem de çarpıcıydı. Sonrasında gelişen Acid House sahnesi ve Detroit’teki hareketlilik tekrar çalışmaya başlamak için cesaret verici oldu. Afro-Amerikan ritimleriyle beslenen ama 70’lerin sonunun ruhunu taşıyan bir müzik vardı ve mükemmeldi. Yani gelecek için ümit vadeden harika bir DNA vardı ortada.

Antonioni’nin bir filmine müzik yaptınız. Birçok kitap için de kapaklar ( örn. Salman Rüşdi ) tasarladınız. Nasıl bir çalışma süreciniz var ? Örneğin önceden söz konusu filmi seyrediyor ya da kitapları okuyor musunuz ?

Sipariş üzerine iş üretmediğimden yaptığım çalışmaların çoğunda işin kendisiyle zaten başlamış olan bir ilişkim vardır, halihazırda üzerine çalıştığım projelerdir. Sesler, kelimeler, imajlar ya da görüntüler... Hepsi temel prensiplere sahiptir. Her birinin kendi özgünlükleri olsa da, bu alanlardan birinde elde ettiğiniz deneyimi rahatlıkla diğerine taşıyabilirsiniz. Beni gerçekten etkileyen de bu geçişler esnasında deneyimlediğim benzerlikler ve farklılıklar aslında.

Benge ile gerçekleştirdiğiniz “Interplay” ve “The Shape Of Things”i retro-fütürist albümler olarak görmek mümkün, katılır mısınız ? Siberpunk edebiyatıyla bu çalışmalarınız arasında benzerlikler var mı ?

Sanırım retro-fütür kendi içinde bir estetik yarattı ve başlı başına bir janr oldu. Benge ile olan çalışma buna tam uyuyor mu emin değilim. Siberpunk bugün olanların olası sonuçlarını yorumlayarak bizi bekleyen gelecek senaryolarını analiz ediyordu. Bu bilimkurgunun en önemli fonksiyonlarından biridir ve diğer kurgusal alanlara kıyasla da en belirleyici yanı. Sanırım yapmaya çalıştığım biraz daha farklı. Daha içsel, öznel ve aynı zamanda bağımsız. Ben “şu an” olanlar ve buna karşılık olarak verdiğim duygusal reaksiyonlar hakkında yazıyorum. Bunlar çoğu zaman yarı-bilinçli oluyor. Tam olarak ne ile meşgul olduğumu idrak etmem dahi belli bir süre alıyor. Bazı parçalarımı yaptıktan birkaç yıl sonra anlamaya başlıyorum örneğin. Bu da bilinçaltının aslında bilinçten bir adım önde gittiğini gösteriyor. Bu yüzden bilincin asli görevinin de bilinçaltının yaptığı seçimleri akla uygun hale getirmek olduğuna inanıyorum.

The Quiet Man” projesindeki görsel çalışmalar; silinen yüzler, şehirde kaybolma duygusu, içinde insan olmayan bir takım elbise, aşırı derecede büyümüş şehir imajları, izole olmuş yalnız insan manzaraları gibi...Asıl gelmek istediğim bu “hayalet olma” fikri ya da hali. Sanırım bunun doğaüstü değil de ezoterik bir yanı var, şarkı sözlerinize de yansıyan.

Doğal olanla doğaüstü arasında bir sınır olduğunu ya da varsa nerede olduğunu gerçekten bilmiyorum. Doğal olanı düşünüş şeklimiz bile yanıltıcı olabilir. Doğaüstü derken “üstü” tanımlayan ne ? Ben farkına varılan ve varılmayan olarak bir ayrım yapıyorum, ya da bilenen ve bilinmeyen şeklinde. Çok daha akılcı ve pratik yeni bir bakış açısına ihtiyacımız var. Tanımları bir yana bırakacak olursak, bunların yazdıklarımı çok etkilediği bir gerçek. Öte yandan klişeler, samimiyetsizlikler ve keskin bir şarlatanlıkla da ilişkilendirilebilecek ve bu çerçevede beni fırsatçı biri olarak görebileceklerle tartışmaya çok heveskar da değilim.

Kafa yormamız ve anlamamız gereken çokça şey var hala. Sürrealistler bu sorgulamayı başlattılar. Borges, Ballard, Burroughs ve sitüasyonistler de devam ettirdi. Gidilecek yol hala uzun. Ve bilim bunun çok az bir kısmıyla başedebilir. Sanat ise minik baskınlar düzenledi bu alana. Ama hala bu geniş havzanın kıyısında bir yerlerdeyiz.

Öte yandan farkında olmasak da önceki medeniyetlerin hepsinden daha fazla “hayalet”e sahibiz. Marylin Monroe, Charlie Chaplin, Robert Kennedy, Stalin, Temerküz Kampları, Dünya Savaşları gibi... Hepsi bizi ziyaret ediyorlar ve onları devamlı görüyoruz – tüm bu yokolan insanlar hala yürüyor, gülüyor, yıkıntı ve bahçeler arasında dolaşıyorlar – Eğer hayalet değilse nedirler ? Ölmüş olmalarına rağmen hareket ediyor ve konuşuyorlar. Ve sayıları binlerce, onbinlerce... Özellikle geceleri bizi ziyaret eden yokolmuş sokaklar, sesler, şehirler ve şarkılar var. Sanırım medyanın yaptıklarından biri de birlikte yaşamak zorunda olduğumuz milyonlarca hayalet üretmesi.

Bir zamanlar hata olarak gördüklerimiz bugün vasıf olmaya başladılar notunuz var, buna katılıyorum. “İçten” bir müziği “sistematik” olarak üretmeye çalışan biri olarak elektronik müziğin “duygusal” yönüne ilişkin neler söylersiniz ? Kraftwerk benzeri ya da Ultravox’un öncülerinden olduğu synth pop tınılarından, 90’lardaki glitch ve IDM janrlarına doğru geldiğimizde bu yönde bir değişim oldu mu sizce ? Oval, Aphex Twin, Autechre gibi isimleri andığımızda mesela...

Müzik hala tam olarak anlayamadığımız ve bilemediğimiz bir alan. Örneğin, yıllardır “melodi”nin iyi bir tanımını arıyorum. Bunu tatminkar bir şekilde yapanı bulamadım henüz. Melodi belki de müziğe ilişkin en basit noktalardan biri, herkes anlayabilir ve anında farkına varabilir, ama gel gör ki hala tanımlayabilen birileri yok. Müziğin geri kalanı teknik terimlerle açıklanabilir olsa da kompleks, duygusal, içsel ve incelikli yanlarına denk düşecek bir kelime haznemiz yok. Ama tüm bunları müziği dinlediğimiz her an algılıyor ve anlıyoruz.  Bu da müziğin doğrusal ve sözel kısıtlamaların ötesinde işleyen farklı bir dil olduğunu gösteriyor.

 “Yaşayan” müzik her yeni parçanın kendinden öncekine cevaben söylendiği bir konuşmadır aslında. Bu konuşmanın modu çok hızlı değişir ve müziğin kendisinin müthiş bir temposu vardır. Eski müzikler “ölü” gibi görünseler de – bu noktada konuşma durmuştur ama yine de işitmeye değer şeyler vardır – her okunduğunda ayrı lezzetler bırakan güzel hikayeler gibidirler, zira zamanla deneyimleriniz çoğaldıkça vereceğiniz tepkiler değişmiştir.

Duygusal yana gelirsek, ya da sistemlere ve enstrümanlara; aslında bir keman ya da nota parçası da, bilgisayar ya da bir klavye kadar hareketsizdir. Bunlar en basitinden müzik yapmak ve kaydetmek için araçtırlar. Enstrümanlar elbette ki sonucun şeklini değiştirecektir ama yine de tek başlarına duygu barındırmazlar, kağıda yazılmış bir kelime kadar bile. Bu dinleyenin kendi deneyimleri üzerinden kuracağı ilişkilerle ortaya çıkar. Böylelikle dinleyende bir “his” uyanır ve sanat da bu bağlantıyı harekete geçirme işidir bir noktada.

Müziğin, anlağın ( intellect ) ona vereceği tepkiyi kontrol etmesinden çok önce işini görüyor olması önemlidir. Anlak ( ya da zeka ) ussallaştırmak, açıklamak ve ahlaki yola sokmak için için gelen bilgiyi kısıtlayabilir. Ama ne mutlu ki müzik çok daha yumuşaktır ve siz onu ussallaştırmadan etkisini anında gösterir. Başka bir ifadeyle aşırı gelişmiş insanın kendi iç benliğiyle tekrar ilişki kurmasını sağlayan bir sanat formudur müzik. Bu tepkiler kararlarınızı dahi tekrar gözden geçirmeye itebilir. Böylelikle müzik içsel ve entellektüel zevklerimizi de geliştirir.

Biraz da çok ilgili olduğunuz psiko-coğrafyadan ( psychogeography ) bahsedelim istiyorum. Mekanların, oranların, ışığın ve hatta gölgenin davranışlarımızı farkına varmadan etkilediğini belirtiyorsunuz. “Cathedral Oceans” bu bakış açısından etkiler taşıyor. Bu proje devam edecek mi ?

Çok doğru, niyetlerimden biri de buydu. İlk fikirler “The Quiet Man” hikayelerini yazarken oluşmaya başlamıştı. Ana tema kısmen harabolmuş ve aşırı büyümüş şehir kavramıyla ilintiliydi ve kastedilen “The Quiet Man”in yaşadığı Londra’ydı. Yayınlanan üç albüm ve DVD sonrası “Cathedral Oceans” serisi tamamlandı diye düşünüyorum. Bu proje aynı zamanda insanın mimariyle olan ilişkisi sonucu geliştiğine inandığım eski müzik formlarının bir devamlılığı ve yansıması olarak da tasarlandı. Aynı şeyi kuramsal düzlemde, yeni bir dijital mimari olarak yaratmaya çalıştım. Küçücük bir kutuya kocaman katedrali koymak gibi bir şey. Ses vermeyi bekleyen uçsuz bucaksız mimari boşluklar... Şu an üzerinde çalıştığım yeni bir proje daha var aslında; “Architectural Music”. Ancak daha soyut ve farklı bir format üzerinde hareket eden, müziğin eski formlarından daha bağımsız bir çalışma.

Mimari ile hala çok yakından ilgileniyor olsam da çoğu çalışmamın ana teması aslında bir kadın, bir erkek ve bir şehir olarak özetlenebilir. Her gün her an değişen bu kimlikler bana hiç tükenmeyecekmiş gibi geliyor. Sokaklar asla aynı değil. İnsanlar değişiyor, ben de değişiyorum. İnsanları derinden etkilemesi, bilinçli ya da bilinçsiz olarak davranışlarını etkilemesi ve taşıdığı çeşitli mesajlar nedeniyle müzik de aslında mimariye benzerlik gösteriyor. Tek farkla; hoşunuza gitmediği an müziği kapatabilirsiniz ama mimaride bunu yapma şansınız yok. Benim tercihim yine de müzikten yana ama.

“Cathedral Oceans”daki müzikleri herkesin canlı olarak uygun ortamlarda dinleme şansı olmayacağından bu bir çelişki yaratmıyor mu ? Başka bir ortam için hazırlanan bir müziği evde dinlemek...Belki de farklı bir ilişki düzlemi yaratılıyor ?

Dijital teknolojideki son gelişmelerden ve büyük ölçekli projeksiyon yöntemlerinden faydalanan bu projede asıl amaçlanan elbette ki devasa alanlar; yani katedraller ya da çok büyük, geniş alanlar, atriyumlar... Böyle olmasını tercih ediyorum, çünkü bu yolla aslında kalıcı olan mimari yapının içinde geçici olarak hareket eden bir başkalaşım yaratılıyor ve ölçek farkı bu vurguyu kuvvetlendiriyor. Öte yandan bu müziği evde dinlemek de farklı bir deneyim. Umarım müzik ve eşlik eden imajlar büyük ölçekli projeksiyon olmadan da bir nebze işe yarıyordur.

