skip to main |
skip to sidebar
Raster Noton’un “unun” serisi ardında çıktığımız yolculuktaki ikinci durağımıza uğrarken farkına vardığımız bir dip notu düşerek başlayalım sözlerimize. RN web sitesinde arz-ı endam ederken hususiyeti tespit edilen bu bilgi kırıntısına göre 9 EP’den oluşacak olan bu seri piyasaya adeta nispet yaparcasına CD olarak değil de plak ( 12 inç vinil ) olarak sunuluyor sadece. Güzel be blogger !
1983 Almanya doğumlu genç sanatçı Grischa Lichtenberger günümüzde Raster Noton’un merkezi de olan Berlin’de ikamet ediyor. İlk çalışmalarının izlerine 2005-2007 yılları arasında rastladığımız Lichtenberger, bu dönemde Düsseldorf ‘da Rhein nehri manzarasından esinlenerek görsel ve işitsel bir arşiv oluşturmuş kendine. El altındaki bu malzemeler zaman içinde ve sıklıkla kendisinin enstalasyon çalışmalarına da zemin oluşturmuş.
Raster Noton’dan çıkan bu ilk çalışma öncesi kardeşinin sahibi olduğu Tokyo Trauma n-etiketiyle ( kendi tanımım olan bu ifade albümlerini sadece web üzerinden ücretsiz sunan net etiketlerini ifade etmektedir ) “Die Wiederholung der Geschichte der amerikanischen Heimatlosigkeit” isimli bir albüm yayımlamış olan Lichtenberger, dijital müdahalelerle deforme edilmiş ses kümelerinin arasında şekillenen engebeli bir arazide yolalıyor. Radyatör gürültülerinden tutun da bozuk cihaz seslerine varıncaya dek farklı saha ve ses kayıtlarından derlenen albümde, tahmin edilebileceği üzere bu işitsel yelpazenin ipuçlarını takip edebilmek pek mümkün değil. Kimliksizleştirme ve hatta kökensizleştirme diye ifade edebileceğim bu yapıbozum sonrası ortaya çıkan malzeme, bir hayli endüstriyel çağrışımları olan, neredeyse ekskavatör seslerinin mikslenmesinden oluşmuş denebilecek denli sert, darbeli ve yoğun bir haşırtı / cızırtı koalisyonu niteliğinde.
Albümün seri adı dışındaki ikinci ismi diyebileceğimiz “treibgut” ifadesinin de biraz üzerinde durmak isteriz. Almanca bir atasözünden esinlenen ifade, nehir yada deniz üzerinde yüzüp / akıp giden, sürüklenen bir tahta parçasını / nesneyi niteliyor. Ancak nesne / özne ilişkisi boyutunda daha kapsamlı bir anlam okumada, yüzen ve asli fonksiyonunu bir nev-i yitirmiş olan nesne ile gözlemci özne arasındaki ilişkinin birleşik bir anlam üretme noktasındaki eksikliği vurgulanarak, bu yorum gözlemci öznenin nesnenin tamamına değil de sadece konumuna göre nesnenin bazı taraflarını görebiliyor olduğu gerçeğine dayandırılır. Bu da ikisi arasında anlık bir bağlantının / ilişkinin sağlıklı yada bütünsel olarak oluşmasını engeller. Özne bu anlamda bir eksikliği yüklenmiş olsa da, nesne bu durumdan bağımsız kendi sürüklenişine devam etmektedir. Bu kopuk / eksik ilişki öteki ile olan mesafeyi uzam / mekan ekseninde kaçınılmaz derecede artırır ve bir “takipsizlik” hali yaratır. Sonu sürgün ve izolasyona varacak bu mantık yürütmesine göre özne / nesne arasındaki ilişkinin sağlıklı formülasyonu ancak konum yada durumun “şimdiki halleri” üzerinden kurulabilecektir.
Bu kompleks yapıyı elimizdeki materyali okumak adına bir maymuncuk olarak kullanırsak, Lichtenberger’in çalışması bu eşitsiz dikotomi halini nötrleştirme çabası olarak algılanabilir. Bir bakıma kendini diğeri ile kıyaslanır olmaktan çıkarmak, diğeri olmak, bunu da farklı referanslar üzerinden damıtmak; böylelikle özne ile nesne arasında açılan uzam / mekan makasını kapatmaya çalışmak. Lichtenberger bu yüzden çalışmasının bir referanslar bütünü olduğundan bahisle bu çalışmasının daima kaçınılmaz derecede uzakta olanlar için ( treibgut ) olduğunu belirtiyor.
Albümün açılışını yapan “0406 01 RS !” haşin dokusuna, siren seslerine karışmış beton delici makina efektlerine, metalik süpürge hışırtılarına rağmen bir şekilde bir iç ritim yakalayan bir parça. Ardından gelen “1205 10” daha içe dönük, hırpalayıcı ve dengesiz bir işitsel kolaj sunuyor. Üst üste bindirilen kesik sonik gürültüler adeta parçacık tesirli endüstriyel bir ses bombası kıvamında. “0607 LV 1 RE” ( bu arada parça isimleri neye referans veriyor bunu hakikaten bilmiyorum ), daha kıvamında bir tempo tutturuyor. Basit bir döngünün etrafında Autechre vari gelip hızı artarak giden vurmalı efektleri ile süslenen parça sonlara doğru hafif şirazesinden çıkarak bir game boy’un en üst seviyede kazandırdığı bonus puan sayım efektleriyle bitiyor. Normal adı olan tek parça “Calipso” ise gerçekten ilk saniyeden itibaren albümdeki en dingin, derli toplu ve rahatsız edici olmayan parça olduğu hissiyatını veriyor. Yine arada Matmos’u anımsatan elektronik / sonik yağ emme benzeri efektler olsa da melodik arp sesleri ile nitelikli bir yapı kurgulanıyor arka planda. Kapanışta normalleşen ( yani kendi normaldışılığına dönen diyelim ) EP, “0106 12 LV 3 sand ausheben” isimli sistemdeki tüm devrelerin aynı anda bozulduğu ve alarm verdiği hissiyatı uyandıran apokalitik ses örgüsüyle son buluyor.
Seriyle iştigale, Raster Noton ameliyathanesinde analiz ve gözlemler yapmaya devam edeceğiz. En yakın duraklar Aoki Takamasa ve yeme de yanında yat Mika Vainio. Sefamız olsun. Dijital prosesör efektinden koy, yanına da az biraz reverb sosu...
Nakavt öncesi gardı düşmüş bir halde elektronik müziğin farklı dilimlerinden hafsalamıza gölgesi düşüveren albümleri, kafa uçuklatan parçaları, ardı arkası kesilmeyen oradan o, buradan bu ve şuradan da şu hem de duble CD tadında çıktı haberlerini takibe hasletmekteyiz kendimizi son zamanlarda. Adeta sağlı sollu darbelerle bizi hayatın akışkanlığına karşı mıhlayan bu çalışmalara meydan okuma gayretlerimiz olsa da, bazen elimizi ve dimağımızı frene tutulmuşçasına ağır çekim kılan, kan akışımızı durağanlaştıran ve zamanın geri dönülemez yazgısıyla işbirliği yaparak bizi tuzağına düşüren bu duruma isyan halindeyiz. Ancak bunlarla cebelleşip iştigal eylerkene de bir arındırıcı / tatlandırıcı unsur olarak aklımızda hep bu satırların hayali ve dahi keyfiyeti salınmakta.O yüzden farkındayız ki arayı bir hayli açtık. Sonraki cümlemiz de bundandır, buyrunuz : Bu yeni albüm seçkilerini analiz masasına yatırmadan, sanal alemde de olsak takdir edip takibimize olur deyiveren dostlara içinde bulunduğumuz ve bloga tembellik ve bir türlü güncelleme yapamama halet-i ruhiyesi olarak yansıyan bu atalet statüsü için ziyadesiyle özür dilemekle başlamak isteriz. Ez cümle kusura kalmayınız, ama okumaya kalınız.
Raster Noton’dan ne pişerse tadından yenmiyor demişken, ajandaya RN etiketli yeni bir katalog numarası peydahlandı mı içim kıpır kıpır oluyor. R-N 111 / R-N 119 kod adları, araları dahil bir şekilde halihazırda kenara not edilmiş bu çalışmalardan ilkinin yorumlarıyla sanal alem blogosferine son sürat ve hakikatli bir yeniden girizgah edesimiz var. Hayırlısı…
RN’un fiiliyattaki baş aktör ve sorumlusu Carsten Nikolai bu etiket altında sadece müzik üretimini farklı bir algı ve yaratım seviyesine iteklemekle kalmayıp, çoğul sanatsal disiplinlere de açılımlar sağlayan, bunu filizlendiren ve tetikleyen bir paylaşım platformu yaratmış durumda aslında. Aynı anlayış ve gayretlerle sulanan bu düşünceler, gün yüzüne bazen bir albüm, bazen bir etkinlik, bazen bir kitap, DVD veya sergi gibi farklı formlarda zuhur etmekte. Ancak bizi derinden etkileyen bir elektronik müzik etiketi olarak net bir şekilde buradan çıkan her albümü arşivlik bir kıymetli evrak mahiyetinde edinip saklamak gerektiğini düşünüyoruz. Vakti zamanında kör topal Berlin ara ve yan sokaklarında ziyadesiyle yorgun argın bir halde bir elektronik müzik etiketinden diğerine zıplamakla meşgulken denk gelinen, içinden çıkılması bir türlü istenemez bir nev-i müzikal tarikat mekanı olan Staalplaat’a cepteki tüm maddi varlığımı arsızca boşaltırken; R sırasında Noton uzantısını komple sömürmüş, kasa fişinde yazan meblağın o dükkanda o zamana kadarki en kallavi tutar olduğundan da baş mühendis Gert Jan kardeşimiz tarafından şahsına bir içki ısmarlanmış ve hatta birkaç değerli Staalplaat albümünün hediye kabilinden birine de ıslak imza çiziktiriverilerek ( aman bizim çiçekçi duymasın ) sunulmuş olduğu bir musikişinas olarak, Raster Noton’u kategoriler üstü farklı bir skalayı hakeder etiketlerden biri olarak hatmetmeyi vazife edindiğimi de itirafla belirtmek isterim. Bu ne şimdi ? Blogger konuya odaklan lütfen…
Bahsi geçen 9’lu paket, albüm süreleri şimdilik 20 dakikalar civarında gezinen, EP tabir edebileceğimiz ve “unun” serisi olarak isimlendirilmiş çalışmalardan oluşuyor. Kimya derslerindeki periyodik cetvelin 111-119 arasına referansla yunan atom numaralarıyla isimlendirilen bu serinin ilk durağı unun’a ilaveten gelen unium’dan müteşekkil, japon ikili NHK’nın imzasını taşıyor; “unununium”. İsmen anmak gerekirse NHK, 2006’dan bu yana ortak çalışmalar yapan Kouhei Matsunaga ve Toshio Munehiro’dan oluşuyor.
Kouhei aralarında daha faal olan ve dolayısıyla müzikal yelpazesi biraz daha geçmişe uzanabilen isim olarak ön plana çıkıyor. İlk izlerini 1998 yılında, anmaktan her daim keyif aldığımız ve bir nev-i genetik kodlarımızı resetleyen Mille Plateaux etiketiyle yayınlanmış “Upside Down” çalışmasında buluyoruz Kouhei Matsunaga’nın. 1992 yılından bu yana deneysel elektronik müzik arenasında üretimler yapan sanatçı Merzbow, Asmus Tietchens, Frans De Waard, Pan Sonic gibi yüksek karatlı müzisyenlerle de çalışmış. Hatta sonradan da bir iki derleme albüm yayınlayan bir de etiket kurmuş. Sanatçımızın bir diğer özelliği de çizimler yapması. Buyrunuz bir de örnek verelim sizler için.

6 parçadan oluşan albümü tanımlamak için ardı ardına sıralayacağımız ifadelerin toplamını tahayyül etmenizi rica edeceğiz. Ritmik, çiğ, sert, haşin, kuru, deforme, yoğun vb. Altyapıda teknoesk yüksek bir temponun tutturulduğu çalışmada, üst katmanlarda ise ayarı bozulmuş ses yumakları, ilk dönem Atari oyunu efektleri, pili bitmeye yüztutmuş oyuncak viyaklamaları gibi işitsel kümelenmelerden bahsedilebilir. Zaman ve uzamın ötesine kayıveren, anlık bir sürecin içinde şekillenen döngülerin etrafında belirli bir yoğunlaşma sonrasında çözülüveren parçalar. Bedene girip işlevini yapıp hemen terkeden bir nevi şırınga misyonu taşıyan bir çalışma yada.
Bir yanda gürültü müziğinin arkaik yansımaları, öte yanda ilerici bir elektronik müziğin soyut ve deneysel okumaları; ve bunların arasından peydahlanan, adeta minimalizme bir eşik atlatan, bizi algı çıtalarımızı bir kademe daha yukarı doğru ayarlamaya forse eden yeni bir müzikal düzenlemenin etkisinde 6 çılgın parça. Favori seçmek istemesek de ekstra kulak kabartmayı hakeden üç parça olarak açılışı yapan “Entire Set”, Pan Sonic etkileşimli “Show Two” ve daha kompleks ve hızlı bir yorumun yapıldığı “Entire Set 2” belirtilebilir.
Sözlerin olmadığı ( yada ihtiyaç duyulmadığı ) bir düzlemden bedenimizdeki her duyargaya farklı sinyaller gönderme becerisine hakim bu mini albümde bizi derinden etkileyenlerden biri de, tüm bu kaotik yapının içinde yine de başat figürün ritmik ve takip edilebilir yapı olduğunu düşünmekteyiz. Zaman zaman kesik vuruşlar, uzayıp giderek bunların üzerine yığılan işitsel ögeler gerçekten farklı bir müzikal üretim biçeminin gölgeleri kıvamında.
Serinin 2008 yılı sonunda yayınlanan glitch, abstract etiketli bu ilk adımının ardından gelen diğer çalışmalar önümüzdeki yazılarımıza bolca malzeme sağlayacak nitelikte. Büyük bir heyecanla deşifre etmeye devam etme niyetiyle…
Günümüzde envai çeşit bilgisayar programı ve türevleri aracılığıyla “ses” olgusunun tüm perdeleri fütursuzca sonuna kadar aralanıyor ve çoğunlukla gaipten gelen sesler / ilhamlar eşliğinde sahnelenen bir kimliksizleştirme sürecinin tınısal atıklarının dökülüverdiği soyut, hissiz, mutant denebilecek bir “üretilmişler / paketlenmişler / kenara koyuverilmişler” havuzu oluşuyor. Bolca zehirli maddenin de dolanıverdiği bu kalabalık içerisinde manidar bir güzergah tutturabilme gayretlerinin en önemli riski elbette ki pek değerli vaktimizi böylesi hava boşluklarında kaybetmek ihtimali. Haydi vakti bir şekilde bulduk ve harcadık diyelim, peki ama içimize içimize sökün eden bu anlamsızlandırılmışlıklar çıktılarının kenarda köşede bıraktığı iri puntolu hasarları kim pansuman edip de siliverecek ? Blogger konuya giriyor, telaşa mahal yok !
