2 Haziran 2010 Çarşamba

Live At Cafe Oto...

Bu değerlendirme Cazkolik web sitesi için yazılmıştır...
( www.cazkolik.com )

AKsi-isTİKAMET’in yeni sayfasını 2008 yılında gerçekleştirilmiş bir performansın 2009yılında yayınlanan canlı kaydını içeren özel bir çalışmayla açıyoruz. İngiltere serbest / özgür caz sahnesinin geçkin yaşlarına rağmen son dönemdeki dikkate değer üç usta müzisyenini bir araya getiren çalışmanın adı “Live At Café Oto”. Söz konusu üç isim ise Alan Wilkinson, Steve Noble ve John Ewdards.

Nazar-ı dikkatimizi ilk aşamada müzikten önce müzisyenlere yoğunlaştırarak (kendilerini biraz daha yakından tanımanın faydalı olacağından hareketle) sizler için biriktirdiğimiz notları aktarmaya çalışalım. Bu gayretin albüme ilişkin edeceğimiz kelamlara ayrı bir değer katacağının da altını çizelim.

Alan Wilkinson 55’ doğumlu İngiliz bir müzisyen. Güzel Sanatlar alanında resim üzerine eğitim almış olmasına rağmen, yönünü müzik eksenli çizmeye karar verip alto ve bariton saksafonda karar kılan Wilkinson 20’li yaşlarında ilk grubunu trio olarak Art, Bart & Fargo adıyla kuruyor. Bu trio içerisinde farklı enstrümanlar çalsa da ana enstrüman saksafon, yörünge ise doğaçlama üzerine şekilleniyor. 80’li yılların başında doğaçlama müzik üzerine çalışmalarına devam eden Wilkinson bu dönemde hatırı sayılır kıymette isimlerle tanışma fırsatı yakalıyor. Bu isimler arasında Peter Brötzmann, Keith Tippett ve Radu Malfatti gibilerini anmakta fayda var. Bu dönemde birçok farklı projede yeralan Wilkinson, özünde doğaçlama kulvarında deneysel çalışmalara imza atarken, sıklıkla konser verdikleri ülkeler Belçika, Hollanda, İngiltere ve Danimarka olarak ön plana çıkıyor. 80’li yılların ikinci yarısında ise “Live At Café Oto” çalışmasında da birlikte çaldıkları Steve Noble’ın da dahil olduğu bir trio ile yoluna devam ediyor Wilkinson. Daha geniş toplulukların da (The Ubiquity Orchestra, Cat o’Nine Tails, Feet Packets gibi) aktif bir üyesi olmayı sürdürürürken, 80’lerin sonunda Derek Bailey gibi bir ustayla beraber çalışma fırsatını da yakalar Alan Wilkinson.

Davul ve perküsyonda (hatta zaman zaman pikaplarda!) karşımıza yine maharetli bir isim çıkıyor; Steve Noble. Özellikle 80’li yıllarda oldukça aktif bir görüntü çizen Noble, tıpkı Wilkinson gibi Derek Bailey’s Company ekibinde yer almış ve özellikle doğaçlama üzerine ustalaşmış bir müzisyen. Uzun bir süre Nijerya orijinli davulcu Elkan Ogunde ile beraber çalışan Noble, ziyadesiyle üretken bir isim olmasının yanı sıra Ping Pong Productions isimli etiketin de sahibi.

“Live At Café Oto” çalışmasında kontrbas çalan John Edwards da yine doğaçlama müzik üzerine oldukça nam salmış isimlerden biri. Özellikle 90’ların ilk yarısında üyesi olduğu B-Shops For The Poor, The Honkies ve GOD gruplarının bir üyesi olarak Avrupa’nın birçok ülkesinde sahne alan Edwards’ın hemen hemen beraber çalmadığı müzisyen kalmamış durumda: Evan Parker’dan Simon H. Fell’e, Phil Minton’dan Lol Coxhill’e, Derek Bailey’den Eddie Prevost’a kadar onlarca isim. Edwards’ın ortalama her yıl 4-5 albümde yeraldığını belirtmemiz kanımca anlatmaya çalıştıklarımızı daha da bir anlamlandıracak kıymette.