İnsan – şehir ilişkisinden beslenerek birbiri üzerine eklenen anı katmanlarının belli bir noktada şehri insanın hafızasına dönüştürdüğü şeklinde bir yorumunuz var. Bu noktada kişi şehir tarafından asimile edilmiş ve özgün kimliğini kaybetmiş mi oluyor sizce ? Guy Debord’un “Gösteri Toplumu” kitabında bahsettiği otantik sosyal yaşamın aslında replikası tarafından ele geçirildiği yorumuna referansla soruyorum bunu...

Aslında hayal ettiğimiz kadar “bireysel” değiliz. Sanırım “birey” dediğimiz felsefi, finansal ve ticari yapıların ortaya çıkardığı basit bir yan ürün sadece. Gerçek ne olursa olsun, içgüdüsel ve ( büyük ölçüde ) bilinçsiz bir şekilde şehirlerimizi ve dolayısıyla medeniyetimizi yaratma ve koruma çabasındayız. Bu bana henüz tam bilincine varamadığımız çok daha büyük bir yapının parçası olduğumuzu hissettiriyor. Bu mekanizmayı, üyelerin kendi kimlik, karar verme yeti ve sorumluluklarını daha büyük yapıya devrettikleri her organizmada görebilirsiniz. Medeniyet ya da insanlık dediğimiz şeyin basit, küçük ve görünen genel bir etkisi.

Şehirde rastgele atacağınız bir tur bu etkilerin ayırdına varmanızı sağlayacaktır. Zamanla yeni bir bakış açısı geliştiriyorsunuz - yapıların değişken görünümlerini bir bütün olarak görmenizi sağlayan bağımsız bir bakış açısı – ve böylelikle sokaklarda ya da odalarda akıp giden ritimlerin ve gelgitlerin farkına varabiliyorsunuz. Medyada yansıtılansa daima temsili bir öze sahip oluyor ve biliyoruz ki temsili olmak çoğu zaman bir gizlilik içerir. O nedenle en iyisi kendi kendine gidip görmektir. Bu doğrudan deneyimleme giderek azalıyor. Yürümek sağlıklıdır!

Edebiyat ve sanat sizin için kuvvetli tetikleyici alanlar. Burroughs, Duchamp, Ballard ya da Beat Kuşağı... Müziğe bakışınızı nasıl etkiledi bu isimler ? Şu an ilham aldığınız yeni isimler var mı ya da ?

Sanırım tüm bu isimler çevremde olan bitenlerin farkına varmam ve vereceğim tepkileri oluşturmam konusunda cesaretlendirici oldular. Anmak isteyeceğim diğer isimler Erik Satie, John Cheever, Alan Resnais, Paul Auster, George Orwell, Eugene Atget, J.M.W.Turner, Dennis Potter, Gerald Manley Hopkins, J. L. Borges.

Yeni müzik dinliyor musnuz ? Gary Numan bunu yapamadığını, zira dinlediği her şeye bir işmiş gibi bakmak zorunda hissettiğini ve stüdyo dışında bunu yapmaktan hoşlanmadığını belirtiyor mesela...

Olabildiğince çok dinliyorum. Daha önce de bahsettiğim gibi müzik devasa bir konuşma, ve sizin de bir kelime yada cümleyle buna dahil olabilmeniz harika bir durum. Son zamanlarda Matthew Dear, Xeno and Oaklander, Gazelle Twin, Soft Moon, Magnetic Fields, Tara Busch, Serafina Steer, Hannah Peel, Harold Budd, Robin Guthrie, Burial, The Knife, Robyn, The Horrors, Benge gibi isimleri dinliyorum. Hepsi de yaptığım işler üzerinde etki ediyorlar.

Birkaç tane de minik soru...

Ambient müzik ?
Ana yapısını ritimlerden ziyade diğer unsurların oluşturduğu müzik. Diğer müzikal formların tam olarak cevap veremediği alanlara dokunan müzikler, örneğin sakinlik, dinginlik, hareket etmeden seyahat etme hissi, ayrılma ya da bütünleşme gibi. Ayrıca zaman hissinizi de ayarlayabilen bir müzik.

Doğaçlama ?
Çokça yaptım. Doğaçlama bir sanatçının yapabileceği en değerli edimdir. Aslında müzik yapmak ya da parça yazmaktır doğaçlama. Bütün olasılıkları heyecanla araştırır, dener ve sonunda en ilginç ve uygun olanına bakıp onu sabit bir forma sokarsın ve bir şarkı oluşur. Ama bu süreç hep doğaçlama ile başlar.

Başka meşgaleleri de olan bir müzisyen mi, yoksa bir işi de müzik olan bir sanatçı mı ?
Sanırım müzik yapmaya karar kılmış bir sanatçıyım. Dediğim gibi her yapı / alan benzer prensiplere sahiptir. Bir yapının kendi dinamiğini anladığınızda, onu başka bir alana hemen uygulayabilirsiniz, elbette biraz yeteneğiniz olduğu sürece.


Müzik fragmante oldukça Kraftwerk ya da Roxy Music gibi çığır açmış yeni isimlerin gelebileceğine inanıyor musunuz ? Yoksa o devirler bitti mi ?Onlar zaten buradalar. Şu an olan üzerinde çok ciddi etkileri var. Bundan sonrasının müziğinin DNA’sında var bu isimler. Müzisyenler farkında olmasa bile...
Müzikal olarak en çok etkilendiğiniz üç isim ?
Erik Satie. Thomas Tallis. Howling Wolf.

Güncel projeler ?
“Electricity and Ghosts” birkaç kısa filmle birlikte piyano ve ev kayıtları...
Junior Boys, Ghost Box ve Jori Hulkkonen’le bazı yeni parçalar...
“Alice in the Cities”  The Smoke Fairies, Tara Busch, Serafina Steer, Hannah Peel ve Gazelle Twin’le birlikte...
“London Overgrown” isimli enstrümantal bir kayıt...
Benge ile yeni bir albüm...

Türkiye’ye gelme ihtimaliniz ? Bekleyenler var, benden söylemesi...
Çok isterim. Harika bir ülke. 60’ların ortasında genç bir hippiyken Istanbul hepimizin gitmek istediği bir yerdi. Batı’nın sona erip gizemli Doğu’nun başlangıç ve buluşma noktası... Ne zaman niyetlensem hep Yugoslavya civarlarında takılıp kaldım, bir türlü olmadı. Ama yakın dostum Arthur Sweeney bunu başardı, bana gönderdiği karlar altındaki minarelerin nefes kesen fotolarını hatırlıyorum. Umarım bir gün gelebilirim...

for full english version pls click : http://www.bantmag.com/mag/06/page/view/789#

14 Mart 2012 Çarşamba

The Gaslamp Killer @ Babylon Istanbul İzlenimleri...