Son zamanlarda kulak aşinalığı yaratacak denli bol miktarda teneffüs etmekle meşgul olduğumuz Traject’in “Birting” isimli çalışması işte tam da bu çerçevesini illaki bazı filtrelerle daraltma mecburiyetine iteklendiğimiz havuzda adeta parıl parıl dolanan nadide bir eser kıvamında. Temiz, dengeli, yenilikçi ve her anlamda ilgiye mazhar olası bir dinleti. Hem de bu defa 75 dakikaya yakın bir sure boyunca. Zira Traject’in ilk çalışması bir mini albüm şeklinde sadece altı parçadan oluşan, toplamı 40 dakika çizgisine ancak dokunan ve tadı damakta kalan kıvamda bir albümdü.
Girişi de bu ilk mini albüm üzerinden üç beş cümle sarfederek devam ettirecek olursak, birçokları gibi benim de Traject ismi ile tanışmam takdire şayan etiketimiz, İsviçre menşeili Spezialmaterial aracılığıyla oldu. Bahsi geçen ilk çalışma 2004 yılında Zürih’te ikamet eden bu etiketin 13. çalışması olarak yayınlandı. Bu 40 dakika içinde dahi Traject ( blogger artık bir isim zikretsen mi ? : Gísli Thór Gudmundsson / İzlanda ) maharetli bir müzisyen kimliğiyle deneysel rüzgarlardan bolca depolayarak ama IDM’in çıkmaz sokaklarına dalıp kendini kaybetmeden, oldukça kişilikli, sağlam omurgalı ve oturmuş bir çalışmaya imza atmıştı. Açıkçası ikinci çalışma için beş yıl gibi bir sürenin geçmiş olması da aşçı kardeşimizin malzeme seçimi ve pişirme sürecindeki detaycı tarzına dikkat çekiyor sanırım.
İkinci albüm “Birting” ise bu vesileyle merhaba dediğimiz komşumuz Yunanistan’da faaliyet gösteren Creative Space Records etiketiyle bu yılın ortalarında yayınlandı. Baştan şunu bir yazayım da kalemim rahatlasın : baştan sona ve hatta baştan aşağı çok üst kalite bir çalışma “Birting”. Özellikle prodüksiyon açısından bakıldığında, gerçekten parçaların kulak zarlarımızda bir ekstra şık tınlamasının kaynağını da merak etmedik değil. Derken bu anlamda daha Meksika’lardan bir ismin, muhtemelen yakın zamanlarda illaki bir vesileyle Nota Bene sayfalarına da konuk edeceğimiz Murcof’a ( aka Fernando Corona ) ait olduğunu görünce de tespitimizin bir nevi ispatını da yapmış olduk, daha da bir rahatladık. Böylelikle filtrelerimizi açık tutacağımız kanallardan biri de Atina’ya selam olsun şeklinde Creative Space olsun ( www.creativespace.gr ) diye not düşerek artık gelişme bölümüne geçelim derim. Come on blogger !
14 parçadan oluşan albümde keskin elektronik ses tınıları ambient referanslı yumuşak bir atmosfer içinde bolca miktarda kullanılmış. Bazı parçalarda tribal davul ritmleri, akışkan ses deneyleri ve sıklıkla sinematik bir doygunluğun ön plana çıktığını görüyoruz. Murcof’un çalışmaya ekstra bir seviye atlattığını kulaklarımıza ispat için yapmamız gereken ışıkları söndürmek, kulaklıkları takıp biraz da sesi açaraktan cam kenarına, haydi olmadı yatak ucuna ilişmek ve bir yarım saat başka bir meşgale içerisine girmeye teşebbüs etmemek. Kuzey Avrupa ikliminin ve ülkelerinin soğuk kimyasının da izdüşümleri olan çalışma orta tempoda gitmesine rağmen, içerdiği keskinlik, derinlik ve zengin müzikal dokusu itibariyle sizi kolaylıkla içine çeken bir sıcaklığa sahip.