“Live At Café Oto” esasında biri yarım saati aşan “Spellbound” ve diğeri de 7 dakikalık bir süreye yaklaşan “Recoil” isimli iki parçadan oluşan bir canlı performans kaydı. Her iki parçanın sonundaki seyirci tepkisi, ıslıklar ve haykırışlar üçlünün 40 dakikalık performans esnasında dinleyicileri müzikleri ile bambaşka bir boyuta taşıdıklarının en açık göstergesi. Doğaçlama yada serbest / özgür caz ekseninde düşündüğümüzde en kritik nokta, kaos ve kontrol arasındaki dengeye gösterilen hassasiyet olarak belirtilebilir. Ya da başka bir açıdan Miles Davis’in de söylediği gibi “ortada olanı değil, olmayanı çalmakla” (don’t play what is there, play what isn’t there) alakalı bir yaklaşımdan da bahis açılabilir. Aksi halde John Cage’in piyanonun başında oturup hiç bir tuşa basmadan kalkmasıyla bir anlamda müzik tarihinde bambaşka bir sayfa açtığı ünlü eseri 4’33’’ bambaşka anlamlar taşıyabilirdi.

Sınırları tanımayan, ortalık yerdeki rutinin içinde sıkışıp kalmaktansa müzikal bir periferinin çeperlerini zorlayan bu adımlar elbetteki, kontrol elden kaçtığı anda geri dönülemez bir başağrısının da yaratıcısı olabilir. Ancak yılların emeğiyle biçimlendirdiğiniz ustalık size elinizden kaçıp gider gibi görünen güvercinlerin tekrar yuvaya döneceğinin güvenini verebilir. Tüm bu tasvirleri elbetteki bir noktada elimizdeki işitsel malzemenin kulaklarımızdan içeri doğru zuhur ettiğinde bize yaşattıkları üzerinden kurgulamaya çalışıyoruz. Wilkinson / Noble / Edwards üçlüsü bu iki parçalık enfes performans esnasında adım adım daha geniş bir çemberin sınırlarında dolanarak ortaya çıkardıkları ambiyansın kaotik görüntüsünün ardında, bir yandan da ustalıkla her uç noktayı belli bir ahenk ve kontrol içinde sunmayı da beceriyorlar.

Üç müzisyenin yine aynı etiket altında (Bo’Weavil) 2008 yılında yayımladıkları “Obliquity” isimli albümde de benzer bir tarzın / tadın olduğunu görsek de bu iki çalışma arasında bir - iki vites tempo farkı olduğunun da altını çizmeliyiz. Obliquity dinamik, coşkulu ve deneysel katmanı derin bir çalışma olmasına rağmen müzisyenlerin bahsettiğimiz genişleyen çemberi bir ölçüde sınırladıkları, çok aşırı uçlara gitmeden ama tempoyu ve deneysel çizgisini kaybetmeden ortaya çıkardıkları bir çalışma. “Live At Café Oto” ise adeta bir test ortamında olasılıkların, sınırların zorlandığı ve deneysel açılımların ritim tuttuğu bir atmosfer yaratıyor.

“Spellbound” parçası oldukça güçlü ve insanı yerinden eden bir saksafon / kontrbas atışmasıyla başlıyor. Kısa bir süre sonra devereye giren davulun ihtişamı önümüzdeki yarım saatlik sürecin bir hayli zorlayıcı olacağını kesinler nitelikte. Parçanın ilk bölümü bir koşuşturmaca içinde, dizginlerinden boşalmış üç enstrümanın devamlı burun farkıyla birbirlerinin üstüne binmesiyle yüksek bir devinim içinde gelişiyor. Ara pasajlardaki sololar klasik anlamda sadece parça sonlarında şahit olabileceğimiz bir yoğunlaşmayı daha ilk dakikalardan itibaren bizlere sunuyor.

Enerjisini bir an olsun kaybetmeyen parçada saksafonun yırtıcı haykırışların yanında arada boğuk seslere de kucak açarak çok farklı ve zengin bir palet üzerinde dolandığını görüyoruz. 7 dakika ayrımında ilk görece sakin anlarını yakalayabildiğimiz parçanın bu kısmı adeta ilk bölümü sindirmemiz için basit bir egzersiz niteliğinde. Bu bölümde özellikle vurmalılar ve Wilkinson’un enerjiyi etrafa dağıtan minik çığlıkları oldukça etkileyici. Zillerin arasından kendi yolunu bulan kontrbas da adeta kendi varlığını duyurmak istercesine parçanın ana omurgasına iyice yerleşiyor.