Memleket sınırları dahilinde ziyadesiyle konsere, festivale teşrif etme gayretinde olsak da, nedense birkaç yıl öncesine kadar hiç sınır ötesi operasyona girişmemiş talihsiz bir müziksever olduğumu da itiraf etmeliyim. 2010 yılında Barcelona’daki Primavera’ya gitme kararım sonrası açılan bu uluslararası hat üzerindeki ikinci adımımı, Selanik’te düzenlenen ve orta büyüklükte olduğunu belirtebileceğimiz elektronik müzik tandanslı Reworks Festivali için atmıştım. İyi ki de atmışım...

Selanik’in muhteşem havası ve leziz yemekleri, keyifli sohbetlere teşne kafeleri ve 2 euro’ya onlarca CD cukkaladığımız Joint isimli müzik dükkanı gece başlayacak olan performanslar öncesi hafızalarımıza kazınmıştı bile. Festival esnasında canlı seyretme olanağı bulduğumuz Byetone, Autechre, Parov Stelar, Sven Vath ve Moderat gibi isimlere ek olarak yol arkadaşım sevgili Mabbas’ın da yönlendirmesiyle ( daha sonradan Babylon’a da misafir olacak olan Gonjasufi ) performansına gidişimiz de yine akıllardan çıkmayacak, garip ve anlatılması zor bir tecrübeye dönüşecekti. Kabaca iki saatlik bir zaman diliminde maruz kaldığımız Gonjasufi – The Gaslamp Killer işbirliğindeki bu çok boyutlu kozmik yolculuk esnasında, tüm performans boyunca rasta saç modelli bir kardeşimizin orta çaplı bir 14 şubat çiçek buketi büyüklüğünde adı buraya lazım değil malzemeyi yakması, üflemesi, ara ara hareketsiz şekilde yere yatması dışında müziğe en ufak bir dahli olmadan adeta grubun bir üyesi olarak sahnede boy gösterdiğini belirtirsem sanırım maruzatım bir nebze olsun anlaşılabilir. Velhasıl-ı kelam ilk anda teknik ekipten biri olduğunu ve bazı ayarlar yapılırken ortama ses olsun diye klasik bir rock parçasını çalmaya başladığını düşündüğüm kişinin The Gaslamp Killer ( GLK ) olduğunu anlamamız uzun sürmedi elbette.
Tanık olduğumuz bu muhteşem performans yaklaşık iki saat boyunca, hiç dinmeyen bir enerjiyle, devamlı birbirini izleyen şarj – deşarj aktarımlarıyla adeta hipnotize edici bir etki yaratmıştı üzerimizde. Onlarca defa Mabbas’la kelimelerin yetersiz kaldığı bir evrende gözlerimizdeki şaşkınlık yansımalarıyla içimizde hissettiklerimizi sessizce birbirimize söylemeye çalışmıştık. Fazlaca beylik bir tanımlandırmaya girmeden söylemek gerekir ki, GLK klasik DJ ya da laptop müzisyeni tanımlamalarının / algılarının çok ötesinde bir profil sergiliyor. Sahneyi devraldığı ilk andan itibaren ritüelleşmiş mimik, jest ve vücut hareketleriyle daha sesler dünyasına girmeden sizi avucuna almayı başarıyor. İlk anda “kardeşim ben çalacağı müziğe bakarım, gerisi beni ilgilendirmez” diyebilecekler dahi adım gibi eminim ki tüm performans boyunca GLK’yi adeta bir retina taramasından geçiriyorlardır. Örnekse terlediği anlarda tişörtünü kendine pervane etmesi, parça geçişlerinde birkaç kelimelik cümleler etmesi, hatta saçlarını sağa sola sallaması bile buna dahil.

Sanırım Gaslamp Killer’den bahsederken en çok altı çizilmesi gereken iki husus var, aslında birbiriyle içiçe geçmiş iki unsur. Öncelikle elindeki malzemeye, çalacağı materyale bu denli hakim kişi sayısı sanırım oldukça azdır. Kastım şu parça ile bu iyi gider, şuradan buraya sıçrayayım algortiması değil elbette ( bkz. http://bit.ly/wqWnWV ). Zira Gaslamp Killer adeta teatral bir performans sergiliyor sahnede. Kelimeler kullanmadan elindeki malzeme ile daha önceden hazırladığı bir teksti bir nevi notalarla dile getiriyor, enstrümanı değil adeta müziği konuşturuyor belki de. Öte yandan buna eşlik eden diğer özelliği ise çaldığı materyal üzerindeki hakimiyetin getirdiği, müzikle müthiş uyumlu vücut hareketleri. Bu an geliyor klasik bir Led Zeppelin parçasındaki gitar solosunun taklidi oluyor, an geliyor bir elektrosazın nameleri oluyor. Dubstep bir parça çalarken müzikteki kuvvetli baslar adeta Gaslamp Killer’ın içine girip orada dansediyor sanıyorsunuz. Pan Sonic, Alva Noto gibi isimlerin canlı performanslarında müzikle birebir hareket eden, müzikteki tınıların formülize edilmesiyle üretilmiş dijital projeksiyonlardaki uyumu Gaslamp Killer sahnede kendi vücuduyla yakalıyor adeta.

Öte yandan kabaca ortalama dakikada bir çalınan parçanın değiştirildiği müthiş bir tempodan bahsediyoruz. Muhtemelen 4-5 dakika dinlediğimizde bazılarımızı rahatsız edebilecek bir parça Gaslamp Killer’ın yarattığı auranın içinde çözülüp, unufak edilip, hazmedilmesi pek bir leziz minik lokmalara dönüşüveriyor. Cüretkar bir şekilde sadece janralar değişmiyor Gaslamp Killer’ın müziğinde, aynı zamanda tempolar ve duygular da değişiyor. Üç defa canlı seyrettiğim performanslarda müzikler birebir aynı değildi belki ama yaratılan atmosfer, ruh hali kesinlikle birbirine çok yakın ve üst düzeydeydi. Öte yandan bunun arka planında elbette çok güçlü bir ses / müzik avcılığı var. Bakınız Gaslamp Killer's Istanbul Timelapse isimli bu çalışmada kendisi bizim birçoğumuzn dahi bilmediği sahaflarda plak avcılığına devam etmiş mesela : http://www.youtube.com/watch?v=P2zOAdasu_4 .

Son bir yılda 200 civarı performans sergilediğini belirten Gaslamp Killer bunlar arasında Türk seyircisini ayrı bir kefeye koyduğunu da belirtmeden geçmedi. Dedesinin Tekirdağ’dan olması ve performanslarında bol miktarda 60 – 70’ler dönemi Türk Saykodelik parçalarına yervermesi elbette Gaslamp Killer ile Türk fanları arasındaki bağı ekstradan kuvvetlendiren bir unsur.

Bu paralelde memleketimize arz-ı endam ettiği ilk etkinlik olan Rock’n Coke ( buna da bkz. derim hatta : http://www.youtube.com/watch?v=RbSWs21gBns ) festivalindeki performansı da oldukça uzun süren GLK, festival programının aksamaması için yan taraftan aldığı minik uyarılara rağmen sahneyi oldukça zorlanarak terketmişti. Hatta seyircinin de minik bir protestosu olmuştu diye anımsıyorum. Festival mantığında gerçekten doğru olan oydu ama Gaslamp Killer o günü unutmamış olacak ki Babylon’daki performansında “festivalde değiliz, daha fazlasını istiyor musunuz?” diye sorarak seyirciyi yine coşturmayı başardı. Sanıyorum yine iki saati aşan bir performansla bitirdi gösterisini. Hatta kendisinden önce ve sonra yine oldukça başarılı bir sete imza atan Grup Ses Beats’e de eşlik etmeyi ihmal etmedi.

Şahsi inancım odur ki Gaslamp Killer bundan sonra senede bir huzurumuza çıkar, aklımıza başımızdan almaya devam eder.

Sağolsun varolsun...

27 Şubat 2012 Pazartesi

Çeşitli Sanatçılar. Back Yard. Morr Music (minima)

Elimizdeki çalışma aslen Reykjavik’teki bağımsız müzik sahnesine odaklanan bir belgeselin müzikal dökümantasyonunu içeriyor. Bütün hadise başarılı bir konser organizasyonu sonrası FM Belfast ekibinden tanıdığımız Arni Runar’ın evinin arka bahçesinde yakın arkadaşlarını ve çevredeki grupları davet edeceği bir parti yapmaya karar vermesiyle başlıyor. Yanına da projeyi kayda alması için yönetmen Arni Sveinsson’u alıyor. Tüm güne yayılan ve herkesin kendi meşrebince takıldığı bu minik partide FM Belfast dışında Sin Fang, Mum, Borko, Reykjavik!, Retro Stefson gibi isimler çalıyor, konuşuyor. Film bir yandan bahsi geçen grupların bu minik arka bahçedeki performanslarını kayda alırken, bir yandan da ekiplerin oluşum süreçleri, müzikal çizgileri ve dolayısıyla Reykjavik bağımsız sahnesi hakkında da ipuçlarını gün ışığına çıkarıyor. Doğallığın başrolde olduğu bu gösteride farklı müzikal kimlikler harmanlansa da, ağırlıklı olarak Morr Music etiketinden özellikle son zamanlarda çıkan folk ve alternatif rock tarzı parçaların ön planda olduğunu belirtmek mümkün. Öte yandan Mum, FM Belfast gibi ekipleri 15 metrekarelik bir bahçede yoldan geçip gidenlere müzik çalarken seyretmek de keyifli.

Jacazsek. Glimmer. Ghostly International (minima)

Polonyalı müzisyen Michal Jacaszek kabaca son 10 yıldır ambient vurgularla bezenmiş modern kompozisyonlarıyla klasik müziğin çağdaş yansımalarına ışık tutan bir isim. Ağırlıklı olarak dingin ve melankolik bir atmosferin hakim olduğu bu son çalışma özellikle elektronik katmanlarla olan iç içeliğiyle övgüyü hakeder nitelikte. Akustik enstrümanların da minik rollerde üstlendiği bu düzenlemelerde Miasmah ve Type gibi modern kompozisyonlara kataloglarında yerveren etiketlerden yayınlanan çalışmaları hatırlamak mümkün. Tüm sanatsal aktivitelerinin materyal gerçeklerin ardında saklanmış gizli gerçekler olduğuna dair sezigisiyle alakalı olduğunu belirten Jacaszek müzisyen olarak da Tim Hecker’dan etkilendiğini not düşmüş. Glimmer albümü boyunca da sakin bir güzergahta bu saklı gerçeklere göz kırpan Jacaszek aynı zamanda insanın farklı ruh hallerinden de beslendiğini belirtiyor. Duygular, davranışlar, farklı modlar ve bunların ardındaki kristalize gerçekler. Kış aylarının hüzünlü ve izole ortamlarına uyar nitelikte bir çalışma Glimmer.

16 Şubat 2012 Perşembe

Avea Blogger Takımı...Keep Talking...Vol 5 “Müzikte çetrefilli yol: Ana akıma alternatif olmak"

Sevgililer Gününü tez zamanda hasarsız bir şekilde paketledikten sonra takip eden çarşamba günkü ajanda belli olmuştu. 5. ayağı gerçekleştirilecek olan Avea Blogger Takımı toplantısına katılıp, ardından da efsane grup Buzzcocks’ın ilk ( ve muhtemelen de son ) İstanbul konseri için Babylon yolları taştan, punk rock sen çıkardın beni baştan şeklinde geceye devam edecektik.
Avea’nın bir grup blog yazarını her ay sektörün farklı temsilcileriyle biraraya getirdiği sohbet toplantılarının bu defaki konuşmacı sayısı neredeyse biz blog yazarlarına denkti. Hafif bir silkelenme sonrası katılımcı ekiplerden Helicopria’nın “sınır ötesi” üyelerini toplantı odasının uzak köşelerine doğru yönlendirince üstünlüğü tekrar ele geçirmiş olduk ( agresif blogger modeli ). Bu defa ajandadaki konu başlığı “Müzikte çetrefilli yol: Ana akıma alternatif olmak" olarak belirtilmiş ve bu minvalde dört gruptan toplam altı kişilik bir konuşmacı kadrosu sahaya sürülmüştü. Esame listesi şu şekildeydi;
Dilara Sakpinar (123)
www.123theband.com


Miray Kurtuluş (Nada)
Selen Hünerli
www.myspace.com/nadaist


Sırma Munyar (Helicopria)
www.helicopria.com

Serkan Modalı (Planeur)
Onur Ataman
www.rockbandplaneur.com


Her zamanki gibi kırmızı şarabı sohbet toplantısının ana temsili figürü olan çaya tercih ederekten konuşmacıların tanıtım faslına giriştik. Helicopria’yı temsilen Sırma Munyar grubun farklı ülkelerden gelen müzisyenlerden oluşan karma yapısından bahsederek, eklektik bir yorum getirmeye çalıştıkları ve Progressive Rock çizgisindeki müziklerini dinleyiciler için “dost hale getirmek” gibi bir amaç güttüklerini belirtti; elbette ana kimliklerinden uzaklaşmadan...

Selen Hünerli ve Miray Kurtuluş’tan müteşekkil Nada kısa bir tanıtımla hem Nada olarak çıkardıkları “Oda” isimli ilk albümlerinden, hem Miray Kurtuluş’un Portecho’dan tanıdığımız Tan Tunçağ ile ortak projesi Mira’dan, hem de Selen Hünerli’nin Portecho’nun diğer yarısı Deniz Cuylan ve Hakan Vreskala ile yaptıkları Norrda projesinden bahsettiler. Bu arada Selen Hünerli’yi bundan sadece birkaç gün önce Babylon’da sahne alan Emika sonrası, Fecr-i Ati’den Nk6 ile birlikte oluşturdukları Re-Spectralize projesiyle de yerli sularımız için oldukça tatminkar ve gelecek vadeden dubstep eksenli performansta dinleme şansımız olmuştu. Biraz daha detay isteyenler buraya buyursunlar : http://www.facebook.com/#!/events/232656350145919/ ).
Aslında yine üyelerinin orjini nedeniyle karma bir grup olan Planeur ekibi de Avrupa Müzik etiketi ve Avea Müzik sponsorluğunda çıkan albümlerinden, grup adının ve Altın Örümcek’te ödül alan site tasarımında havalarda süzülen planörün aslında müziklerindeki “özgürlük arayışı” temasını temsil ettiklerinden bahsederek kendilerini tanıttılar. Son olarak da dört kişilik ekibini temsilen 123 grubunun sesi Dilara Sakpınar blog yazarlarına merhaba dedi.

İlk gündem maddesi konuşmacıların kendilerini ve kendi müziklerini ne kadar “alternatif” buldukları üzerine olsa da, Zülal Kalkandelen’in olumlu katkısıyla soruya bir de “alternatif nedir ?” yan başlığı eklendi. İlk tur cevaplardan anlaşıldığı üzere her kavramda olduğu gibi “alternatif nedir ?” sorusunun cevabında da farklı yorumlar ve algılamalar vardı. Örneğin Sırma Munyar üretilen müziğin sınıflandırılması ekseninden yola çıktığı yorumunda, rahatlıkla tek bir kalıba sokamayacağımız çalışmalara alternatif denebileceğini belirtti. Bunu bir anlamda ana akım dışında güzergahlarda dolaşmak, oralarda kendine ait bir tarz ve duruş yakalamak çabası olarak da okumak mümkün. Öte yandan Planeur ekibi bu duruş vurgusunun altını çizerek, ana akımın dayatmalarına ya da yönlendirmelerine kapılmadan kendi içinden gelen müziği yapabilmenin alternatif bir tavır olduğunu belirttiler.
Nada ekibi ise “popülerlik” kavramından yola çıkarak, popüler olmanın “alternatif” olmaya mani bir durum olmadığına, örneğin Nirvana gibi çok popüler ama alternatif isimler olduğuna dikkat çektiler. Buna mukabil kendilerini pek alternatif görmediklerini de eklediler. Katıldığım bir görüş olarak da Türkiye’de satmayan ve underground olarak nitelenen işlerin hep alternatif etiketi yediğini de eklediler ( gerçi toplantının sonlarında genel anılışın dışında örneğin Emre Aydın’ın alternatif olmadığı konusunda karar birliğine varıldı ). Bu noktada Sırma Munyar idol olarak aldığı Björk’un çok popüler olmasına rağmen her albümünde farklı tarzlarda üretimler yaptığını, sürekli kendini yenilediğini belirterek kabaca şöyle bir formüle ulaştı : Bir şekilde popüler olup fazla dinleyiciye ulaşabiliyorsan, bu müzisyene daha fazla “para” getiriyor ve daha fazla para da her daim “kendi istediğini yapabilme” şansını artırıyor.

Toplantının bundan sonraki kısmında kanımca hafiften ajanda dışına kayaraktan katılımcı müzisyen ve grupların sosyal mecraları nasıl ve ne kadar etkin kullandıkları konusu tartışıldı. 123 ve Planeur ekipleri varız ama çok da efektif değiliz derken, Helicopria’yı temsilen Sırma Munyar altını kuvvetle çizerek çok aktif olmaya çalıştıklarını belirtti. Müzisyen Aylın Aslım, Avea reklamlarından tanıdığımız Erdem Yener ve sosyal medya uzmanı Bora Yeter’in katıldığı ikinci toplantı da aslında bu çerçevede uzunca tartışılmıştı. Buradaki konuşmalardan da aslında paralel sonuçlar çıktı; evet sosyal mecralarda olmak gerekli, evet sahici olmak lazım, evet arada bir müzikle ilgili olmayan özel şeyler de paylaşılabilir vb. Bu kısımda sadece Nada ekibinin sosyal mecralara biraz daha uzak durduğunu ya da kendi ifadeleriyle paylaşım olayına pek de yakın olmadıklarını belirtmeleri dikkate değerdi.
Akabinde benden gelen bir soru ekseninde görüşler alındı. Soru özetle şuydu : Alternatif sesler için sürecin her adımı ekstra sancılı; albümün üretimi ve yapımı, mekanlarda performans sergilenmesi, basının sizin müziğiniz hakkında yazması, radyolarda çalınması, TV’lerde kliplerinizin oynatılması ve nihayetinde son kullanıcı statüsündeki dinleyicinin göstereceği ilgi, albümü satın alması vesaire. Soru bu problemli sürecin en çok aksayan ayağının ne olduğuna ışık tutma gayretindeydi. Açıkçası kafamdaki cevabı çok da net alabilmiş değilim. Burada aynı akşama denk gelen Buzzcocks konseri için o esnada mekandan ayrılmam gerekiyor oluşum da bir etken elbette ( özeleştiri yapabilen blogger modeli ).  

Cevaben Planeur ekibi işin biraz maddiyat tarafından dem vurarak, kabaca eğer para var ise bu engellerin birçoğunu aşmak daha mümkün ve kolay dedi. 123’ten Dilara Sakpınar paranın yanısıra bağlantıların ve iyi bir network yönetiminin bazı zorlukları hiç ummadığınız şekilde aşmanızı sağlayabileceğinden bahsetti. Sırma Munyar ise kendisi de son üç yıldır Amerika’da okuyan biri olarak, ABD’deki okuma – çalışma ( yani gelir yaratma hali anlamında ) durumuyla Türkiye’dekinin farklı olduğunu belirtti.
Genel anlamıyla benim bu soru ile deşmek istediğim özellikle internet ve sosyal mecralar sonrası “alternatif” isimler için sürecin ilk adımlarındaki engellerin eğer sağlam bir kurguyla hareket edilirse geçmişe kıyasla çok daha rahat aşılabileceğine yada bu yolda daha bir ivmeyle yol alınabileceğine inanmam. Yani bugün x y z nedenler ya da gelişmelerden dolayı çok düşük bütçelerle elinde "albümü olan" bir grup statüsüne erişmek mümkün. Aynı parametrelerden hareketle hiçbir TV kanalına veya basından şuradan buradan tanıdık birilerine vesaire ihtiyaç duymadan kendi klibinizi çekebilir, sosyal mecralardan birçok “dinleyici”ye, “izleyici”ye ve “takipçi”ye ulaşabilirsiniz. Elbette ki “para” her daim akışkanlığı artırıcı bir unsurdur, kolaylaştırıcıdır amma ve lakin “düşük” rakamlarla da bazı adımlar atılabilir. Yazının başındaki “alternatif nedir?” sorusuna benim şahsi cevabım da buralardan besleniyor. Her ne kadar “alternatif pop” tarzını hala anlayamasam da ( hani şu Tuttu Fırlattı parçasının sahibesi Gökçe’nin kendi müziğine ilişkin yaptığı tanımlama ) genel anlamıyla popüler olmanın alternatif olmaya bir engel olmadığı ( siz popüler olalım diye kendinizi biçip kırpmadığınız sürece - inancındayım. Alternatif olmayı sadece müziğinizin nasıl tınladığından ziyade bir tavır, duruş ve hayata karşı belirgin bir algılama düzeyi olarak yorumluyorum. Oyunu oyunun kuralları sana buyurduğu şekliyle değil de, kendi kurallarına göre oynayabilmek, ödün vermemek, doğru bildiğinin arkasından cengaverce yola çıkmak, yapmacık olmamak ve bunun için riskleri ve kayıpları göze almak. İşte bu macereacı yolculukta samimiyet, inanç uzun vadede illaki biryerlerde yankı bulur. Ama sırf bir akis duymak için kendi yolundan sapıp dağlara bağırmak çok da alkışlanacak bir hareket değildir diye düşünüyorum, ses bulsa da ( yazısına nerede son vereceğini bilen blogger modeli ).






13 Şubat 2012 Pazartesi

Matthew Shipp.WilliamParker.Beans.HPrizm - Knives From Heaven - Thirst Ear

Bu yazı Cazkolik sitesindeki Aksi İstikamet köşesi için hazırlanmıştır www.cazkolik.com/OkanAydin

Bu köşede incelemeye alıp, tabir-i caizse ameliyat masasına yatırdığımız çalışmalarda içine bir şekilde caz nosyonu da bulaşmış ve ziyadesiyle elektronik seslerle örülmüş albüm incelemelerine ağırlık vermeye çalıştık bugüne değin. Öte yandan zaman zaman özgür cazın doğaçlamalarının ön planda olduğu albümlere bakarken, zaman zaman da rock müziğin isyankar halinin başrole soyunduğu albümleri mercek altına almaya gayret ettik. Bu defaki yazımızda ise elektronik müziğin geniş coğrafyasının farklı bir kulvarıyla, cazın başat enstrümanalrından iki olan piyano ve kontrbasın kesiştiği bir çalışmaya büyüteç tutuyoruz. Bu yazımız için ajandamıza takılan albüm yine bir ortak çalışma. Ayrıca uzunca zamandır detaylı bir inceleme için sırasını bekleyen bu çalışmanın 2011’in ortalarında yayınlanmış olduğunu da belirtelim. 2000’lerin başından bu yana “abstract hip hop” olarak tanımlanabilecek tarzlarıyla hip hop’a deneysel, alternatif ve çizgidışı bir boyut kazandıran Antipop Consortium ekibinin iki azılı üyesi HPrizm (aka Priest) ve Beans ile, piyanist Matthew Shipp ve kontrbas üstadı William Parker arasındaki bu işbirliğinin sonuçlarına gelin hep beraber gözatalım.

Beş yaşında piyano dersleri almaya başlayan, 12 yaşında caza yönelen ve 80’lerin ortasından bu yana New York caz sahnesinin önemli figürlerinden biri olan Shipp onlarca albüme imza atmış üretken, vizyoner ve yenilikçi biri. Cazın hatırı sayılır isimleriyle (Joe McPhee, Roscoe Mitchell, Evan Parker, David S. Ware, Joe Morris gibi) olan birlikteliklerinin yanı sıra; Spring Heel Jack, DJ Spooky, EI-P ve Antipop Consortium (aslında bu ekiple ilk birlikteliği 2003 yılında yayınlanan Antipop vs. Matthew Shipp isimli albüm olarak anılabilir) gibi müzisyenlerle de üretimler yapmış Shipp. Projede kontrbas çalan William Parker ise yine New York caz sahnesinin özellikle deneysel işlerde öne çıkan isimlerinden biri. Ayrıca Parker’ın Matthew Shipp ile birlikte David S. Ware Quintet’in ve ayrıca 80’lerin başında kurulan free jazz grubu Other Dimensions In Music’in bir üyesi olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

Projenin diğer kanadında ise özellikle 2002 yılında elektronik müziğin önemli kalelerinden biri sayabileceğimiz Warp Records etiketiyle yayınladıkları Arrhythmia isimli çalışmalarıyla dikkat çeken alternatif hip hop grubu Antipop Consortium ekibinin iki vokali olan HPrizm (kendisi aynı zamanda albümdeki elektroniklerden de sorumlu kişi) ve Beans var. 2000’lerin ortasında birkaç yıllığına ayrılıp tekrar birleşen Antipop Consortium, elektronik müziğin IDM (Intelligent Dance Music) olarak adlandırılan kanadıyla dirsek teması bulunan, hip hop’a farklı bir yorum getiren ve özellikle deneysel tınılarıyla dikkat çeken bir oluşum.

Özetle bir yanda caz sahnesinin iki kalburüstü ismi, diğer yanda ise her daim farklı bir kulvarda ilerleyen bir ekibin ana çekirdeği sayılabilecek isimler olunca da elimizdeki albüm tam Aksi İstikamet’lik demekte bir beis görmüyoruz açıkçası.
Albüm tamamına yakını ortalama iki dakika uzunluğunda tam 20 parçadan meydana geliyor. Buradan da tahmin edilebileceği üzere klasik şarkı formundan biraz daha uzak; belirli bir tema, tempo ve melodi etrafında şekillenen kısa parçalar oluşturuyor albümün omurgasını. Baz parçalar birbirini bütünlerken, bazıları da iki farklı mod arasındaki geçişi sağlayan birer pasaj görevi üstleniyor. Albümün genel aurasını ise hip hop ve cazın yan yana durduğu bir çalışmadan ziyade, “hip hop caz” olarak adlandırmak olası.

Açılışı yapan Terra Cotta’da Shipp’in giriş mahiyetindeki yankılı piyano tuşelerine HPrizm’in elektronikleri eşilik ediyor. Adeta gösteri için perdenin kaldırıldığı hissiyatını veren bu yumuşak girişin ardından gelen Half Amazed A/B albümün genel havasını en iyi özetleyen çalışmalardan biri. HPrizm ve Beans’in sırayla mikrofona geldikleri parçada kullanılan looplar ve elektronikler etrafında şekillenen akıcı bir melodi hakim. Arada hafiften kendini duyuran Parker ise yine albümün genelinde olduğu gibi parçanın destekleyici unsurlarından biri.
Rainbow Streets Aglow özellikle Shipp’in piyanosuna yedirilmiş looplar ve keskin bir synth etrafında kümelenen ve vokal kullanılmayan parçalardan biri. Albümdeki etkileyici ve akılda kalıcı parçalardan biri ise kesinlikle This Is For My Brother The Wind. Özellikle vokal kullanımı, buna eşlik eden hip hop ritmleri ve rüzgar sesi gerçekten nefes kesici. Tıpkı ardından gelen ve bir anlamda bu parçanın tamamlayıcısı olan Going To Another Place’te olduğu gibi. Deforme edilmiş sesler ve hışırtılar arasında kendi yolunu bulmaya çalışan bir piyano buluyoruz bu parçada. Akıcı, sakin, kendinden emin ve sonuca ulaşacağı hissini veren kararlı ve suskun bir direnişin yansıması adeta.
Deadpan Stare başrolleri Shipp ve Parker’ın üstlendiği sade parçalardan biri. İkili arasında minik bir atışma olarak da dinleyebileceğiniz bu birkaç dakika albümün ortalarında elektroniklere ve vokale bir es vererek dingin ve duru haliyle nefeslenmemizi de sağlıyor açıkçası. Rockers Hi Fi albümün en renkli ama kısa parçalarından biri olarak sırasını savarken, Non Sexorexia Shipp’in piyanosuyla renk kattığı, agresif sayılabilecek vokalleri ve minimal loop kullanımıyla kurgusu görece sadece parçalardan biri olarak tınlıyor kulaklarımızda. In This And All Worlds’de ise konuk bir vokal var. Nedelka Prescod’un enfes ve gizemli vokaline aksak bir ritm, kıpraşan elektronikler, kabarcık benzeri sesler ve yankılanan vuruşlar eşlik ediyor. Özellikle vokalin kattığı renk ile bu parça da albümün akılda kalanlarından biri olmayı başarıyor. 

Kalan kısımda da albümün genelinde olduğu üzere Antipop Consortium temsilcilerinin rap vokalleri, hip hop ritmlerine yedirilen nitelikli elektronik oynamalar ve bunların arasında birleştirici bir vazife gören Shipp ve Parker’ın kısa pasaj ve melodileri ile şekillenen genel yapı adım adım devam ediyor. Albümün etkileyici yanlarından bir tekrarlanan dinlemelerde ve ara pasajlarda dikkatinizi çekebilecek bol sayıda minik güzellik barındırması. Bu bazen bir loop, bazen bir piyano melodisi bazen de kuvvetli bir vokal olabiliyor. Albüm ana omurgayı oluşturan unsurların tek başlarına fazlaca ön plana çıkmadan birbirlerini destekleyen yapılarıyla verimli bir işbirliğinin yansıması olarak vücut buluyor. Ne içine hip hop katılmış caz ağırlıklı bir müzik, ne de içine caz katılmış hip hop ağırlıklı bir müzik; tam bir bileşke olarak “hip hop caz”. Son bir not olarak da albümü bu köşede sıklıkla adını andığımız Thirsty Ear etiketinden yayınlandığını da not edelim.