Parçalarda sıklıkla rahat takip edilebilir tekil bir melodiden ziyade yapıbozuma uğramış aksak ritimlerin kendi iç içe geçirilmiş dengelerinin üzerinden sağlanan bir iç ritimden bahsetmek mümkün. Metalik sesler, çıtırtılar, esneyen ses kümeleri, sonik kolajlar, süreklilik arzeden nota ve sesler ( drone ) bir referans vermek gerekirse daha düşük tempoda seyreden bir Autechre algısı yaratıyor. Kanımca Traject’in çalışmasının en vurguyu hakeder kısmı, ilk paragrafımızda biraz serzenişte bulunduğumuz ve benzerlerinin arasında yankısız bir kayboluşun sahibi olmaktansa kendi gür çığlığını atabilen bir çalışmaya imza atmış olması. Daha ete kemiğe bürünmüş bir albümdür kastım. Uçar kaçar değil de, taş yerinde ağırdır misali okkalı bir müzikal kalite çıtasının rüştünü ispatı. Ya da bir nevi IDM ne olakinin buyrunuz, dinleyinizler listesinin en sağlam referanslı satırlarından biri. Ne diyeyim de sonuca geleyim, hakikaten cidden gönülden bir tavsiye. Yıldızlı pekiyi statüsünden hem de.
Karanlığın tez canlı çalımlar içinde olduğu, gönüllerimizdeki hüzün ibrelerinin yükseklerde gezdiği, muhtemelen ve sıklıkla yağmurlu bir yolda koşuşturduğumuz güzel bir mevsimin ilk adımlarını nefesliyoruz bu aralar. Hayatın bir nebze de olsa nabzının düştüğü, daha ağır aksak gitgellerle çerçevelenmiş ve camların ardından biraz daha uzaklara bakıp bakıp hislendiğimiz günler. Böylesi duyarlı zamanlara denk düşer bir albüm hakkında birkaç kelam edesimiz var desek ve girişsek hafiften...Haydi bakalım blogger !
İsmini bir ayrı sevdiğimiz Tarwater ( 60’ların saykodelik gruplarından Love’ın bünyesindeki müzisyenlerden birinin soyadı ), Bernd Jestram ve To Rococo Rot elemanlarından Ronald Lippok’u biraraya getiren özel bir proje. 10 yılı aşkın geçmişlerinde fazlasıyla hemhal oldukları Alman Kitty-Yo etiketiyle çıkan ilk albümleri “11/6 12/10”nun piyasaya sürülme tarihi 1996. O günden bu yana ikili zaman zaman projelerinde başka müzisyenlere de yer açarak lirik ve duygusal tandanslı bir atmosfere serpiştirilmiş elektronik / akustik tınılara eşlik eden güçlü melodi ve puslu vokallerle bezenmiş, kendilerine özgü bir lo-fi / electro-pop kimyası oluşturmayı başardılar. Ağır tempoda seyretse de yanınızdan akıp geçen ve her an size keyifli hisler yaşatma potansiyeli yüksek bir akışkanlığın süregittiği çalışmalarında daha az sentetik, abartısız, naif ve temiz bir yapının takipçisi oldu Tarwater. Nitelikli, kolay dinlenebilir, tüm ses ve tınıların eşitlikçi bir anlayışla kullanıldığı, nihai olarak üretilen müzik parçasının bir toplam olarak değer kazandığı; nakaratlardan, tekdüzelikten ve tekrarlanan ritmik kurgulardan arındırılmış saf, vurucu ve derinlikli bir müzikal üretim. Nota Bene’lik… Punk rock müzik yapan gruplardayken birbiriyle tanışan iki müzisyenin albümlerinin genel havasını anlatmak için verebileceğimiz referanslardan biri de 2005 tarihli “The Needle Was Travelling” albümünün yine Berlin kökenli Morr Music etiketiyle yayınlanmış olması sanırım. Fazlasıyla malumunuz olacağı üzere Morr Music bir yandan elektronik süslemelerden keyif alan, bir yandan da akustik vurguların gözardı edilmediği, ağırlıkla melankolik ama rahatsız edici yanları rötüşlanmış çalışmalara portföyünde yer veren bir etiket. Tarwater’ın Morr Music sonrası işbirliğine gittiği Gusstaff etiketinden 2007 yılında yayınlanan “Spider Smile” sonrası bu yıl içinde çıkardığı “Donne-Moi La Main” aslında bir film müziği. Detayına bakmadan yukarıda özetlemeye çalıştığımız yaklaşım tarzının bir film müziği projesine çok yakın duran elementler içerdiğini de baştan söylemek mümkün.