Soluk kesici saksafon soloları 10. dakikaya doğru giderek tempoyu yükseltirken bu bölümde davulun performansı gerçekten etkileyici. Parçanın ortalarına yaklaştığımızda bu canlı performansı yerinde görmenin “nasıl bir keyif” olacağına dair ufaktan düşünceler zihninizde salınmaya başlasa da, davulun ritmik vuruşları üzerinde adeta dansedercesine uçuşan saksafon ve bu çizgi üstü tempoyu başarıyla yakalayan kontrbas bizi yine de olduğumuz yere mıhlıyor.

Üçlü adeta enstrümanlarından oluşturdukları ses kolajında birbiri üstüne attıkları doğaçlama sololarla rengarenk bir resim ortaya çıkarıyorlar. Yarım saatlik bir süreçte çalışma, özellikle 20. dakika civarı mıhlandığımız yerde dahi bizi sarsmaya devam ediyor. Wilkinson’ın canhıraş minik çığlıkları, saksafonundan çıkan oktavsız ses öbekleri ve arka plandaki etkileyici ses oyunları dinleyeni kendinden geçirecek nitelikte. Bunun ardından tekrar bir dinlenme sekansıyla birlikte parça sona doğru enerjisini giderek yükseltiyor ve seyircilerden de hakettiği alkışı topluyor.

30 dakikayı aşan süresine rağmen “Spellbound” tekrara düşmeyen, her köşeye sıkışır gibi olduğunda yeni bir sürprizle kendi yolunu bulan ve üçlünün çalmaktan bizim de takip etmekten yorulduğumuz enfes bir yolculuk sunuyor. Bu elbette ki iki noktanın altını çizilmesini gerektiriyor : Birincisi müzisyenlerin enstrümanlarına olan hakimiyeti ve buna paralel olarak gelişen kendi içlerindeki denge. Diğeri ise tüm bu delicesine tempo içinde mutlak suretle tutunacak bir dal bulmaları ve ayağı yere basar bir şekilde tüm yaratıcılıklarını sergilemelerindeki maharetleri. “Live At Café Oto” kaydını bu kadar özel ve dinlenesi yapan farklı lezzetin de bu olduğunu belirtmek mümkün.

“Recoil” parçası bir anlamda ufak bir moladan sonra “Spellbound”un devamı niteliğinde. Wilkinson’un ıslıkları, haykırışları ve Noble’ın davul üzerindeki seri vuruşlarıyla benzersiz bir girişe sahip olan “Recoil” ardından minik kontrbas dokunuşları ve ritmik bir davul melodisiyle kendi yolunu çizmeye başlıyor. Parçanın ortaları yine muhteşem bir saksafon / davul kapışmasına sahne oluyor. Tükenmek bilmeyen bir enerji ile basılan her bir nota karmaşık bir labirentin içinde önümüzde açılan yollar gibi bizi bambaşka yerlere sürüklüyor ve sonunda, ne nerede olduğumuz ne de oraya nasıl geldiğimizle ilgili herhangi bir bilgi kırıntısı dahi kalmıyor. Bir nevi ruhsal bir sterilizasyona eşlik ediyor müzik.

Kısa olarak değerlendirilebilecek bu 40 dakikalık süre boyunca bir anlamda boyut değiştiren bir müzik, aynı kişi olmasına rağmen sürekli farklı kıyafetlerle / rollerle önümüze çıkan bir oyuncu gibi bizi binbir değişik duyusal lezzetin peşine takıp sürüklüyor. Müzik de bizimle birlikte nefes alıyor ve evriliyor. Sanırım gözlerimiz kapalı bir şekilde performansın gerçekleştiği ortamı hayal etmek istesek de, buradaki samimi, gerçek, yaratıcı ve araştırıcı tavır kayıt üzerinden de olsa kendi varlığını güçlü bir şekilde hissettiriyor. Kulak kabartmaya değer nitelikte enfes bir 40 dakikanın bu albümde sizleri beklediğini belirterekten sözlerimizi sonlandıralım...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme