13 Aralık 2009 Pazar

Autistici. Complex Tone Test. Kesh. 2009

Autistici ile ilk tanışmamız, malumunuz olduğu üzere yakından takip ettiğimiz ve hastası olduğunu beyan etmekten kıvanç duyduğumuz Taylor Deupree’nin 12k etiketinden yayınladığı ilk çalışması “Volume Objects” ile olmuştu. Öncesinde n-etiketlerden ( net label tercümesi ) çıkan küçük çaplı işleri bir kenara koyarsak, radarımızın müdahale alanına giren bu ikinci albüm / stüdyo çalışması ismiyle dahi içimizi ziyadesiyle kıpırdatıcı bir nitelik taşıyor. Uzun zamandır bir hayli fazla sayıda dinleme ile hatmetmeye gayret gösterdiğimiz albüm, bu köşenin yazılı olmayan manifestosu dahilinde çıta üstü yıldızlı bir notu hakeder nitelikte olduğu için, detaylı bir bakış ve incelemeyi de gerektiriyor. Bloggerın hal-i pür melali ve dahi gecikmesinin bir nedeni de budur. Diğer nedenlere merak salanlar cazkolik’te hayat bulan satırlarımıza da gözatabilirler. (http://www.cazkolik.com/okanaydin_detay.php )

Kimdir Autistici ? David Newman isimli bir arkadaş. Bir de kendi etiketi var, Audiobulb adını taşıyan. Müzisyen portföyünde çok tanıdık isimler olmasa da özetle keşfe açık elektronik müziklere odaklanan; tarz olarak da glitch, micro-tonal, idm, minimal, experimental, ambient, techno sularında gezindiğini belirten bir etiket. Açıkçası bu yazı için merceğimizin ayarını biraz daha Autistici’nin kendi müziği üzerine yapmak istediğimizden, bunları şimdilik ileriki zamanların yedek dinlemeleri listesine alıp çalışmamıza hassasiyetle devam edelim.

İlk uzun soluklu albüm çalışması olan “Volume Objects” dramatik bir kurgunun çeperlerinde dolanan, değişken yapıların ön planda olduğu, ambient ve akustik katmanların birbirine özenle yedirildiği işitsel formasyonuyla yeretmişti zihinlerimizde. Dingin ve alçakgönüllü bir başlangıç noktası olan bu albüm, asıl etkisini sonrasına dair beklentilerimizin şekillenmesi üzerinde yapmıştı. Nihayetine erdiğimiz bu beklenti adımlarının ilki olarak önümüze koyduğumuz “Complex Tone Test” neresinden bakarsanız bakın özenle dinlenmesini salık verebileceğimiz incelikte, dantel işçiliği kıvamında ustalık gerektiren bir mahiyette ve elektronik müzikte bu duygu tetiklemesi yapan işler nasıl oluyor da oluyor diye merak edenlere de buyurun buradan yakın denebilecek kıvamda bir çalışma.
“Complex Tone Test” oldukça geniş bir elektro-akustik yelpazeden nakşedilen ses kolajları ile bütünlenirken, ara sıcaklarda uhrevi formasyonların içine yedirilmiş dijital oynamalar ( glitches ) ve kuvvetli melodik tınılar, karşımıza kademe kademe inşa edilen ve görünümü sürekli değişen bir lezzet öbeği çıkarıyor. Neresinden bir yudum alsam diye baktığınız bu kalibresi yüksek çalışmanın her bir köşesine hafiften ve belki de sinsice / gizlice yedirilmiş onlarca minik detay, bir yandan yoğun bir konsantrasyonu gerekli kılarken, bir yandan da kendinizi boşluğa hafiften salıvermek suretiyle aslında kendi içsel güzergahınızı çizme imkanı da tanıyor. Ancak Newman’ın röportajlarında da belirttiği gibi tüm bu detaylandırılmış dökümantasyonun arka planında didaktik / akademik arası bir bakış açısıyla kıvamına getirilmiş, uzunca bir süre inceden inceden üzerinde çalışılmış, rastlantılardan ziyade planlanmış kurguların başrole soyunduğu ve kimsenin diğerinden karambolde rol çalmadığı, ve dahi ustanın elini korkak alıştırmayıp malzemede de cimrilik yapmadığı, oldukça dengeli ve zengin bir albüm var karşımızda.

Autistici’nin müziğinin kimyasal bileşimindeki çözünürlük seviyesi düşük formül bizlere etkileyici bir bütünlük sunuyor. Öte yandan aynı eşsiz formül geçirgenlik göstergesi yüksek elementlerden oluşan bir yapıyı da beraberinde getirecek denli kuvvetli. Adeta dipsiz bir ses labirentinin içinde kaybolurken, algımızın açtığı kapılarda anlık kararlarımızla çizdiğimiz yol, bir anlamda sanatçının bize oynamak için bahşettiği labirentin içindeki seçenekler bileşkesi olarak gün yüzüne çıkıyor. Kenara köşeye bırakılmış minik cezbedici ses öbekleri bizi her an başka bir yöne çekme albenisine sahip. Güçlü bir sonsuzluk vurgusuyla şekillenen bu yolculuk esnasında ruhumuzun derinliklerindeki hislerin kılavuzluğunda kendimizi bazen çiseleyen bir yağmur damlasının yollardaki gölgesine, bazen umarsız toz bulutlarının arasından belli belirsiz yakalayıp avucumuzdan kaçıveren ışık hüzmelerine ve bazen de sessiz sakin çekilmiş olduğumuz bir köşede sayıkladığımız anıların mayhoş sıcaklığına bırakabiliriz. Somuta indirgeyip sıradan mı gidelim ? O da olur zamanla der blogger…

“Key For A Lockable Cabinet” pastoral esintili ve tüm parçaya yayılan bir melodi eşliğinde doğal seslerin arka plandaki minik elektronik seslerle örtüştüğü sade bir açılış niteliğinde. Giriş parçasında bu iki farklı katman arasında basitçe eşit bölünmüş görünen yapısal ağırlığın ilerleyen bölümlerde değişkenlik kazandığını göreceğiz. “Meticule” vızıldayan, saati anımsatan tik-taklarla beslenen ve ana kurgunun bu elektronik ses parçacıkları arasında şekillendiği daha güçlü bir yapıya sahip. Parçanın ortalarından itibaren kendini hissettiren tok bas vuruşları ve aynı anda dikkatinizi celbeden ses tetiklemeleri arasında melodik bir ana omurgayı yakalıyor olmak oldukça keyifli. Bu parça, ilk kısımda özetlemeye çalıştığımız kurgusal bütünlükte anlamlı bir katma değer üreten tüm detayların ana eksene nasıl başarıyla ve dikkatlice eklemlendiğinin ispatı niteliğinde. Bu görevi devralan bir sonraki parça “Resonating Wire” daha kristalize, metalik ve vurgulu bir yapıya sahip. Görece dingin ve düşük tempoda seyreden bu medidatif parçanın sınırlarında yine akustik enstrümantasyonlar ve yaylılar hakim.

“Closing” diğer parçalara nazaran daha gergin ve ağır bir kurguya sahip. Gizemli ve esrarengiz bir polisiyenin son sekanslarına denk düşebilecek bir hassasiyet içerisinde devamlı kıpırdayan elektronik cızırtılar, her an yer değiştiren ve bir türlü kadraja girmeyen kötücül film kahramanlarına eşlik ediyor adeta. “La Spaziale S1 Vivaldi” albümün en haşin ve girift girişiyle karşılıyor bizi. Yüksek skaladan zonklayan çan seslerinin arasına sıkıştırılmış, istasyona yanaşan bir trenin fren seslerini anımsatan metalik fıslamalar ve titreşimler albümde o ana kadar hakim olan sade atmosferi daha karanlık ve üst bir seviyeye taşımayı rahatlıkla beceriyor. Ardından gelen “Refractory” vınlayan ses dalgaları arasında minik oynamaların olduğu Steinbrüchel yada Ryoji İkeda’yı anımsatan bir çerçeveye sahip. “Disintegrated Interest” ziyadesiyle yaylılar eşliğinde akustik kurgunun ön plana çıktığı farklı bir parça. Kapanışa doğru geldğimizde favorilerimizden olan “Annualized Light 2.2” gerçekten tekrar tekrar dinlemeyi hakeden bir içerik zenginliği sunuyor bizlere. Bir avuç misketi yayvan bir düzeye yavaşça bıraktığımızda her biri birbirine benzeyen ama yine de her biri farklı yollarda hareket eden bir düzenek görürüz. Bu parçada da Autistici adeta avucunda biriktirdiği bir tutam sesi yavaşça boşluğa salıyor ve hepsini kendince serbest kılıyor. Albümün gerçekten en dikkate değer, en nitelikli ve derinlikli parçası bu. Kapanış “Meadow Bed” ile yapılıyor. Bir bahar sabahının kuş sesleri ile örülen başlangıcın ardından sakince yapılandırılan drone vari seslerin arasına serpiştirilen ve Pole’u zihinlerimize getiren alt skaladan minik yanma, çatlama, çatırdama sesleri sessiz sakin bir perdeyi, alkışlarımızı sunmak üzere albümün üzerine kapatıyor. Bu arada pazar akşamı pervasızca matkap çalıştıran alt komşum bu satırlara konuk olduğunu bilse ne yapardı diye merak eder durur bu blogger, o da öyle biline.
İngiliz müzisyen Autistici aslında kendisini bir ses tasarımcısı olarak nitelendirdiğinden “Complex Tone Test” albümünü biraz da bu perspektiften değerlendirmekte fayda var. İşitselliğe ait her türlü ses kırıntısının bir bütün içinde anlamlı yerlere ustalık ve titizlikle yerleştirildiği, organik ve sentetiğin idealize edilmiş steril ortamlarda içiçe geçirildikleri, iç ritimlerin kendi kulvarlarında kontrollü ama bağımsızca dolandırıldığı, tabakalar arası işitsel şeffaflığın maharetle kotarıldığı bir albüm “Complex Tone Test”. Newman açısından albüm aslında dış dünyadan ses parametresi altında toparladığı her türlü malzemenin proses sürecinin ardından gelen nihai bir ürün. Ancak sorgulama ve farklı okumaların eksik kalmadığı, aksine teşvik edildiği çok renkli bir ses paletindeki ahenkli bir dansın dışavurumlarıyla şekillenen çarpıcı bir ürün. Şiddetle tavsiye. Harbiden…

16 Kasım 2009 Pazartesi

Mika Vainio. Ununquadium / Vandal. Raster Noton. 2009

Bir müzik adamı tarzını, şeklini ve dahi şemalini bu kadar erkenden, bu kadar baskın ve karakteristik şekilde bir çalışmaya nasıl monte edebilir merak edenler farklı zaman dilimlerinden istedikleri Mika Vainio çalışmalarını dinleyip, spontane bir teste tabi tutabilirler kendilerini. İtiraf etmeliyim ki konu Pan Sonic ve bu çığır açıcı ikilinin yada herhangi bir yarısının bir şekilde bulaştıkları işler oldu mu, kimyamda öngörebileceğim ama engelle(ye)meyeceğim reaksiyonlar başlıyor ve her nasılsa her defasında müthiş tatminkar bir cevapla karşılanıyorum. Sondan başa gidelim ve Mika Vianio’nun dört parçadan oluşan ve Raster Noton etiketli “unun” serisinin de dördüncü çalışması olarak yayımlanan eserinin müzikal dinlenceler külliyatımızda, tavsiyenin de ötesinde olmazsa olmaz kıvamında bir çalışma olarak yer bulacağını belirtelim. Tabii özellikle Pan Sonic’in müzikleriyle beslenmiş elektronik müzik kurtları için daha da geçerli bu ifadeler.

Seri çatısı altındaki adıyla “ununquadium”, ikincil adıyla “Vandal” parça isimleriyle de bazı mesajlar veriyor. “Teutons”, “Vandals”, “Goths” ve “Barbarians”. Geçmiş zamanlarda merkez ve kuzey Avrupa’da yaşamış vahşi kabilelerden bazılarının isimleri bunlar. Vainio’nun çalışması da o denli sert, acımasız, vahşi ve primitif bir doku içinde dolaşıyor. Dinamik bir kurgunun içinde endüstriyel referanslı yapıtaşlarıyla döşenmiş yoğun bir çalışma. Bir defa daha kabul etmek gerekiyor ki klasik IDM çizgisinin, atmosferinin ve formülasyonunun tamamen dışında; özgün, gelişimci ama bir o kadar karakteristik bir müzik tarzına sahip Mika Vianio. Katmanlar arasında inanılmaz bir dengenin sağlandığı, kenarda köşede kulağımıza takılan her bir müzikal dokunun dinamik bir bütünü oluşturan anlamlı parçalar olarak ayrı keyif kanallarından ruhumuza, bedenimize ve dahi zevkimize zuhur ettiği, dokunduğu bir elektronik dökümanter.

Analog ses öbekleri arasında “noise” karanlıklarında kaybolmadan ama tüm bu karmaşık kurgunun içinden de ritmik ve belki de bir anlamda dans pistlerine dahi ucu dokunabilecek denli canlı bir kıvamı ustaca manevralarla tutturmayı beceriyor Vainio. Endüstriyel efektlerin bolca kullanıldığı, seslerin gümbür gümbür aktığı, kuvvetli baslarla sizi yerinizden zıplatacak denli zımba bir atmosferi sadece birkaç parça ( hatta birkaç saniye ) içinde yakalayabilmek gerçekten bir maharet, ince işçilik ve farklı bir yaratıcılık seviyesi gerektiriyor.
Bu satırlarda adını ileride de ziyadesiyle anacağımızdan emin olduğum Vainio, sadece bizlere tarifi imkansız ve benzersiz lezzetler barındıran müziğiyle keyifli dakikalar sunmakla kalmıyor, deneysel elektronik müziği sadece bilgisayar programları aracılığıyla hafif prodüksiyonlar yaparak “ben de yaptım, oldu”dan ibaret sanan ucuzcu karambolcülere karşı da adeta minik bir uyarı gönderiyor.

Müsadenizle parçaların detay analizine girmeyeceğim. Soyut elektronikanın somuta ergimesi. Havada uçuşanın ele avuca gelmesi. Klişelerden uzakta şekillenen bambaşka bir müzik yaratım biçemi. Özgün müzikal arayışlar içinde depreşen araştırmacı göz ve kulaklar için dikkat kesilmesi gereken bir mihenk taşı. Bir “Mika’ysa, koy sepete” ispatlayıcısı. İlla favori derseniz "Teutons" ve "Vandals" derim. Bakın Boomkat bu çalışma hakkındaki notunu ve puanını nasıl vermiş. Biz de fazla söze hacet yok kıvamında katılıyoruz diyelim, bitirelim. F*cking A+ - DO NOT MISS!!!! ( Ah be Boomkat bir de transport masrafların soyguncu efekti yememiş olsaydı ne canlar yakardın ! )


15 Kasım 2009 Pazar

Aoki Takamasa. Ununtrium / Rn-Rhythm Variations. Raster Noton. 2009

Raster Noton’un kimya cetvelinden esinlenen serisi “unun” peşindeki gizemli ve sarsıcı yolculuğumuza kaldığımız yerden devam etme gayretimiz, yazdan kalma bir pazar gününde dahi klavye başına mıhlanmamıza neden olabilecek denli güçlü. Serinin üçüncü ayağı yine Berlin’de yerleşik ama 1976 Japonya / Osaka doğumlu üretken bir müzisyen olan Aoki Takamasa’dan gelmiş. Çalışmada toplam süresi yarım saate yaklaşan dört parça var.

Başlarken serideki üçüncü çalışmanın, diğer ikisine nazaran biraz daha rahat dinlenebilir bir kıvamda olduğunu belirtelim. Bu elbetteki öveyazdığımız diğer çalışmalar için bir olumsuzlama değil, sadece diğer iki çalışmada karşımızda dimdik duran girift ses yığınlarının yorucu ve yıpratıcı takibini bu dört parça için biraz daha keyfekeder bir kulak kabartma ile yapabildiğimizi ifade etme amacı taşıyor. Altı çizilmesi gereken bir diğer fark da buradaki parçalarda proses edilmiş vokal efektlerinin de kullanılmış olması.

Aoki Takamasa serinin ilk iki adımında karşımıza çıkan isimlere nazaran müzikal diskografisi daha kabarık bir isim. 2000’lerin başından bu yana Progressive Form, Fat Cat, Op.Disc gibi etiketlerden albümler yayınlamış olan Takamasa, ziyadesiyle IDM janrı içinde deneysel üretimlerde bulunmuş bir isim. “Quantum”, “Silicom” ve Tujiko Norika ile ortak çalışmaları “28” bunlar arasında ilk aklımıza gelenler.
Müzikal üretimlerinin merkezinde çeşitli yazılım programları olsa da, Takamasa farklı programlara adeta enstrümanlarmış gibi yaklaşarak oldukça geniş bir yazılım listesi üzerinden kendini anlatmaya, dillendirmeye ve ifade etmeye gayret eden bir isim. Özellikle son dönem çalışmalarında vokallere de yervermesi bu açılımın bir uzantısı. Oldukça ritmik bir kurgu içinde oluşturulan çalışmanın adı da bunu vurgular nitelikte seçilmiş. “RN – Rhythm Variations”. Orta tempoda salınan parçalarda omurgayı oluşturan ve çeşitli efektlerle zenginleştirilen döngülerin yanı sıra bahsi geçen deforme vokal kullanımları da ( aslında insan sesi diyelim, zira bildiğimiz anlamda kelimelerden oluşan bir şarkı sözü vokali söz konusu değil ) çalışmayı daha canlı ve organik bir hale getirmiş, bu da kulaklarımızın çeperlerinde daha kolaylıkla nüfuz eden bir yapı ortaya çıkarmış.

Açılışı yapan “rn2 09 pt1 pt2 dl” yüksek temposu, ( arka planda kalsa da ) hipnotik damlayan su etkili vuruşları, kesik bayan vokalleri ve aralara serpiştirilmiş elektronik efektlerle bir türlü rahata eremeyen, açılamayan bir parça havası veriyor. Bu bastırılmışlık hali parçadaki devinime olumsuz şekilde yansımasa da dinleyicide bir odak sorunu etkisi yaratıyor. Kaba bir ifadeyle kulak kesildiğiniz her detay bir anda elinizden kayıp gidiyor. Ancak sonlara doğru hafif Pan Sonic etkileri ile biraz daha derinlikli bir yapı kuruluyor.

Takip eden “rn3 09 dl”de tempo oldukça frene basıyor, naif ve uzayıp giden bir key dokunuşunun üzerine kurgulanan vokaller daha ön planda ve bu defa biraz daha dikkat çekici. “rn4 09 dl” isimli parçada ise daha kuvvetli bas vuruşları, daha az hışırtı ve daha makul bir vokal kullanımı var ( bu noktada vokal darken dijital efektlerle oynanmış tek bir ses öğesinden bahsettiğimizi belirtelim tekrar ). Bu parçada vokal biraz daha ön plana çıkınca aslında bu çalışmayı serideki diğer ilk iki çalışmadan ayıran temel değişkenin de bu olduğunu görüyoruz. Arka plandaki kurgular Aoki Takamasa’nın “Commons” etiketiyle 2008’de yayımlanan “Private Party” çalışmasına paralellikler gösteriyor. Kapanışı yapan “rn5 09 dl” daha sert bir kurgu ile başlıyor. Vokal kullanımları yine başrolde ama bu defa omurgası biraz daha toparlanmış, ana melodinin daha rahat yakalandığı ( ve bu yüzden de albümün en iyisi olarak seçebileceğimiz ) bir yapıda devam ediyor.
IDM, glitch, abstract vesaire semalarında yüzmeye devam. Sırada sağlam bir EP var. Mika’dan.

Grischa Lichtenberger. Ununbium / ~ Treibgut. Raster Noton. 2009

Raster Noton’un “unun” serisi ardında çıktığımız yolculuktaki ikinci durağımıza uğrarken farkına vardığımız bir dip notu düşerek başlayalım sözlerimize. RN web sitesinde arz-ı endam ederken hususiyeti tespit edilen bu bilgi kırıntısına göre 9 EP’den oluşacak olan bu seri piyasaya adeta nispet yaparcasına CD olarak değil de plak ( 12 inç vinil ) olarak sunuluyor sadece. Güzel be blogger !

1983 Almanya doğumlu genç sanatçı Grischa Lichtenberger günümüzde Raster Noton’un merkezi de olan Berlin’de ikamet ediyor. İlk çalışmalarının izlerine 2005-2007 yılları arasında rastladığımız Lichtenberger, bu dönemde Düsseldorf ‘da Rhein nehri manzarasından esinlenerek görsel ve işitsel bir arşiv oluşturmuş kendine. El altındaki bu malzemeler zaman içinde ve sıklıkla kendisinin enstalasyon çalışmalarına da zemin oluşturmuş.
Raster Noton’dan çıkan bu ilk çalışma öncesi kardeşinin sahibi olduğu Tokyo Trauma
n-etiketiyle ( kendi tanımım olan bu ifade albümlerini sadece web üzerinden ücretsiz sunan net etiketlerini ifade etmektedir ) “Die Wiederholung der Geschichte der amerikanischen Heimatlosigkeit” isimli bir albüm yayımlamış olan Lichtenberger, dijital müdahalelerle deforme edilmiş ses kümelerinin arasında şekillenen engebeli bir arazide yolalıyor. Radyatör gürültülerinden tutun da bozuk cihaz seslerine varıncaya dek farklı saha ve ses kayıtlarından derlenen albümde, tahmin edilebileceği üzere bu işitsel yelpazenin ipuçlarını takip edebilmek pek mümkün değil. Kimliksizleştirme ve hatta kökensizleştirme diye ifade edebileceğim bu yapıbozum sonrası ortaya çıkan malzeme, bir hayli endüstriyel çağrışımları olan, neredeyse ekskavatör seslerinin mikslenmesinden oluşmuş denebilecek denli sert, darbeli ve yoğun bir haşırtı / cızırtı koalisyonu niteliğinde.
Albümün seri adı dışındaki ikinci ismi diyebileceğimiz “treibgut” ifadesinin de biraz üzerinde durmak isteriz. Almanca bir atasözünden esinlenen ifade, nehir yada deniz üzerinde yüzüp / akıp giden, sürüklenen bir tahta parçasını / nesneyi niteliyor. Ancak nesne / özne ilişkisi boyutunda daha kapsamlı bir anlam okumada, yüzen ve asli fonksiyonunu bir nev-i yitirmiş olan nesne ile gözlemci özne arasındaki ilişkinin birleşik bir anlam üretme noktasındaki eksikliği vurgulanarak, bu yorum gözlemci öznenin nesnenin tamamına değil de sadece konumuna göre nesnenin bazı taraflarını görebiliyor olduğu gerçeğine dayandırılır. Bu da ikisi arasında anlık bir bağlantının / ilişkinin sağlıklı yada bütünsel olarak oluşmasını engeller. Özne bu anlamda bir eksikliği yüklenmiş olsa da, nesne bu durumdan bağımsız kendi sürüklenişine devam etmektedir. Bu kopuk / eksik ilişki öteki ile olan mesafeyi uzam / mekan ekseninde kaçınılmaz derecede artırır ve bir “takipsizlik” hali yaratır. Sonu sürgün ve izolasyona varacak bu mantık yürütmesine göre özne / nesne arasındaki ilişkinin sağlıklı formülasyonu ancak konum yada durumun “şimdiki halleri” üzerinden kurulabilecektir.

Bu kompleks yapıyı elimizdeki materyali okumak adına bir maymuncuk olarak kullanırsak, Lichtenberger’in çalışması bu eşitsiz dikotomi halini nötrleştirme çabası olarak algılanabilir. Bir bakıma kendini diğeri ile kıyaslanır olmaktan çıkarmak, diğeri olmak, bunu da farklı referanslar üzerinden damıtmak; böylelikle özne ile nesne arasında açılan uzam / mekan makasını kapatmaya çalışmak. Lichtenberger bu yüzden çalışmasının bir referanslar bütünü olduğundan bahisle bu çalışmasının daima kaçınılmaz derecede uzakta olanlar için ( treibgut ) olduğunu belirtiyor.

Albümün açılışını yapan “0406 01 RS !” haşin dokusuna, siren seslerine karışmış beton delici makina efektlerine, metalik süpürge hışırtılarına rağmen bir şekilde bir iç ritim yakalayan bir parça. Ardından gelen “1205 10” daha içe dönük, hırpalayıcı ve dengesiz bir işitsel kolaj sunuyor. Üst üste bindirilen kesik sonik gürültüler adeta parçacık tesirli endüstriyel bir ses bombası kıvamında. “0607 LV 1 RE” ( bu arada parça isimleri neye referans veriyor bunu hakikaten bilmiyorum ), daha kıvamında bir tempo tutturuyor. Basit bir döngünün etrafında Autechre vari gelip hızı artarak giden vurmalı efektleri ile süslenen parça sonlara doğru hafif şirazesinden çıkarak bir game boy’un en üst seviyede kazandırdığı bonus puan sayım efektleriyle bitiyor. Normal adı olan tek parça “Calipso” ise gerçekten ilk saniyeden itibaren albümdeki en dingin, derli toplu ve rahatsız edici olmayan parça olduğu hissiyatını veriyor. Yine arada Matmos’u anımsatan elektronik / sonik yağ emme benzeri efektler olsa da melodik arp sesleri ile nitelikli bir yapı kurgulanıyor arka planda. Kapanışta normalleşen ( yani kendi normaldışılığına dönen diyelim ) EP, “0106 12 LV 3 sand ausheben” isimli sistemdeki tüm devrelerin aynı anda bozulduğu ve alarm verdiği hissiyatı uyandıran apokalitik ses örgüsüyle son buluyor.

Seriyle iştigale, Raster Noton ameliyathanesinde analiz ve gözlemler yapmaya devam edeceğiz. En yakın duraklar Aoki Takamasa ve yeme de yanında yat Mika Vainio. Sefamız olsun. Dijital prosesör efektinden koy, yanına da az biraz reverb sosu...

12 Kasım 2009 Perşembe

NHK. Unununium. Raster Noton. 2008

Nakavt öncesi gardı düşmüş bir halde elektronik müziğin farklı dilimlerinden hafsalamıza gölgesi düşüveren albümleri, kafa uçuklatan parçaları, ardı arkası kesilmeyen oradan o, buradan bu ve şuradan da şu hem de duble CD tadında çıktı haberlerini takibe hasletmekteyiz kendimizi son zamanlarda. Adeta sağlı sollu darbelerle bizi hayatın akışkanlığına karşı mıhlayan bu çalışmalara meydan okuma gayretlerimiz olsa da, bazen elimizi ve dimağımızı frene tutulmuşçasına ağır çekim kılan, kan akışımızı durağanlaştıran ve zamanın geri dönülemez yazgısıyla işbirliği yaparak bizi tuzağına düşüren bu duruma isyan halindeyiz. Ancak bunlarla cebelleşip iştigal eylerkene de bir arındırıcı / tatlandırıcı unsur olarak aklımızda hep bu satırların hayali ve dahi keyfiyeti salınmakta.O yüzden farkındayız ki arayı bir hayli açtık. Sonraki cümlemiz de bundandır, buyrunuz : Bu yeni albüm seçkilerini analiz masasına yatırmadan, sanal alemde de olsak takdir edip takibimize olur deyiveren dostlara içinde bulunduğumuz ve bloga tembellik ve bir türlü güncelleme yapamama halet-i ruhiyesi olarak yansıyan bu atalet statüsü için ziyadesiyle özür dilemekle başlamak isteriz. Ez cümle kusura kalmayınız, ama okumaya kalınız.

Raster Noton’dan ne pişerse tadından yenmiyor demişken, ajandaya RN etiketli yeni bir katalog numarası peydahlandı mı içim kıpır kıpır oluyor. R-N 111 / R-N 119 kod adları, araları dahil bir şekilde halihazırda kenara not edilmiş bu çalışmalardan ilkinin yorumlarıyla sanal alem blogosferine son sürat ve hakikatli bir yeniden girizgah edesimiz var. Hayırlısı…

RN’un fiiliyattaki baş aktör ve sorumlusu Carsten Nikolai bu etiket altında sadece müzik üretimini farklı bir algı ve yaratım seviyesine iteklemekle kalmayıp, çoğul sanatsal disiplinlere de açılımlar sağlayan, bunu filizlendiren ve tetikleyen bir paylaşım platformu yaratmış durumda aslında. Aynı anlayış ve gayretlerle sulanan bu düşünceler, gün yüzüne bazen bir albüm, bazen bir etkinlik, bazen bir kitap, DVD veya sergi gibi farklı formlarda zuhur etmekte. Ancak bizi derinden etkileyen bir elektronik müzik etiketi olarak net bir şekilde buradan çıkan her albümü arşivlik bir kıymetli evrak mahiyetinde edinip saklamak gerektiğini düşünüyoruz. Vakti zamanında kör topal Berlin ara ve yan sokaklarında ziyadesiyle yorgun argın bir halde bir elektronik müzik etiketinden diğerine zıplamakla meşgulken denk gelinen, içinden çıkılması bir türlü istenemez bir nev-i müzikal tarikat mekanı olan Staalplaat’a cepteki tüm maddi varlığımı arsızca boşaltırken; R sırasında Noton uzantısını komple sömürmüş, kasa fişinde yazan meblağın o dükkanda o zamana kadarki en kallavi tutar olduğundan da baş mühendis Gert Jan kardeşimiz tarafından şahsına bir içki ısmarlanmış ve hatta birkaç değerli Staalplaat albümünün hediye kabilinden birine de ıslak imza çiziktiriverilerek ( aman bizim çiçekçi duymasın ) sunulmuş olduğu bir musikişinas olarak, Raster Noton’u kategoriler üstü farklı bir skalayı hakeder etiketlerden biri olarak hatmetmeyi vazife edindiğimi de itirafla belirtmek isterim. Bu ne şimdi ? Blogger konuya odaklan lütfen…


Bahsi geçen 9’lu paket, albüm süreleri şimdilik 20 dakikalar civarında gezinen, EP tabir edebileceğimiz ve “unun” serisi olarak isimlendirilmiş çalışmalardan oluşuyor. Kimya derslerindeki periyodik cetvelin 111-119 arasına referansla yunan atom numaralarıyla isimlendirilen bu serinin ilk durağı unun’a ilaveten gelen unium’dan müteşekkil, japon ikili NHK’nın imzasını taşıyor; “unununium”. İsmen anmak gerekirse NHK, 2006’dan bu yana ortak çalışmalar yapan Kouhei Matsunaga ve Toshio Munehiro’dan oluşuyor.

Kouhei aralarında daha faal olan ve dolayısıyla müzikal yelpazesi biraz daha geçmişe uzanabilen isim olarak ön plana çıkıyor. İlk izlerini 1998 yılında, anmaktan her daim keyif aldığımız ve bir nev-i genetik kodlarımızı resetleyen Mille Plateaux etiketiyle yayınlanmış “Upside Down” çalışmasında buluyoruz Kouhei Matsunaga’nın. 1992 yılından bu yana deneysel elektronik müzik arenasında üretimler yapan sanatçı Merzbow, Asmus Tietchens, Frans De Waard, Pan Sonic gibi yüksek karatlı müzisyenlerle de çalışmış. Hatta sonradan da bir iki derleme albüm yayınlayan bir de etiket kurmuş. Sanatçımızın bir diğer özelliği de çizimler yapması. Buyrunuz bir de örnek verelim sizler için.



6 parçadan oluşan albümü tanımlamak için ardı ardına sıralayacağımız ifadelerin toplamını tahayyül etmenizi rica edeceğiz. Ritmik, çiğ, sert, haşin, kuru, deforme, yoğun vb. Altyapıda teknoesk yüksek bir temponun tutturulduğu çalışmada, üst katmanlarda ise ayarı bozulmuş ses yumakları, ilk dönem Atari oyunu efektleri, pili bitmeye yüztutmuş oyuncak viyaklamaları gibi işitsel kümelenmelerden bahsedilebilir. Zaman ve uzamın ötesine kayıveren, anlık bir sürecin içinde şekillenen döngülerin etrafında belirli bir yoğunlaşma sonrasında çözülüveren parçalar. Bedene girip işlevini yapıp hemen terkeden bir nevi şırınga misyonu taşıyan bir çalışma yada.

Bir yanda gürültü müziğinin arkaik yansımaları, öte yanda ilerici bir elektronik müziğin soyut ve deneysel okumaları; ve bunların arasından peydahlanan, adeta minimalizme bir eşik atlatan, bizi algı çıtalarımızı bir kademe daha yukarı doğru ayarlamaya forse eden yeni bir müzikal düzenlemenin etkisinde 6 çılgın parça. Favori seçmek istemesek de ekstra kulak kabartmayı hakeden üç parça olarak açılışı yapan “Entire Set”, Pan Sonic etkileşimli “Show Two” ve daha kompleks ve hızlı bir yorumun yapıldığı “Entire Set 2” belirtilebilir.

Sözlerin olmadığı ( yada ihtiyaç duyulmadığı ) bir düzlemden bedenimizdeki her duyargaya farklı sinyaller gönderme becerisine hakim bu mini albümde bizi derinden etkileyenlerden biri de, tüm bu kaotik yapının içinde yine de başat figürün ritmik ve takip edilebilir yapı olduğunu düşünmekteyiz. Zaman zaman kesik vuruşlar, uzayıp giderek bunların üzerine yığılan işitsel ögeler gerçekten farklı bir müzikal üretim biçeminin gölgeleri kıvamında.

Serinin 2008 yılı sonunda yayınlanan glitch, abstract etiketli bu ilk adımının ardından gelen diğer çalışmalar önümüzdeki yazılarımıza bolca malzeme sağlayacak nitelikte. Büyük bir heyecanla deşifre etmeye devam etme niyetiyle…



14 Ekim 2009 Çarşamba

Traject. Birting. Creative Space. 2009

Günümüzde envai çeşit bilgisayar programı ve türevleri aracılığıyla “ses” olgusunun tüm perdeleri fütursuzca sonuna kadar aralanıyor ve çoğunlukla gaipten gelen sesler / ilhamlar eşliğinde sahnelenen bir kimliksizleştirme sürecinin tınısal atıklarının dökülüverdiği soyut, hissiz, mutant denebilecek bir “üretilmişler / paketlenmişler / kenara koyuverilmişler” havuzu oluşuyor. Bolca zehirli maddenin de dolanıverdiği bu kalabalık içerisinde manidar bir güzergah tutturabilme gayretlerinin en önemli riski elbette ki pek değerli vaktimizi böylesi hava boşluklarında kaybetmek ihtimali. Haydi vakti bir şekilde bulduk ve harcadık diyelim, peki ama içimize içimize sökün eden bu anlamsızlandırılmışlıklar çıktılarının kenarda köşede bıraktığı iri puntolu hasarları kim pansuman edip de siliverecek ? Blogger konuya giriyor, telaşa mahal yok !

Son zamanlarda kulak aşinalığı yaratacak denli bol miktarda teneffüs etmekle meşgul olduğumuz Traject’in “Birting” isimli çalışması işte tam da bu çerçevesini illaki bazı filtrelerle daraltma mecburiyetine iteklendiğimiz havuzda adeta parıl parıl dolanan nadide bir eser kıvamında. Temiz, dengeli, yenilikçi ve her anlamda ilgiye mazhar olası bir dinleti. Hem de bu defa 75 dakikaya yakın bir sure boyunca. Zira Traject’in ilk çalışması bir mini albüm şeklinde sadece altı parçadan oluşan, toplamı 40 dakika çizgisine ancak dokunan ve tadı damakta kalan kıvamda bir albümdü.

Girişi de bu ilk mini albüm üzerinden üç beş cümle sarfederek devam ettirecek olursak, birçokları gibi benim de Traject ismi ile tanışmam takdire şayan etiketimiz, İsviçre menşeili Spezialmaterial aracılığıyla oldu. Bahsi geçen ilk çalışma 2004 yılında Zürih’te ikamet eden bu etiketin 13. çalışması olarak yayınlandı. Bu 40 dakika içinde dahi Traject ( blogger artık bir isim zikretsen mi ? : Gísli Thór Gudmundsson / İzlanda ) maharetli bir müzisyen kimliğiyle deneysel rüzgarlardan bolca depolayarak ama IDM’in çıkmaz sokaklarına dalıp kendini kaybetmeden, oldukça kişilikli, sağlam omurgalı ve oturmuş bir çalışmaya imza atmıştı. Açıkçası ikinci çalışma için beş yıl gibi bir sürenin geçmiş olması da aşçı kardeşimizin malzeme seçimi ve pişirme sürecindeki detaycı tarzına dikkat çekiyor sanırım.
İkinci albüm “Birting” ise bu vesileyle merhaba dediğimiz komşumuz Yunanistan’da faaliyet gösteren Creative Space Records etiketiyle bu yılın ortalarında yayınlandı. Baştan şunu bir yazayım da kalemim rahatlasın : baştan sona ve hatta baştan aşağı çok üst kalite bir çalışma “Birting”. Özellikle prodüksiyon açısından bakıldığında, gerçekten parçaların kulak zarlarımızda bir ekstra şık tınlamasının kaynağını da merak etmedik değil. Derken bu anlamda daha Meksika’lardan bir ismin, muhtemelen yakın zamanlarda illaki bir vesileyle Nota Bene sayfalarına da konuk edeceğimiz Murcof’a ( aka Fernando Corona ) ait olduğunu görünce de tespitimizin bir nevi ispatını da yapmış olduk, daha da bir rahatladık. Böylelikle filtrelerimizi açık tutacağımız kanallardan biri de Atina’ya selam olsun şeklinde Creative Space olsun (
www.creativespace.gr ) diye not düşerek artık gelişme bölümüne geçelim derim. Come on blogger !

14 parçadan oluşan albümde keskin elektronik ses tınıları ambient referanslı yumuşak bir atmosfer içinde bolca miktarda kullanılmış. Bazı parçalarda tribal davul ritmleri, akışkan ses deneyleri ve sıklıkla sinematik bir doygunluğun ön plana çıktığını görüyoruz. Murcof’un çalışmaya ekstra bir seviye atlattığını kulaklarımıza ispat için yapmamız gereken ışıkları söndürmek, kulaklıkları takıp biraz da sesi açaraktan cam kenarına, haydi olmadı yatak ucuna ilişmek ve bir yarım saat başka bir meşgale içerisine girmeye teşebbüs etmemek. Kuzey Avrupa ikliminin ve ülkelerinin soğuk kimyasının da izdüşümleri olan çalışma orta tempoda gitmesine rağmen, içerdiği keskinlik, derinlik ve zengin müzikal dokusu itibariyle sizi kolaylıkla içine çeken bir sıcaklığa sahip.

Parçalarda sıklıkla rahat takip edilebilir tekil bir melodiden ziyade yapıbozuma uğramış aksak ritimlerin kendi iç içe geçirilmiş dengelerinin üzerinden sağlanan bir iç ritimden bahsetmek mümkün. Metalik sesler, çıtırtılar, esneyen ses kümeleri, sonik kolajlar, süreklilik arzeden nota ve sesler ( drone ) bir referans vermek gerekirse daha düşük tempoda seyreden bir Autechre algısı yaratıyor. Kanımca Traject’in çalışmasının en vurguyu hakeder kısmı, ilk paragrafımızda biraz serzenişte bulunduğumuz ve benzerlerinin arasında yankısız bir kayboluşun sahibi olmaktansa kendi gür çığlığını atabilen bir çalışmaya imza atmış olması. Daha ete kemiğe bürünmüş bir albümdür kastım. Uçar kaçar değil de, taş yerinde ağırdır misali okkalı bir müzikal kalite çıtasının rüştünü ispatı. Ya da bir nevi IDM ne olakinin buyrunuz, dinleyinizler listesinin en sağlam referanslı satırlarından biri. Ne diyeyim de sonuca geleyim, hakikaten cidden gönülden bir tavsiye. Yıldızlı pekiyi statüsünden hem de.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Tarwater. Donne-Moi La Main. Gusstaff. 2009


Karanlığın tez canlı çalımlar içinde olduğu, gönüllerimizdeki hüzün ibrelerinin yükseklerde gezdiği, muhtemelen ve sıklıkla yağmurlu bir yolda koşuşturduğumuz güzel bir mevsimin ilk adımlarını nefesliyoruz bu aralar. Hayatın bir nebze de olsa nabzının düştüğü, daha ağır aksak gitgellerle çerçevelenmiş ve camların ardından biraz daha uzaklara bakıp bakıp hislendiğimiz günler. Böylesi duyarlı zamanlara denk düşer bir albüm hakkında birkaç kelam edesimiz var desek ve girişsek hafiften...Haydi bakalım blogger !

İsmini bir ayrı sevdiğimiz Tarwater ( 60’ların saykodelik gruplarından Love’ın bünyesindeki müzisyenlerden birinin soyadı ), Bernd Jestram ve To Rococo Rot elemanlarından Ronald Lippok’u biraraya getiren özel bir proje. 10 yılı aşkın geçmişlerinde fazlasıyla hemhal oldukları Alman Kitty-Yo etiketiyle çıkan ilk albümleri “11/6 12/10”nun piyasaya sürülme tarihi 1996. O günden bu yana ikili zaman zaman projelerinde başka müzisyenlere de yer açarak lirik ve duygusal tandanslı bir atmosfere serpiştirilmiş elektronik / akustik tınılara eşlik eden güçlü melodi ve puslu vokallerle bezenmiş, kendilerine özgü bir lo-fi / electro-pop kimyası oluşturmayı başardılar. Ağır tempoda seyretse de yanınızdan akıp geçen ve her an size keyifli hisler yaşatma potansiyeli yüksek bir akışkanlığın süregittiği çalışmalarında daha az sentetik, abartısız, naif ve temiz bir yapının takipçisi oldu Tarwater. Nitelikli, kolay dinlenebilir, tüm ses ve tınıların eşitlikçi bir anlayışla kullanıldığı, nihai olarak üretilen müzik parçasının bir toplam olarak değer kazandığı; nakaratlardan, tekdüzelikten ve tekrarlanan ritmik kurgulardan arındırılmış saf, vurucu ve derinlikli bir müzikal üretim. Nota Bene’lik…

Punk rock müzik yapan gruplardayken birbiriyle tanışan iki müzisyenin albümlerinin genel havasını anlatmak için verebileceğimiz referanslardan biri de 2005 tarihli “The Needle Was Travelling” albümünün yine Berlin kökenli Morr Music etiketiyle yayınlanmış olması sanırım. Fazlasıyla malumunuz olacağı üzere Morr Music bir yandan elektronik süslemelerden keyif alan, bir yandan da akustik vurguların gözardı edilmediği, ağırlıkla melankolik ama rahatsız edici yanları rötüşlanmış çalışmalara portföyünde yer veren bir etiket. Tarwater’ın Morr Music sonrası işbirliğine gittiği Gusstaff etiketinden 2007 yılında yayınlanan “Spider Smile” sonrası bu yıl içinde çıkardığı “Donne-Moi La Main” aslında bir film müziği. Detayına bakmadan yukarıda özetlemeye çalıştığımız yaklaşım tarzının bir film müziği projesine çok yakın duran elementler içerdiğini de baştan söylemek mümkün.
Projenin ortaya çıkışı Fransız yönetmen Pascal-Alex Vincent’ın, başrollerinde ikiz kardeş oyuncular Victor ve Alexandre Carril’in oynadığı filminin çekimleri için ekiple birlikte çıktığı yolculukla gelişiyor. Vefat eden ve hiç tanımadıkları annelerinin cenazesine katılmak için yola çıkan iki kardeşin hayatlarını altüst eden yolculuğu hikaye eden filmin çekimleri Fransa ve İspanya’nın kırsal kesimlerinde gerçekleştirilmiş. Çekimler esnasında yapılan yolculuk akşamlarına en çok ikiz kardeşlerin tutkunu oldukları Tarwater’ın müzikleri ses vermiş. Bir süre sonra yönetmenin dinlenen müzik ve çekilen film arasında bir bağın oluşabileceğini hissetmesi ve Tarwater elemanları ile temasa geçerek gönderdiği kısa çekimler üzerinden film için müzik yapıp yapmayacaklarını sormasıyla tetiklenen heyecan verici bir süreç, Tarwater’in projeye olur demesiyle şekillenmiş.
Çalışmada To Rococo Rot’un diğer iki elemanı Stefan Schneider ve Robert Lippok’un da bazı parçalarda katkı yaptığını görüyoruz. Toplam 40 dakikalık bir süre içinde filmin duygusal ve pastoral tadını yakalamak rahatlıkla mümkün oluyor. Akustik referansların geçmiş Tarwater albümlerine nazaran daha bolca kullanıldığı çalışmadaki parçaların süreleri doğal olarak ortalama 2-3 dakika civarında. Buna rağmen sıklıkla güçlü ve etkileyici ara pasajlarla karşılaşmak da mümkün. Örneğin zengin enstrümantasyonu ve melodik yapısıyla açılışı yapan “Snail”, özellikle banjonun öncülüğünde kırsal atmosferin etkinlikle verildiği “The Blacktop”, derinlik hissiyatı ve görece hızlı temposuyla dikkat çeken daha bir elektronika referanslı “Time Slipped By” ve Lippok’un ekolu vokaliyle ekstra lezzetlenen kapanış parçası “Chairs” bu anlamda ilk aklımıza takılanlar.

Çalışma tekil bir albüm olarak baştan sona yaratmayı başardığı güçlü ambiyans, nitelikli müzikal örgü ve yarattığı derinlikli görsel çağrışımlarla takdiri haketmesinin yanı sıra bir film müziği olarak da gözlerimizi kapattığımızda bize verdiği hislerin film dokusuna uygun içeriğiyle de kayda değer bir çalışma. Çok ayrıksı ve uçlarda dolaşmadan ve en önemlisi kalibreyi düşürmeden gerçekleştirilmiş samimi ve direkt bir film müziği “Donne-Moi La Main”da bizi karşılayan. Uzaklardaki derin ormanlar, sessiz sakin akıp giden nehirler ve geceyi bölen trenler arasından sıyrılan organik, ferah, duygusal ve güçlü bir yapıtın parçaları filme olduğu kadar mevsimimize de uygun. Bundan gayrı bize de keyifli dinletiler demek kalıyor açıkçası.

19 Eylül 2009 Cumartesi

Adrian Belew Power Trio. E. Self Released. 2009

Müzikal genlerimizin hücre çeperlerinde hiç çıkmamacasına derin ve haysiyetli izler bırakan, rock müziğinin çoğul katmanlı coğrafyasında kendine has kimyasıyla farklı bir yer edinmiş ve her daim farklı güzergahlarda kimlikli, ilerici ve araştırmacı bir seyrüseferin kaptanlığını yapmış gruplardan biri olarak King Crimson’ı anarak değerlendirme yazımıza da bir giriş yapmış olalım. Çıkınlarımızda biriktirdiğimiz binbir türlü en iyiler listelerinin içine envayi çeşit yoldan sızabilecek çokça çalışmaya imza atmış King Crimson’ın bu satırların yazarı için de, mevkisine diğerlerinin pek rahatlıkla yaklaşamayacağı özel bir yeri olduğunu da belirtmeden geçmek istemem; bir nev-i müzikal vefa borcumuzun yazınsal ödemesi diyelim.

İnsanın kendini hayat memat meseleleriyle sorguladığı, farklı ve yeni açılımlara aç olduğu, değişimin önemli bir tetikleyici mekanizma işlevi gördüğü ve belki de sıradanlaşmanın ötesine ışık tutabilecek manevralara iç geçirdiği, rutine çomak sokan her çabaya alkış tuttuğu bir sürecin en verimli, en derinlikli, en “vay anasını be”li, en ama en kişilikli dinlemelerinin ana öznesi olarak King Crimson.

Progresif rock tanımlamasının hakkını müziğinin son notasına dek veren, hayran listesinin başına ismimizi yazdırmak için başımızı koyacak denli etkilendiğimizi itiraf etmekten sakıncadan ziyade gurur duyacağımız, grubun gitaristi ve kurucularından Robert Fripp’e neredeyse müritlik seviyesinde gönül bağımız olan King Crimson. “In The Court Of The Crimson King”deki kaotik müziğin mimarı, “Lizard”daki zenginliğin evsahibi, “Larks’ Tongues In Aspic”deki delişmen gezinmelerin neferi, “Red” ve “Starless and Bible Black”deki karanlık atmosferin çizeri, “Three Of A Perfect Pair”deki melodik derinliğin yol göstericisi gibi onlarca sıfatla, rock müziğini sadece kulaklarımızda devinen notalar kümesi olmaktan çıkarıp neredeyse notalarla adım adım inşa edilen bir sanatsal form kıvamına gelecek denli yoğunlaştıran, derinleştiren ve zenginleştiren King Crimson. 90’lardaki tekrar birleşme nostaljisinde dahi “THRAK” gibi kalburüstü çalışmalarla hala kulvar değişiklikleri yapmayı becerip, bizi olduğumuz yere mıhlamayı beceren King Crimson. Yazsak klavyenin tuşları eskiyinceye dek yazılacak denli dolu dolu bir grup olarak King Crimson. Saygı.
King Crimson tarihinin başat figürü olarak siyah kazağı, professor gözlükleri ve Les Paul tipi elektro gitarı ile bir ikon olarak Robert Fripp ustayı yerleştireceksek, kendi adıma arda kalan alanda altını bir hayli kalınca çizmek isteyeceğim diğer desen de Adrian Belew ( vokal ve gitar ) olurdu. 60 yaşındaki usta gitarist gerçekten insan hafsalasını sarsacak denli "ağır" isimlerin ve projelerin içine dahil olmuş biri. Başlangıcı Frank Zappa ile yapmış. Onunla turnedeyken David Bowie’ye denk gelmiş. Talking Heads’i arada es geçmemiş. Nihayetinde Robert Fripp ile el sıkışarak 1981’de King Crimson’a dahil olmuş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine lezzetindeki bu maceradaki isimlerle aynı müzikal kadrajda yeralmak öyle her babayiğidin he deyince yapabileceği bir şey değil tabii. Saygı sürüm 2.

Adrian Belew, King Crimson dışında solo projelerinde ise daha mutedil, akustik ve sakin bir yol izlemeyi tercih ederek 10’a yakın albüm yayınladı. 2006 yılına geldiğimizde ise 20’li yaşlarının başındaki iki kardeşle; davulcu Eric Slick ve kızkardeşi basçı Julie Slick ile “Adrian Belew Power Trio” projesini başlattı. Bu arada gözden kaçmaması için Belew’in vokaldeki yürek burkma potansiyeli yüksek, kristalize, kişilikli ve derinlikli sesinin de vurgusunu yapalım. ( İki örnek olarak “VROOOM” albümünden kulaklarıma kazınan “One Time” ve “Walking On Air”i verebiliriz mesela ).
2009 yılı içinde piyasaya çıkan “e” albümü tüm parça isimlerinin harflerden oluştuğu ve vokalin olmadığı bir çalışma. 30 saniyede bile bizi başka diyarlara götürmeyi beceren müthiş bir melodi ile açılıyor albüm; “a”. Hemen ardından son versiyon bir karaoke cihazından King Crimson müzikleri çalmaya başlıyor adeta. Yüksek temposu, iç çeker gibi soluklanan gitar nağmeleri, basın güçlü işbirliği ve davulun desteğiyle ortamı ısındırıyor. “a3” te benzer bir müzikal doku, davulun biraz daha ön planda olduğu ve gitarla çekiştiği bir ambiyans yaratıyor. “b” iyiden iyiye King Crimson solumaya başladığımız, Belew’in ekip arkadaşlarıyla ortaklığının, minik gitar soloları ve arka planda çok devingen bir görüntü sergileyen bas gitar arasında heyecan verici bir standart yakaladığı parça oluyor ( albümün en iyilerinden biri ). Kısa süreli iki parça olarak “b2” ve “b3” King Crimson soslu ama yan yollara da çıkmaktan çekinmeyen minik arayışların sergilendiği pasajlar sunuyorlar birlikte. Bu çizgide devam eden albümde kapanışın öncesinde Belew yine sadece bir dakikalık bir süre içinde eski aşklar, puslu havalar, ılık rüzgarlar ve sonbahar esintileri kıvamında pastoral bir manzarayı notalarına damlatmayı beceriyor. Kapanış dinamik, ritmik ve Belew liderliğinde davul ve basın hafiften kopma noktasına eriştiği mükemmel “e2” parçasıyla yapılıyor.

Nota Bene yol haritasının merkez noktasına çok yakın durmasa da vurguyu hakeder bir albüm olarak “e”yi bu sayfalara taşımamızın ardında Belew’un dudak uçuklatan müzikal CVsi dışında, bunca tecrübe ve birikime rağmen 22 ve 23 yaşlarındaki iki genç ve enstrümanlarının hakkını veren müzisyenle farklı bir arayış içine girmedeki cesareti ve efsanevi King Crimson tedrisatından geçtiği her halinden belli bir mönü ortaya çıkarsa da bunun içine farklı lezzetler katmasını beceren övgüye değer tavrının da etkin olduğunu belirtmek isteriz. Ne demişler demeyelim, “e” demişler diyelim…

exquisitely
engineered
electric
eclectic
energetic
esthetic
excellence

12 Eylül 2009 Cumartesi

Pan Sonic – Keiji Haino. Shall I Download A Blackhole And Offer It To You - Blast First. 2009

Sonsuz ve aritmik bir döngüselliğin gölgelerinde çırpınan bizler için, inançlar her daim aklımıza yatar derecede elle tutulur bir mantıkla örtüştüremediğimiz varlık ve yaratılış kökenli sorularımız için dimağımızı rahatlatan açık kapılar bırakabilme nitelikleriyle, sıklıkla benliğimizi sarmaladığımız manevi korunaklar olmuştur. Bu yönüyle insanın kendini ve varlık nedenini sorguladığı her yolculuk, kenarından köşesinden mistik, gizemli, karanlık ve gizli patikalarla örülmüş bir içsel güzergah oluşturmaya meyletmiştir. Bu yol da aslında Descartes’ın “Cogito, ergo sum” izleğinde en somuta indirgenen düşünme eylemi ile de kesişerek ve belki de belirsizliğin sarmalından kaçınabilmek adına kendi genelgeçer kabuller listemize dahlederek, zihinlerimizde onlarca karartılmış alan ve tabaka meydana getirmiştir. Ve vijdan tartısında biliriz ki başkalarında bizi en derinden acıtan aslında bu karartılmış alanlara mahkum ettiğimiz kendi eksikliklerimizdir. Ve en çok acıyı da oraya temas edildiğinde tecrübe ederiz. Ey blogger, konuyu dağıtma !

İşte bu karartılmış alanda tahripkar bir tonal portföyle gezinen, tamamen kendine ait bir dil yaratarak herkesçe bilinmeyen ve anlaşılamayanın üzerine inatla ve süreklilikle odaklanan, imkansız olanı dillendirmeye çalıştığını belirterek “satori”yi aradığını ifade eden bir isim düşüyor Nota Bene’nin ajandasına bugünlerde. Malum Budizmde “satori” insanın düşünceden sıyrılarak çoğunlukla içgörüsel bir deneyimle ve anlık olarak yaşadığı aydınlanma olarak ifade ediliyor. Bu çerçevede önümüzde bahsettiğimiz iki güzergah arasındaki dolambaçlı yolda cüretkar ve tavizsiz tavrıyla uzunca süredir yolalan müzikal bir kimlik var. İnanın anlatması da dinlemesi de kolay değil. Bir nev-i “karanlıklar prensi” adını da rahatlıkla yakıştırabileceğimiz biri karakter : Keiji Haino. Nedir ? Mesela…

Kendinizi tüm ışıkların söndüğü, sadece yarı gri bir spotun tozlar arasında gezinirken süpürge misali beline kadar uzanan siyah saçlarının bir kısmını aydınlattığı, yüzünde kocaman bir etiket gibi taşıdığı siyah gözlüklerinin ardında, tamamen siyah deriden ve takılarla bezenmiş bir kıyafete bürünmüş, elinde adeta bir uzvu görümündeki gitarı taşımakta zorlanıyormuş hissi veren ve belli belirsiz devinimleriyle bir insandan çok programlanmış bir hipnoz edici oyuncak-makinaya benzeyen birini düşünün. Ve tüm o karanlığın içinden bu yarı insan görünümlü figürün size gitarıyla çizdiği apokaliptik, nihilist, egoist ve anarşist haykırışların bünyenize acımasızca, defalarca ve hoyrat bir yolla zerkedildiğini….Hımmm...
Keiji Haino 60’ına merdiven dayamış, 70’lerden bu yana aktif, solo çalışmalarının yanı sıra birçok projede ana figür olarak yer almış ve hatırı sayılır sayıda farklı müzisyenle de ( Faust, Jim O'Rourke, Derek Bailey, Peter Brötzmann, Loren Mazzacane Connors, Bill Laswell, John Zorn, Mike Patton, John Duncan ve Fred Frith gibi ) ortak çalışmalar yapmış bir isim. Sanıyorum yarattığı projeler arasında başlangıçta bir ikili olarak başlayıp daha sonra zaman içinde trioya dönüşen Fushitsusa ( kuruluş 1978 – en aktif dönem 90’lar ), Haino’yu biraz daha bilinir / görünür kılan en önemli projesi. Dip toplamda Haino’yu rock, doğaçlama, noise, saykodelik, minimalizm ve drone gibi katmanlarda tamamen kendine ait bir dille kurguladığı çoğul referanslı / tekil yansımalı görsel – işitsel estetiğiyle daha önce gün yüzü görmemiş alanlar arasında dolaşan bir müzisyen olarak değerlendirmek mümkün kanımca.

Her ne kadar girizgahı kodlaması ve okuması güçlükler içeren Haino üzerinden yapsak da hakkında birkaç kelam edeceğimiz albüm Finlandiyalı elektronik müzik üstadları Pan Sonic ile Keiji Hiano’nun ortak ( ? - bu konuya döneceğiz ) çalışmaları. Birlikte 2007 yılının kasım ayında Berlin’de gerçekleştirdikleri performansın kayıtlarının 2009 yılı içinde “Blast First” etiketiyle yayınlanmasıyla mevcudiyete erişmiş albümün adı da bir hayli sancılı: “Shall I Download A Blackhole And Offer It To You”. Me ??

80 dakikaya yaklaşan bu ayinvari müzikal yolculuk bir ortak çalışma olarak görünse de fazlasıyla Haino-esk bir tabiata daha ilk parçadan itibaren bürünüyor. İkilinin ( Pan Sonic ve Keiji Haino ) farklı bir kimya meydana getirmeksizin Haino’nun gitarının yol göstericiliğinde zaman zaman acımasız, kaba ve çiğ vokalleriyle bezenmiş parçalarda Pan Sonic birkaç parça dışında kendi müziğinin tohumlarını Haino ile çiftleştirmektense, sadece kenara köşeye bir kaç avuç serpmiş görünüyor. Aslında Haino’nun bu anlamda ortak çalışma yapmak için güç bir isim olduğunu da belirtmek lazım. Zira akacak su kendi mecrasını bulur misali Haino’nun müzikal kimliği de bir zeytinyağı kıvamında hemen üst katmanlarda bir yere konuşlanıyor; zaman zaman arka planda kalmış hissi yaratır gibi olduğunda da daha coşkulu, daha delişmen, daha primitif ve içedönük, kapalı ( ezoterik mi desem ? ) bir kurgu ile tekrar sahnenin önüne kendini atıveriyor.

İsimsiz parçalardan ilki drone olarak ifade edebileceğimiz sessiz sedasız, kendi meşrebinde yankılanan uzun bir ses kolajı ile başlamasına rağmen giderek artan bir tempo içinde gitarın mezbaha / marangozhane karışımı devinen makina sesleri çıkararak parçaya girmesiyle noise vari bir hale evriliyor. İkinci parça albümde Pan Sonic’in etkisinin en çok hissedildiği ve Haino’nun karanlık sesinin kıvrımlarıyla düstursuzca ve biraz da korkarak / çekinerek karşılaştığımız ilk parça oluyor. Üçüncü adımda Haino’nun vokalleri biraz daha usturublu, fazla saldırgan değil; ama gitarından çıkıp uzayıp giden notalar arka planda Pan Sonic’in titreyen baslarıyla iyi bir kimya yakalıyor. Ardından gelen parçada Pan Sonic referanslı bir altyapı üzerine yine Haino’nun bu defa sert, bol distorsiyonlu ve ekolu gitarını duyuyuruz. Albümün devamında sahne giderek Haino’ya devrediliyor. Zaman zaman depresif, sakin, melankolik dokunuşlar ama sıklıkla gürüldeyen, dörtnala tepişen gitar nağmeleri ile bezenen parçalarda Pan Sonic ziyadesiyle bir “arka plan” deseni kıvamına indirgeniyor. Bu benim gibi Pan Sonic hayranları için kabulu biraz zor bir denge oluştursa da, Haino’nun zehir zemberek dünyasına adım atma gayretinde olanlar için hem bir referans hem de yumuşatıcı görevi gördüğünü de belirtmek gerekir.
Keiji Haino’nun eski çağlardan devşirmişçesine kullanageldiği arkaik sesiyle, gitarına yıllardır geri adım atmamacasına eklemlediği vahşi ve canhıraş çığlıklar, içsel bir patlamayı anımsatıyor adeta. Pan Sonic elektronik referanslı beyaz gürültü frekansları ve bas titreşimleri yayarak bu gizil tabakaya ara ara sızsa da, Haino’nun baskın karakteri albümün tamamını kaplıyor. Dediğim gibi böyle leblebi şeker kıvamında bir çalışma değil elimizdeki malzeme; insanın şirazesini bozabilecek denli yabani, işlenmemiş ama üzerinde çokça çalışılmış bir kolaj. Adeta yeraltından notlar değil notalar, kolay gele…

3 Eylül 2009 Perşembe

Proudpilot. Monsters Exist. Peyote. 2009

Evet, canavarlar etrafımızda, canavarlar içimizde ve hepimiz vampir ( sömürücü ) olduğumuz gibi hepimiz canavarız. Uygar ve bilinçli canavarlar… İlkel atalarımızın genlerini taşımakla birlikte genelde uygarca, akıllıca hareket ederiz ama bir şey bizi derinlemesine tetiklerse, zıvanadan çıkarsak, içimizdeki canavar harekete geçer ve engel tanımaz, savaşlarda, çatışmalarda, kavgalarda, toplu histeride, şiddette, baskıda, zulümde, toplumsal sömürüde kendini gösterir…

Bu satırlar İş Bankası Yayınları’ndan çıkan bir nehir söyleşi kitabından alıntı : “Bir Levanten Şövalye – Giovanni Scognamillo Kitabı”. Ekin / Pınar Üzeltüzenci kardeşler ve Kaan Akay’dan kurulu Proudpilot’ın bu yıl Peyote etiketiyle yayınlanan ( Replikas’ın Zerre’si sonrası Peyote’den alkışa mazhar ikinci sürüm ) albümleri “Monsters Exist”i dinlerken farklı alanlarda 50’nin üzerinde kitap yazmış olan bu kült figürden de ( “Canavarlar, Yaratıklar, Manyaklar” isimli kitabı bunlardan sadece biri ) esinlenmem hoş karşılanmalı kanımca.

Aslına bakılırsa Proudpilot’ın toplam süresi 40 dakikayı ancak bulan bu kısa süreli yolcuğulu kişisel müzik tarihçemin oldukça fazla sayıdaki duyargasını titreten bir hayli sinyal göndermekten bir adım geri atmadı desem ve bunu albümün bana aksettirdiği çoklu referans listesinin kabarıklığı anlamında üçlü için bir artı puan olarak değerlendirsem ve bu girizgahı artık burada bitirsem…Mantıklı.

Grubun albüm sonrası internetten erişilebilir kıvamdaki bazı değerlendirme yazıları arasında yaptığım çalışma esnasında fazlasıyla grup adının zikredildiğini görmek albümün dinleyenlerde paralel bir tetikleme yaptığını da gösteriyor. Deneysel / alternatif rock kategorisine dahil edebilsek de yanına benzer bir çalışmayı tek başına rahatlıkla koyamadığımız “Monsters Exist” belli ki müzikle iyice hemhal olmuş üç ismin kendi çok katmanlı, derinlikli ve algı çıtası yüksek geçmiş kulak tınıları repertuvarlarının yüksek oktanlı bir yansımasını içeriyor. Noise estetiği kendilerinin ekstra altını çizdikleri bir katkı alanı başlığı olarak belirginleşse de; progresif rock, krautrock, drum’n bass, post rock, acid rock ve rahatlıkla biraz daha genişletebileceğimiz geniş bir yelpazenin üzerinde kurgulanıyor Proudpilot’ın müziği. Parçaların çoğu ilk bakışta kökensiz, dilsiz, kimliksiz gibi görünse de adım adım, bir bütünlük de içermek suretiyle kulaklarımızın pas tutan derin kıvrımlarına nüfuz etmeyi beceriyorlar.

Minnoş dili dedikleri çalışılmış / uydurulmuş arası bir dil, ek bir enstrüman kimliğinde kullanılan kesik vokaller, güçlü bir davulun üçlü arasındaki dengeyi bozmadan başını çektiği ritimler eşliğinde, gotik / karanlık synthler ve melodik bas dokunuşları etrafında örülen sarhoş edici ( zaman zaman agresif ) ritmik döngüler…Samimi, içten, dürüst, rutin dışı ve dosdoğru bir müzik; bir anlamda içgüdüsel ve emprovize. Grubun 10 yıla yaklaşan gitmeli gelmeli birlikteliklerinin nihayetinin bir albüme evrilebildiğine şahitlik etmek sancılı bir alternatif müzikal coğrafyada soluyan bizler için ek oksijen deposu kaynağı niteliğinde adeta.
Albümün tamamına yakını altını gayretle çizmeye çalıştığımız kalite çıtasının üzerinde konumlanırken, özellikle açılış parçası “Astroaunt”, vokallerin daha kulağa gelir bir kıvama ulaştığı “Hardcore”, “Gang Land”, “You Do, I Make” ve “Dellule”, gruba dışarıdan tek müdahalenin geldiği “Ciao!” ( bu parçada Gökhan Goralı enfes bir gitar katkısı sunuyor albüme ) kantarımızda kendileri biraz daha ağır çeken parçalar olarak sıralanabilir. Üçlü Roll dergisinden Cem Sorguç’a verdikleri röportajda kalabalık bir geçmiş zaman olurki dinlemesi cihana değer isimler listesi zikretmişler. Aklımda kalanlar arasında Stereolab, Ozric Tentacles, Cranes, Cocteau Twins, King Crimson ve JethroTull var ki sanıyorum bu liste örtüşmesi “Monsters Exist”i bu denli sevmem ve ondan da öte kendime çok yakın bulmamın odak noktasını oluşturuyor. Ancak albümdeki birkaç parçayı dinlerken beni hep aynı yerlerde çarpıp sersemleten bir başka isim var ki ona grubun herhangi bir notunda yada bir yazıda rastlamadım: 80’lerin ilerici etiketi 4AD listesindeki en ağır isimlerden biri olan Xmal Deutschland’ın tüm zamanların en başarılı gotik rock albümlerinden biri olduğunu düşündüğüm “Fetisch” adlı çalışması. Müzikal içerik ne kadar örtüşür tartışma götürür olsa da, müzikal imgelemimde Proudpilot’ın bu çalışması beni sıklıkla bu albüme götürdü.

Atlas pasajındaki dükkanının eski müdavimlerinden biri olduğum ve vakti zamanında 103.8 Dinamo frekansından takipçi kulaklara farklı notalar uçurduğumuz Kaan Akay ( aka Golem ) ve Üzeltüzenci kardeşlerin ortaya çıkardıkları çalışma sıradan bir övgünün ötesini hakediyor. Ne kadar ekmek o kadar köfte denkleminin her daim işlemediğini; sebat, gayret ve içtenlikle de çizgi üstü işler yaratılabileceğinin aşikar bir ispatı olan çalışma için albümü yayınlayan Peyote de koca bir tebriği hakediyor.

30 Ağustos 2009 Pazar

Zi Punt. Nudge Nudge. Elec-Trip. 2008

Üstü kapalı bir misyonun uzantısı olarak blogumuz dahilinde zaman zaman kulak kabarttığımız yerli çalışmalara da yer verme gayretimizin ikinci adımı mahiyetinde ( Portecho’yu takiben ) Zi Punt’un yine Elec-Trip etiketiyle 2008 yılında çıkardığı “Nudge Nudge” isimli çalışmasını da nazar-ı dikkatimizin dar delikli süzgecinden geçirip sizlere aktarmak niyetindeyiz. Uzunca zamandır akıl köşemde pusuda yatan bu çalışmayı Bağdat Caddesi, Kadıköy ara sokakları, Bostancı ve bilumum sahil yollarında arabamın ön camları açık, sunroof “let the sun shine in” konumunda ve volume denilen tuş hoparlörlerden ilk deforme ses gelmeye başladığı yüksek seviyede sabitlenmiş bir durumda fazlasıyla hatmetmiş ve etrafla da biraz etraflıca üleşmiş durumda olduğum için, artık albüm hakkında yazı yazılası bir kıvama geldiğimi düşünüyorum.

Zi Punt’la ilk defa Rolling Stone dergisinin verdiği toplama CD’deki parçaları ile tanışmış, sonrasında bu yıl 8.si gerçekleştirilen One Love festivali kapsamında hayli geç bir saatte bakalım içeride ne var diyerekten süzüldüğüm otto @ santralistanbul hudutları içinde dinlemiştim. Başlangıçta “Ulen bunlar yerli olamaz” kastırmasıyla yaptığım araştırmalar sonucunda kendilerinin Zi Punt olduğunu idrak etmemle, çalan müzikten daha da bir keyif almaya başlamam eş zamanlıydı sanırım.

Zi Punt aynı zamanda Elec-Trip etiketinin başında yer alan, birçok çalışmada prodüktör kimliğiyle emek vermiş, Radyo ODTÜ kurucusu, eski Rebel Moves üyesi Oğuz Kaplangı ( gitar ); Türkiye’de doğup İran, Bulgaristan, Kostarika, Gana ve Birleşik Devletler’de yaşamış, çeşitli toplama çalışmalarda yer almış ve Elec-Trip kurucu ortağı Chi K. ( vokaller ) ve Yeni Zelanda doğumlu, Orange lakaplı aynı zamanda video sanatçısı da olan Reuben de Lautour’dan (synths, samplers, keyboards ) müteşekkil bir kadro. Orange’ın Zi Punt’a katılımı Ocak 2008. Öncesinde projede yer alan bir diğer önemli isim de Uğurcan Sezen ( synths, samplers ). Zi Punt’la da ilk tanışıklığımıza yol gösteren electro-trip vol. 1 çalışmasının mastering işlerini de yapan Reuben de Lautour, İTÜ bünyesindeki MİAM ( Müzik İleri Araştırmalar Merkezi ) dahilinde dersler veren, DJlik de yapmış ve müziği okulunda ( Princeton Üniversitesi ) çalışmış önemli bir isim.
En özetinde hayli takdiri hakeden ortalama üstü bir electro-rock albümü olarak tanımlanabilecek çalışmanın en kuvvetli yanı Chi K.’nın feminen ( subjektif görüşüm olarak erotik ifadesini de ekleyebilirim ), güçlü, baskın, temiz, pürüzsüz ve lezzetli vokallerine eşlik eden kuvvetli synthlerin ve elektro tınıların tam ayarında gitar riflerine özenle yedirilmiş dengeli ve olgun hali. 2008 sonlarında Almanya’da da vitrine çıkan çalışmaya adını veren açılış parçası “Nudge”ın klibini ( Levent Kazak tarafından çekilmiş ) aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

http://www.vimeo.com/5043995

İkisi enstrümental 14 parçadan oluşan albümün açılışı, Chi K.’nın boşlukta salınan vokallerini her defasında tüylerimi diken diken ederek aralayan nefis bir bas melodisi ile yapılıyor. Güçlü vuruşlar, keyifli gitar destekleri ve elektronik süslemelerle ilerleyen parçanın nakarat kısmı biraz fazla yoğun olsa da albümün sonrası için kendimize biraz daha çeki düzen vermemizi fazlasıyla sağlıyor. “Majestic Bear” çiğ ve distort bir gitar tınısı eşliğinde şekillenen basit ve keskin bir melodi üzerine kurulu. “Sleepless” sübjektif kriteri aşan derecede ortak imza altına alınabilecek dozda erotik bir vokal, uykusuzluğa çareler listesini içeren basit sözler, ritmik gitar vuruşları birlikteliğinde albümdeki vasat üstü, alkışı hakeder çizgiyi düşürmeden sürüklüyor. “You’ve Got It All” biraz daha standarta yakın vokaller ama bu defa daha kuvvetli bir gitar melodisi ile devam ediyor. Albümün devamında tempo biraz daha orta yol bir kıvama doğru giderken electro-rock hafiften electro-pop ve diskoyla flört etmeye başlasa da sağlam gitar rifleri ve güçlü synth melodileri samplelar arasında başrolden geriye adım atmıyorlar. “Zift Phunk” vokalsiz de lezzeti yerinde bir parça olabileceğinin ispatı olarak tempoyu tekrar güçlendirirken, “Small Time Crooks” aksak ritimleri ile biraz daha farklı bir rüzgarın yelken şişirmesinde kendi yolunu buluyor. Albüm orta halli bir 80ler sonu romantik pop parçası kıvamındaki “Two Lives Crossing” ile son bulurken Zi Punt zihnimizde okkalı bir yer edinmeyi kesinlikle başarıyor.

Vokalist Chi K.’nın karizmatik sahne duruşuyla canlı performansları da ilgi çekici olan Zi Punt’u ve dolayısıyla yeknesak güzergahlarımıza nefis ara pasajlar halinde kaliteli ve incelikli müzikal manzaralar zerkeden Elec-Trip etiketine de alkış tutuyoruz albüm sonrasında.

Vladislav Delay. Tummaa. Leaf. 2009

Uzunca bir ara vermiş olsak da asli istikametimizde bir değişiklik olmadığından son durağımızdan yolculuğumuza devam edelim isteriz. Beriki yazılarımızda ismini çokça neşrettiğimiz güzide müzisyen Sasu Ripatti’nin farklı gölgelerinden bu satırların yazarına en yakından düşen alt kimliği ile, Vladislav Delay olarak 2007 yılında yayınladığı “Whistleblower” sonrası ilk çalışması olan “Tummaa” mercek altına koyacağımız albümün adı.

Ripatti Fin bir müzisyen olmasına rağmen uzunca bir süre Berlin’de ikamet ettikten sonra bu albüm çalışmaları sırasında tekrar ana yurduna dönmüş. Albümün çalışmaları ise her gün sadece birkaç saat için gün ışığının boy gösterdiği aylarda ( aralık – ocak – şubat dönemi ) gerçekleştirildiğinden, fince karanlık anlamına gelen “Tummaa” adının albüme yakıştığını söylemek mümkün. Ancak bundan da öte, Ripatti’nin kendi içinde daha karanlıkta kalan yanlarına odaklanan bir müzik yapmaya çalıştığını belirtmesi de albüm adı için sağlam bir referans içeriyor.


Ripatti aslında davul ve vurmalılar üzerine caz eğitimi almış bir müzisyen. Çok farklı kimlikler altında özellikle elektronik tandanslı tınılar üretse de, kendisi aldığı bu eğitimin ve Miles Davis / John Coltrane gibi ikonik isimlerin etkisinde biçimlenen caz kökenlerinin müzikal üretimlerine bir şekilde yansıdığını belirtiyor. Elimizdeki çalışmanın altı çizilmesi gereken özelliği Ripatti’nin önceki çalışmalarına nazaran daha organik, canlı hissiyatı veren ve bahsettiğimiz kökenlerden beslenen, daha caz ve akustik referanslı içeriği.

90’lı yılların Helsinki orijinli bu dahi ve çok kimlikli müzisyeni aralarında Massive Attack, Black Dice ve Ryuichi Sakamoto gibi isimlerin olduğu farklı projelerde de yer almasının yanı sıra, Mille Plateaux, Force Tracks, Chain Reaction ve Bpitch Control gibi etiketlerden yayınladığı çalışmalarla da hassasiyetle ve merakla takip edilir biri haline geldi. Zaman zaman sınırları zorlayan, kendi dilini yaratma gayretinden ödün vermeyen, şaşırtıcı, hipnotize edici ve sıklıkla duyguların da kendine yer edinebildiği çalışmalar, Ripatti’yi son beş yıl içindeki birçok çalışmasını kendi etiketi olan Huume’den yayınlamasını da beraberinde getirdi. O yüzden “Tummaa”nın uzunca bir aradan sonra Leaf etiketiyle yayınlanmış olması da enteresan. Burada üretilen müziğin kimyası, çizgisi ve çerçevesi ile etiketin taşıdığı paralellik önemli diye düşünüyorum.

“Tummaa” aslında bir üçlüden oluşuyor: vurmalılarda Sasu Ripatti, klarnet ve saksafonda Arjantinli Lucio Capece ve piyanoda Craig Armstrong. Ripatti’nin kaydettiği davul partisyonları üzerine Capece kendi emprovize dokunuşlarını yapıyor ve ardından Armstrong solo piyano kayıtlarını gerçekleştiriyor. Sonrasında tekrar Ripatti’nin tamamen içgüdülerini serbest bırakarak onlara yol açtığı ve dış etkenleri hiçbir şekilde içermemesine çalıştığı biraz daha izole edici ve cesur bir süzgecten geçiyor albüm. Çıkan sonuç geçmişe kıyasla biraz daha farklı bir yöne gidiyor. Daha içe dönük, kapalı ve karanlık; yada kendi ifadesiyle “anti- pop persona”sının gerçekçi bir yansıması.
Albüm boyunca kulağımıza çalınan melodiler aslında hafif aksak, biraz biraz temposuz, takibi güç bir yapı içinde sunuluyor. Bu parçalı kurguda zaman zaman minik piyano melodileri, gelip giden ve yankılanan / esneyen / yayılan ( ve hep içinden gereksiz kısımların ayıklandığı hissiyatı veren ) elektronik tınılar, ağırbaşlı üflemelilerin de eşliğinde giderek daha derinlikli ( bazen biraz daha gergin ) ve geçirgen bir kıvama ererek, sizi biraz daha kabullenir hale geliyor.

“Melankolia” saf piyano dokunuşlarının ara sıra su yüzeyine çıktığı, bir türlü devinim kazanamayan elektronik tınıların arka planda kıpırdadığı, hafif tansiyonu yükselten ambient etkilenimli bir parça olarak albüme harika bir giriş yapıyor. Daha durağan ve uzayıp giden bir ara nağme kıvamında olan “Kuula”dan sonra iki etkileyici parça sıralanıyor. Metalik sarkaçvari bir melodinin içine yedirilen Capece’nin ustalıklı kurgusu üzerinde salınan, akışkan sesleri içeren “Mustelmia” ve ardından gelen daha akustik, az biraz karanlık, hafif depresif ve biraz da medidatif yapısıyla dikkat çeken “Musta Planeetta / Black Planet”.


“Toive” ise bir denizaltının giderek yükselen nefes alıp verişleri ile bizi biraz daha uzaklara götürüyor. Ardından gelen “Tummaa” ve kapanışın yapıldığı “Tunnelivisio” ise albümün genel kimyasının dışına çıkmadan, giderek daha koyu bir karanlığın ve sinematik bir vurgunun ön plana çıktığı sahneler sunuyor bizlere. Arka planda yankılanan tuşlular, zaman zaman dozu yükselen yarı canlı / organik sesler adeta Ripatti’nin iç dünyasında yolunu bulmaya çalışan girdapların kompleks, dışavurumcu bir kolajı niteliğinde.

Sasu Ripatti, Vladislav Delay alt kimliğiyle yayınladığı bu çalışmada algılarımızı tetikleyen, farklı katmanlara eş zamanlı kulak kabartabilme yeteneğimizi sorgulayan, eşitlikçi, içgüdülerinin ışığında şekillenen kurgusal bir dünyanın müzikal izdüşümlerini Lucio Capece ve Craig Armstrong’un usta işi katkılarıyla lezzetlendirerek sunuyor. Solo projelerinin yanı sıra Moritz von Oswald trioda davul çalan ve Pan Sonic’ten Mika Vainio, kontrbasçı Derek Shipley ve Lucio Capece’den oluşan Vladislav Delay Quartet ile de festivaller de boy gösteren Ripatti’ye şapkamızı tekrar saygı, hürmet ve bize verdiği keyif dolusu anlar için koca bir teşekkür için çıkartıyoruz.

7 Ağustos 2009 Cuma

Leonard Cohen @ Cemil Topuzlu @ 6/8/2009

Yaprakların az biraz kımıldadığı, bulutların hafiften biraraya toplaştığı bir akşamüstü. Kalabalık yerli yerinde. Yoğunca bir insan hüzmesi arasında gözlere temas eden tanıdık şöhretler de var. İstanbul’un geniz kurutan sıcaklarında bezginleşenler bu akşam sadece bir tutam hava almak için değil, aynı zamanda yaşantılarının farklı anlarına lezzetli hatıratlar nakşeden bir ozanın satırları arasında dinlenmek ve illaki insan olmamıza dair yazılan sayfalarımıza bir dip notü düşülmüşlüğü olan koca bir çınarın da gölgesinden nasiplenmek niyetindeler. Belki de bir önceki akşam ustanın şaşmaz bir dakiklikle sahneye geldiği dikkatli kulaklara fısıldanmış olduğundan bir nebze daha az bir keşmekeşe sahne oluyor açılış parçası “Dance Me To The End Of Love”; koca bir alkış tufanı eşliğinde elbetteki. Arada bir tempo tutulmaya çalışılsa da şöyle hafif geriye yaslanıp derin bir nefes almak, sevgiliye / eşe / dosta bir omuz dokundurmak, sarılmak sanki çok daha doğru bir kurgu dinleyiciler ve müzik açısından.

10 kişilik nezih bir ekipten oluşan bu mini orkestra ilk molasını aralarında “Ain’t No Cure For Love”, “Bird On A Wire”, “The Future” ve “Everybody Knows” gibi ( daha bir ) klasiklerin de bulunduğu bir saati az biraz geçen performansları sonrasında veriyorlar. Üçüncü parça sonunda ilk sözleri adeta havada asılı kalıyor Cohen’in : “Yolumuzun buraya bir daha düşüp düşmeyeceği belli olmaz, bu akşam sahip olduğumuz her şeyi size sunmak istiyoruz”. Dinleyenleri sadece şarkıları ile sarmalamayıp; tüm asalet, nezaket ve saygınlığı ile ekip arkadaşlarını tanıttığı 4-5 dakikalık bölümde uzaklarda otursam da Cohen’in gönül telimize nağmeler serpiştiren şarapvari zamanla lezzetlenen bas / bariton sesinin tüylerimi diken diken ettiğini de hissedebiliyorum ilk ara öncesi. “Prince of precision, davulda”, “The Irreplacable, gitarda” şeklindeki bu takdim sanıyorum ömrü hayatımda bir benzerini göremeyeceğim tarzda bir olgunluk ve yücelik içeriyor. Her defasında takdim edilen sanatçı önünde eğilmesi, şapkasını kalbine yaslaması ( parçalarda atılan sololarda da bu şapka çıkarma nezaketini sergilemesi de kayda değer ) çınarın gölgesinde “pişmek” isteyenler için adeta bir ders silsilesi. Derken mola. Bu kısa arada “Anthem”in muhteşem dörtlüğünü de anımsayarak, Cohen’in çürümüş, yalnız kalmış, zavallı ve geleceğinde cinayetler gördüğünü söylediği karanlık dünyamıza sızan bir ışık olduğunu düşünüyorum.

Ring the bells that still can ring
Forget your perfect offering
There is a crack in everything
That's how the light gets in

İkinci bölüme kaldığınız için teşekkür ederim nezaketiyle başlayan Cohen bu defa solo birkaç performans sergiliyor. “Tower Of Song”da klavyesinden çıkan naif melodi bile koca bir alkış silsilesini tetiklerken “Suzanne” ve sonrasında ise gitarla daha bir rahat seviştiğini görüyoruz ustanın aşk içinde nasırlaşan ellerinin. “Boogie Street”, “Take This Waltz” ve benzersiz bir yorumla tüm dinleyenlerle kucaklaştığı “I am Your Man” fazla bir ek nota mahal bırakmaksızın bu performansın unutulmaz anları arasındaki yerlerini alıyor. Ve elbette “Hallelujah”. İkinci ara öncesi bu defa seyircilerinin de izniyle bir kez daha takdim ediyor ekibini.

İki saati devirmişken eğlenceli dansıyla bir kez daha sahneye gelip kanımca konserin en keyifli iki parçasını şaşkın, afallamış ve kendisini ancak ayakta alkışlayarak ödüllendirmeye çalışan bizlere arka arkaya ışık süzmeleri arasında icra ediyor. “So Long Marianne” ve “First We Take Manhattan”. “If It Be Your Will” sonrası analojik düşünce bu perde “Closing Time” ile kapanır dese de, Cohen resti çekip konseri bir sonraki günün ilk dakikalarına taşımak konusunda niyetini apaçık belli ediyor. Tüm grup elemanlarının minik soloları ile renklenen sahneye bakan bizler bir oturup bir alkışlıyoruz. “I Tried To Leave You” da konserin sonuna yakışır bir parça olarak sona ererken Cohen parçalarını bunlarca yıl canlı tuttukları için dinleyenlere teşekkürle başlayıp, tek tek isimleri ile tanıttığı ve aralarında tur menejerinden ses teknisyenine kadar kalabalık bir listenin olduğu ekibini son kez takdim edip önümüzde eğilerek bizleri selamlıyorlar.

Cohen sonrası ben layıkıyla ikna oldum ki şarkıların da yakıştığı renkler vardır; bazıları efkarlı bir buluta, bazıları bembeyaz bir martıya, bazıları da altın sarısı bir dolunaya yakışan. Dün gece bunların bir çoğuna şahit olurken bu geceyi, Cohen’in damarlarımıza koyu karanlık sesiyle zerkettiği bir gökkuşağı zenginliğindeki unutulmaz satırlarının ve melodilerinin eşliğinde anılarımız arasından çıkarmamak üzere kayda aldık. Cohen'in kalplerimizin bir kenarına teyellediği bu parçalardan alacağımız her tutamın yaşama bir nebze daha layık birileri olma güdümüzü tetikleyeceğini ümit ederek kendisine içten teşekkürlerimizi sunuyoruz.


Everybody knows that the dice are loaded
Everybody rolls with their fingers crossed
Everybody knows that the war is over
Everybody knows the good guys lost
Everybody knows the fight was fixed
The poor stay poor, the rich get rich
That's how it goes
Everybody knows




2 Ağustos 2009 Pazar

AGF. Dance Floor Drachen. AGF Producktion. 2008


Antye Greie Fuchs’un ( aka AGF ) dünyasına biraz daha yakından bakmamız gerektiğini düşünerekten kaldığımız yerden devam edip kulaklarımızı geçen yıl dijital olarak yayınlanan “Dance Floor Drachen” çalışmasına kabartıyoruz bu defa da. AGF’nin 5. solo albümü web üzerinden ücretsiz indirilebilen son dönem çalışmalarından ( Radiohead, Nine Inch Nails ) biraz daha farklı ve derin bir değerlendirmeyi hakediyor. AGF’nin kendi etiketinden AGF Producktions ) yayınladığı bu çalışma aslında daha geniş çaplı bir projenin ve sorgulamanın bir ayağı olarak nitelendirilebilir. Temel soru “günümüzde üretilen müziğin değerine” ilişkin. Çalışmayı internet üzerinden ücretsiz indirebiliyor olmanıza rağmen talep edilen, çalışmaya kendinizce bir değer biçip istediğiniz miktarda bağışta bulunmanız. Yani dinlediğiniz müziğe ilişkin bir takdir mekanizmasını tamamen kişisel bir filtreleme ile gerçekleştirmeniz. Elbetteki bu mekanizmanın ardında size sunulan bu sosyal deneyimi destekleyen bir ideolojik boyut var. Zira burada müziği üreten sanatçı ile tüketen dinleyiciyi biraraya getiren piyasa ekonomisinin uygun bulduğu “pazar değeri”nden farklı olarak, nihai kararın tamamen tüketiciye / dinleyiciye bırakıldığı bir “sonsuz olasılıklar değer”inin yaratılması söz konusu. Sorgulanan üretilenin tüketen gözündeki değeri. Böylece üretilenin ( müzik ) değerine ilişkin asıl söz sahibi olması gereken ( sanatçı ) bu sorumluluğu / görevi / takdiri tamamıyla tüketiciye ( dinleyici ) aktararak klasik formülasyonu tam anlamıyla yerle bir ediyor. Öte yandan parçaların isimlerinden oluşan cümle bu anlamda bazı ipuçları içeriyor ki bunlar aslında bir yandan da açılış parçası olan “If You”nun da sözlerini oluşturuyor.

If You
Consider
Than Reconsider
Ripping This Track
For Free
You Might
Slowly
Turn Impotent
(Because) This Is
Reduced Beauty
From A Nazi Stalinist Successor

Tüm bu konteksi değerlendirirken gözardı edemeyeceğimiz önemli bir nokta da sürece ilişkin. Teorik olarak hiç bir malın asli değerini onu tüketmeden tam anlamıyla belirlemek ( tüketici gözünden ) olası değilken, bu yapı içerisinde ürünü deneyimleme ve sonrasında değeri hakkında kişisel ederinizi belirleme şansınız var. Fasitdaire olarak bendeniz ( bu kadar laf edip ödeme yapmadım diyemezdim herhalde ) 8 avroluk bir bağışta bulunduğumu da belirtmeden geçmek istemem.

Çalışmayı bu sosyo-kültürel boyuttan sıyırıp albüm olarak değerlendirdiğimizde ise tamamen AGF’ye özel bir dilin kullanıldığı, her parçadaki oluşum sürecinin, amacının ve kullanılan kaynak materyallerin farklılığına rağmen eldeki kompleks malzemenin basit ( ama deneysel ) vuruşlarla bezenerek AGF prizmasından yansıtıldığını ve AGF’nin egzotik / erotik / didaktik / akademik / lirik ( liste uzayabilir ) tınlamalarının zaman zaman kelime tekrarları yoluyla albümü şiirsel bir ( electronic poetry ) bütünlük içinde farklı bir boyuta taşıdığını belirtebiliriz. AGF’nin vokalindeki ayıredici unsurun dizelerden çok kelimelere yoğunlaşmış olduğunu mutlaka belirterek çalışmanın ses, dil, vurgu gibi kavramların arasında çıkılan bir yolculuk olduğunu söyleyebiliriz.
Açılış parçası “If You” güçlü vuruşlarla, az önce bahsettiğimiz AGF’nin tekrarlara dayalı vokal tarzına iyi bir örnek oluşturuyor. “Consider” albümdeki parça isimlerinin şarkı sözlerini oluşturduğu ve altı farklı örnek sesten oluşan gerilimi yoğun bir parça. Favorilerimden “Then Reconsider” yumuşak vuruşları ve melodik / aksanlı vokali ile değişik bir minimal tekno parçası. Bu parça 2001 yılında Luomo ( Sasu Ripatti / Vladislav Delay ) için yazılmış ama daha önce hiç yayınlanmamış ( arada hafif 90’lar sonu Björk havası da yok değil bu parçada ). Takip eden 4. parçada bir Holywood filminden alınan örnek sesler karmaşık bir altyapı içinde kullanılmışken vokal olmayan 5. parçada ise saha kayıtları ve uyuyan bir bebek sesi kullanılmış. “You Might” daha önce AGF ile ortak bir çalışma yapan Sue C.’nin bir filmi için hazırlanmış. “Slowly” ise daha önce Vladislav Delay ile birlikte yazılan bir parçanın yeniden mikslenmiş versiyonu. “Turn Impotent” albümdeki aksak ritmi ve endüstriyel çağrışımlar içeren vuruşlarıyla en ayrıksı parçalardan biri. “This Is” yine birbirini kovalayan vokallerin minimal dub / tekno karışımı çiğ bir altyapıyla sunulduğu rahatsız edici ( olumlu anlamda ) bir parça. Albüm kaydadeğer bir elektronika parçası “Reduced Beauty”nin ardından karanlık, derin ve çok katmanlı “From A Nazi Stalinist Successor” parçası ve ona eşlik eden “Buy Me Out” vokalleriyle son buluyor.

AGF klasik anlamda sadece müzisyen kimliği ile değil, bir yandan müzik olgusunu ele alış şekli ve ürettiği onlarca farklı proje ile bir yandan da bir önceki yazımızda belirttiğimiz çok kimlikli sanatçı yapısıyla üzerinde ehemmiyetle durulması gereken bir noktada. Fasitdaire “Boşlukta ve sesler arasında dans eden” bu nev-i şahsına münhasır yetenekli ismi es geçmeyelim der.

26 Temmuz 2009 Pazar

AGF / Delay. Symptoms. Bpitch Control. 2009

Müzikal ajandamıza yılın ilkyarısında Bpitch Control ( Ellen Allien ablamızın ve şürekasının yayın merkezi ) etiketiyle düşen çalışma, çokça lakap sahibi Fin Sasu Ripatti ( aka Vladislay Delay, Luomo, Conoco, Sistol, Uusitalo ) ile aynı zamanda eşi de olan Antye Greie-Fuchs’un 2005 tarihli “Explode” albümü sonrası ikinci ortak üretimleri. Elektronik müziğin tatbiki coğrafyasının farklı bölgelerinde sıklıkla adından sözettiren çalışmalara imza atan ikiliden Sasu Ripatti’yi ziyadesiyle Vladislay Delay ve Luomo ( bu isimle birkaç yıl evvel Phonem by Miller kapsamında Babylon’u da ziyaret etmiş ve eklektik bir minimal deep/tech house seti çalmıştı ) adıyla yaptığı çalışmalardan hatırlıyoruz. AGF ise sanıyorum ki az sayıda özel takipçisi dışında ülkemiz sınırları içinde gerektiğince ve yeterince bilinmiyor. Aslında bu çok yönlü sanatçının eylem kulvarı etkileyici derecede kalabalık ve bunu web sitesinde özetleyen cümleyi ingilizce olarak alıntılamakta bir beis görmüyoruz: AGF alias Antye Greie is an East German singer and digital songwriter, producer, performer, e-poet, calligrapher, digital media artist known for artistic exploration of digital technology through the deconstruction of language and communication within music and abstract poetry that occurs within sound. Fazla söze ne hacet!.


12 parçadan oluşan albümde AGF’nin konuşma / fısıldama arasında gidip gelen hipnotik ve şiirsel vokal kullanımının yanısıra şarkı sözlerinin de belirleyici bir rolü olduğunu belirtmeliyiz. “Symptoms”, “Get Lost, “Outbreak”, “Connection”, “Smile Away” gibi parça isimlerinde de kendini gösteren ve günümüz dünyasına eleştirel bir bakışı da içeren albümde küreselleşme, kapitalizm, teknoloji, paranoya, uzaklaşma gibi kavramlar etrafında üretilen genel bir anti-ütopyan refleks olduğunu görüyoruz. Bu çerçevede titizlikle minik yorumlar halinde şarkı sözleri arasına iliştirilen insanlık, teknoloji ve topluma ilişkin aforizmalar dikkate değer nitelikte. Örnekse açılış parçası “Get Lost” içinde geçen “lost my sustainability”-“lost my voice of reason”-“give me something I can hold / so I can get lost a little further” gibi. Yada devamındaki etkileyici parça “Connection”daki “I hear your tiny voice / via some satellite phone / one I don’t own / one I don’t know / who owns my connection to you” gibi. Ve hatta “Outbreak” isimli parçadan alıntıladığımız “I am no longer following the concept of empathy”, “we eat the same shit / we shit the same color” gibi. Birçok parçanın şarkı sözlerine
www.agfdelay.com adresinden ulaşmanız mümkün bu arada. Albüme adını veren parçadan da bir cümle ekleyelim en son : "I felt paranoid at reception desks, I felt robbed at security checks"...

Solo çalışmalarında daha deneysel kıvılcımlar saçan ikilinin çalışmasında dub / tekno ritimleri içerisine yedirilmiş soyut elektronika parçacıkları ile ilerici bir popun lirik yansımalarını görüyoruz. Ritmik yapıdaki aksak kurgu zaman zaman güç takip edilir bir kıvam oluştursa da AGF’nin vokallerinin adeta sterilize edici özelliği bu zorluğu aşmamıza yardımcı oluyor. Orta sertlikte ve mayhoş bir havada süregiden çalışmada yüksek temposuyla dikkat çeken “Downtown Snow” aynı zamanda AGF’nin Alman soslu İngilizcesiyle de keyif veriyor. Yine aforizma derseniz “look, don’t touch / listen, don’t talk / smashed up sanity / smashed up integrity” derim. Albümde ikilinin farklı bir müzikal / kavramsal dil yarattığından da bahsedebiliriz; ilk dinlemede ılımlı, davetkar ve heyecan uyandıran ama detaylara hakim olmak için birkaç ek dinlemeyi gerektiren ve dinledikçe daha da sarmalandığınızı hissettiğiniz soyut bir dil. Bunda AGF’nin ( en az Cocteau ikizi Elisabeth Fraser denli etkileyici bir sesi olduğunu düşünmekteyiz ) sıradan gibi gelen ama derinlikli ve etkileyici vokal tarzının huşu içinde tüm parçaların omurgasına adeta yapışmasının da etkisi var elbette.

Apokaliptik, karmaşık, endişe uyandıran ve belki de histerik bir dünyanın içedönük bir yorumu “Symptoms”. Bu içedönüklük ve kapalılık hali nedeniyle çalışmanın eleştiriye açık tek eksiği de tedaviden öte semptomlar üzerinden bir ilişki kurguluyor olmasında yatıyor. AGF’nin didaktik, erotik, maskülen/feminen, uhrevi gibi uçlarda dolaşan vokal tarzının ustalıkla geliştirilmiş bir işitsel altyapı üzerine eklemlendiği çalışmada, AGF ve Delay’in diğer projelerinden daha farklı bir müzikal dilin bizi beklediğini de belirtelim. Umarım ki AGF Delay’li yada değil daha da gecikmeden yurdum sınırları içinde de yankı bulur ve biz de bu önemli ismi canlı seyretme şansını yakalayabiliriz.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Mika Vainio / Lucio Capece. Trahnie. Editions Mego. 2009


Finlandiya’nın medar-ı iftiharı Pan Sonic yarısı Mika Vainio ile Arjantin orjinli avantgarde soprano saksafoncu Lucio Capece’nin ortak çalışmaları aslında müzikal ve coğrafi yelpazenin birbirine olabildiğince uzak dilimlerinde yeralan bu iki ismin ( birlikte altına imza attıkları ilk çalışmaları ); kaotik, sert mizaçlı ve tavizsiz atışmalarının işitsel bir izleği niteliğinde. Doğaçlamanın, sonik deneylerin, değişken frekansların, gürültünün, zaman zaman sakin ama yeri geldiğinde boyundan posundan çekinmeden ortalığı toz duman eden ses kırıntılarının birbirine sarmalandığı albüm bir saate yaklaşan süresi boyunca detaycı bir kulak verişi fazlasıyla hakediyor. Albümdeki Mego etiketi ise adeta yıldızlı pekiyi olan karnemize öğretmenimizin düştüğü motive edici kanaat notu gibi doğru yolda olduğumuzu gösteren bir karine.

Hazırlıkları iki yıl süren albüm kulakları rahatsız eden ve adeta bir uyarı niteliği taşıyan siren vari “Ujellus” isimli parçayla açıldıktan sonra müteakip adımlarda güzergahını fazlasıyla belli ediyor. Capece’nin “Free Jazz” çağrışımlı deneysel üflemelerinin içine akıtılan Pan Sonic referanslı minimal dokunuşlar “Juurake” isimli parçada albümün genelini temsil eder bir bütünlük sunuyor. Parça içinde rayından çıkan ve birarada zorla tutuluyormuşçasına kendi çığlıklarını atan seslerden oluşan bir kolajdan bahsetmek mümkün.

Çalışmanın genelinde en çok puan toplayan kısmın Capece ve Vainio’nun temsil ettikleri iki değişken algı, yorum ve üretim prosesinin alkışı hakeder nitelikteki birlikteliği. Buradaki hüner sunulanın iki değişken boyutun eksiltilerek birbirine yedirilmesi yoluyla değil, ana kimliklerini koruyarak üstüste eklenmesiyle oluşturulan yeni bir kodlama olmasından kaynaklanıyor. Birbirine karışan ama değiştirmeyen, birbirini tamlayan bir kodlama. Tarzanca konuşmaktan öte iki yabancı dile hakim olmak gibi.

Tüm parçalarda bu karşılıklı iyi pas alışverişi ve sahaya hakim oyun kurgusunun müzikal izdüşümlerini deneyimlemek mümkün. “Hondonada” parçasında Capece’nin Jon Hassell’i anımsatan sersemletici derinlik algısının içinde Vainio’nun kendi yolunu bulma çabalarına şahit oluyoruz. “Hobojungle”da ise Capece’nin ümitsiz haykırışlarına eşlik eden karamsar ( hatta kötücül ) bir Vainio görüyoruz. Rol değişimleri ve biribirine sufle vermeler karşılıklı devam ederken, “Tolmavuo’da dümene Vainio geçiyor, “Sigilo”da ise hikayeyi Capece’nin yorumu tek başına sürüklüyor. “Manana” ise Herzog filmlerinin hikayesi düşkırıklıkları arasında sonlanan yenik ama mağrur kahramanına adanmışçasına açımlanan ve sonsuzluğu çağrıştıran basit ve etkileyici bir kapanış parçası.

Albüm her daim sarfetmeyeceğimiz ve değerlendirme skalamızda karşılığı kendisiyle muteber “beton” ifadesini sonuna kadar hakediyor. Kendinizi farklı ortam ve şartlarda değişik hislere zerketmenize yolaçabilecek çalışma, iki yetkin müzisyenin maharetli ellerinden çıkma bir albüm olarak 2009 külliyatının şimdiden notu düşülenleri arasına ( biraz da kulvar farkı atarak ) giriyor. Ayrıksı ses kolajlarının içinde kendini kaybetmek isteyenler için derecesi yüksek alkol etkisi yapma potansiyeli, en az farkında olmadan yüksek bir ses seviyesinde iken “play” tuşuna basarsanız yaşayacağınız şok kadar yüksek olan albüm bu anlamda “beton” gibi bir çalışma.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Elegi. Varde. Miasmah. 2009


Elektronik müziğin önemli kesişim kümelerinden birinin klasik müzik olduğunu belirtmişken, son dönemde bu tarz işler arasından sıyrılarak dikkatimi celbeden bir albümü de mercek altına yatırmak istedim. Norveçli müzisyen Tommy Jansen’in Elegi takma adıyla 2007 yılında yine aynı etiketten ( Miasmah ) yayımladığı “Sistereis” sonrası bir üçleme olması muhtemel serinin ikinci albümü olan “Varde”den bahsediyorum. Aslında “Varde” dip toplamda klasik müziğin elektronik altyapı ve kurgu üzerinde karakterini daha baskın ortaya koyan bir kompozisyona sahip. Daha ziyadesiyle bir üvertür denemesi ve hatta bir ağıt ( requiem ).

Jansen diğer çalışmasında olduğu gibi bizi yine geçmişin tozlu sayfaları arasında puslu ve karanlık bir yolculuğa davet ediyor. 1900’lerin başlarında maceracı iki ismin Güney Kutbu’na ulaşan ilk insanlar olmak uğruna hemhal oldukları adı konmamış rekabetlerinin hüzünlü sonuna yakılmış bir ağıt “Varde”de hayat buluyor. İngiliz kaşif Robert Falcon Scott ve adamları Güney Kutbu’na doğru yaptıkları amansız yolculuğu bitirdiklerinde Norveçli kaşif Amundsen’in kendilerinden önce bu noktaya ulaştıklarını görür. Hayal kırıklığı ve umutsuzluğun tetiklediği geri dönüş gayreti kendisi ve ekip arkadaşları için ölüme uzanan adımlardan ibaret kısa bir yolculuk olacaktır. Geç kalmış bir kahraman mı yoksa hırs uğruna ekip arkadaşlarının ve kendisinin açbilaç soğuktan donarak ölmelerine yolaçan aksi huylu bir lider mi ? Bu bilinmez ama muhtemeldir ki Amundsen’i pek hayırla anmamış olacak ki tarihe adını yazdıran bu şahıs da yıllar sonra arkadaşlarıyla oluşturdukları bir kurtarma timini taşıyan uçağın ortadan kaybolmasıyla kayıplara karışmış ve cesetler dahi bulunamamış.

Jansen bu melodramin işitsel dökümantasyonunu yaratırken pitoresk, atmosferik ve derinlikli bir bileşke oluşturmayı başarmış. Ön plana çıkan yaylılar ve piyano partisyonları taşıyıcı öğe olmalarına rağmen; genelde basitleştirilmiş, pek melodi ve ritme yaslanmayan, orta dozda sessiz sakin bir şekilde damıtılmış notaları serpiştiriyor kulaklarımıza. Tüm bu belli belirsiz kompozisyonlar karamsar ve bir o kadar da karanlık ses kümeleri ile melankolik bir birliktelik oluşturuyor. Muğlak, depresif olmasa da ürkünç, zaman zaman trajik bir kurgu adeta boşlukta olmasına rağmen Jansen’in müzikal paletinde adım adım netlik kazanıyor. Bu haliyle duyduklarımızdan bir adım ötesini hissettiren bir çalışma “Varde”.

Korku, yalnızlık ve ümitsizlik gibi kavramlarla örülmüş albümde eksikliğini hissettiğimiz şey temponun belli bir çizginin ötesine taşmalar yapamamış olması. Böylesi dramatik bir sinematik kurgu içinde belli noktalarda bahsedilen farkli duyguların bir coşma halinin yaşanmıyor olması da albüme totalde karamsar ve tekinsiz bir hava veriyor. Kendi adıma biraz daha elektronik motiflerin, saha kayıtlarının yoğunluklu olmasını beklerdim desem de anlaşılan Jansen kutupların buzlu, soğuk, içine kapanık, yeknesak imgeleri arasında dolanmayı ( hatta durup beklemeyi ) tercih etmiş. Bir eleştiri de zaman zaman bu parçalar arasındaki bağın zayıflığı ve müzikle olan alışverişin bazı noktalarda sekteye uğraması.

Açılış parçası “Varde” kısa ama etkileyici dili, “Svanesang” motiflerinin zenginliği ve melodik yapısı, “Drivis” buz dağlarının altına gözatma cesaretini göstermesi ve bir araştırma gemisinin ses örneklemlerini anımsatan içeriğiyle “Skyggespill” albümdeki lezzetin bir kademe yükseldiği parçalar olarak sıralanabilir. ECM kayıtlarının karanlık yüzünün, deneysel elektronik müziğin yüzeyine şöyle bir dokunup fazla derinlere dalmadığı farkli bir tercümesi olan albümde, Harold Budd’ın ambient kurguları ile Ryuichi Sakamoto’nun akışkan piyano melodilerinin birarada kotarıldığını; ama bunun el emeği göz nuru hassas bir dantel işçiliğinden ziyade ortanın biraz üstü bir makrome denemesi kifayetinde olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.