Projenin ortaya çıkışı Fransız yönetmen Pascal-Alex Vincent’ın, başrollerinde ikiz kardeş oyuncular Victor ve Alexandre Carril’in oynadığı filminin çekimleri için ekiple birlikte çıktığı yolculukla gelişiyor. Vefat eden ve hiç tanımadıkları annelerinin cenazesine katılmak için yola çıkan iki kardeşin hayatlarını altüst eden yolculuğu hikaye eden filmin çekimleri Fransa ve İspanya’nın kırsal kesimlerinde gerçekleştirilmiş. Çekimler esnasında yapılan yolculuk akşamlarına en çok ikiz kardeşlerin tutkunu oldukları Tarwater’ın müzikleri ses vermiş. Bir süre sonra yönetmenin dinlenen müzik ve çekilen film arasında bir bağın oluşabileceğini hissetmesi ve Tarwater elemanları ile temasa geçerek gönderdiği kısa çekimler üzerinden film için müzik yapıp yapmayacaklarını sormasıyla tetiklenen heyecan verici bir süreç, Tarwater’in projeye olur demesiyle şekillenmiş.
Çalışmada To Rococo Rot’un diğer iki elemanı Stefan Schneider ve Robert Lippok’un da bazı parçalarda katkı yaptığını görüyoruz. Toplam 40 dakikalık bir süre içinde filmin duygusal ve pastoral tadını yakalamak rahatlıkla mümkün oluyor. Akustik referansların geçmiş Tarwater albümlerine nazaran daha bolca kullanıldığı çalışmadaki parçaların süreleri doğal olarak ortalama 2-3 dakika civarında. Buna rağmen sıklıkla güçlü ve etkileyici ara pasajlarla karşılaşmak da mümkün. Örneğin zengin enstrümantasyonu ve melodik yapısıyla açılışı yapan “Snail”, özellikle banjonun öncülüğünde kırsal atmosferin etkinlikle verildiği “The Blacktop”, derinlik hissiyatı ve görece hızlı temposuyla dikkat çeken daha bir elektronika referanslı “Time Slipped By” ve Lippok’un ekolu vokaliyle ekstra lezzetlenen kapanış parçası “Chairs” bu anlamda ilk aklımıza takılanlar.
Çalışma tekil bir albüm olarak baştan sona yaratmayı başardığı güçlü ambiyans, nitelikli müzikal örgü ve yarattığı derinlikli görsel çağrışımlarla takdiri haketmesinin yanı sıra bir film müziği olarak da gözlerimizi kapattığımızda bize verdiği hislerin film dokusuna uygun içeriğiyle de kayda değer bir çalışma. Çok ayrıksı ve uçlarda dolaşmadan ve en önemlisi kalibreyi düşürmeden gerçekleştirilmiş samimi ve direkt bir film müziği “Donne-Moi La Main”da bizi karşılayan. Uzaklardaki derin ormanlar, sessiz sakin akıp giden nehirler ve geceyi bölen trenler arasından sıyrılan organik, ferah, duygusal ve güçlü bir yapıtın parçaları filme olduğu kadar mevsimimize de uygun. Bundan gayrı bize de keyifli dinletiler demek kalıyor açıkçası.
Müzikal genlerimizin hücre çeperlerinde hiç çıkmamacasına derin ve haysiyetli izler bırakan, rock müziğinin çoğul katmanlı coğrafyasında kendine has kimyasıyla farklı bir yer edinmiş ve her daim farklı güzergahlarda kimlikli, ilerici ve araştırmacı bir seyrüseferin kaptanlığını yapmış gruplardan biri olarak King Crimson’ı anarak değerlendirme yazımıza da bir giriş yapmış olalım. Çıkınlarımızda biriktirdiğimiz binbir türlü en iyiler listelerinin içine envayi çeşit yoldan sızabilecek çokça çalışmaya imza atmış King Crimson’ın bu satırların yazarı için de, mevkisine diğerlerinin pek rahatlıkla yaklaşamayacağı özel bir yeri olduğunu da belirtmeden geçmek istemem; bir nev-i müzikal vefa borcumuzun yazınsal ödemesi diyelim.
İnsanın kendini hayat memat meseleleriyle sorguladığı, farklı ve yeni açılımlara aç olduğu, değişimin önemli bir tetikleyici mekanizma işlevi gördüğü ve belki de sıradanlaşmanın ötesine ışık tutabilecek manevralara iç geçirdiği, rutine çomak sokan her çabaya alkış tuttuğu bir sürecin en verimli, en derinlikli, en “vay anasını be”li, en ama en kişilikli dinlemelerinin ana öznesi olarak King Crimson.
Progresif rock tanımlamasının hakkını müziğinin son notasına dek veren, hayran listesinin başına ismimizi yazdırmak için başımızı koyacak denli etkilendiğimizi itiraf etmekten sakıncadan ziyade gurur duyacağımız, grubun gitaristi ve kurucularından Robert Fripp’e neredeyse müritlik seviyesinde gönül bağımız olan King Crimson. “In The Court Of The Crimson King”deki kaotik müziğin mimarı, “Lizard”daki zenginliğin evsahibi, “Larks’ Tongues In Aspic”deki delişmen gezinmelerin neferi, “Red” ve “Starless and Bible Black”deki karanlık atmosferin çizeri, “Three Of A Perfect Pair”deki melodik derinliğin yol göstericisi gibi onlarca sıfatla, rock müziğini sadece kulaklarımızda devinen notalar kümesi olmaktan çıkarıp neredeyse notalarla adım adım inşa edilen bir sanatsal form kıvamına gelecek denli yoğunlaştıran, derinleştiren ve zenginleştiren King Crimson. 90’lardaki tekrar birleşme nostaljisinde dahi “THRAK” gibi kalburüstü çalışmalarla hala kulvar değişiklikleri yapmayı becerip, bizi olduğumuz yere mıhlamayı beceren King Crimson. Yazsak klavyenin tuşları eskiyinceye dek yazılacak denli dolu dolu bir grup olarak King Crimson. Saygı.
King Crimson tarihinin başat figürü olarak siyah kazağı, professor gözlükleri ve Les Paul tipi elektro gitarı ile bir ikon olarak Robert Fripp ustayı yerleştireceksek, kendi adıma arda kalan alanda altını bir hayli kalınca çizmek isteyeceğim diğer desen de Adrian Belew ( vokal ve gitar ) olurdu. 60 yaşındaki usta gitarist gerçekten insan hafsalasını sarsacak denli "ağır" isimlerin ve projelerin içine dahil olmuş biri. Başlangıcı Frank Zappa ile yapmış. Onunla turnedeyken David Bowie’ye denk gelmiş. Talking Heads’i arada es geçmemiş. Nihayetinde Robert Fripp ile el sıkışarak 1981’de King Crimson’a dahil olmuş. Onlar ermiş muradına biz çıkalım kerevetine lezzetindeki bu maceradaki isimlerle aynı müzikal kadrajda yeralmak öyle her babayiğidin he deyince yapabileceği bir şey değil tabii. Saygı sürüm 2.
Adrian Belew, King Crimson dışında solo projelerinde ise daha mutedil, akustik ve sakin bir yol izlemeyi tercih ederek 10’a yakın albüm yayınladı. 2006 yılına geldiğimizde ise 20’li yaşlarının başındaki iki kardeşle; davulcu Eric Slick ve kızkardeşi basçı Julie Slick ile “Adrian Belew Power Trio” projesini başlattı. Bu arada gözden kaçmaması için Belew’in vokaldeki yürek burkma potansiyeli yüksek, kristalize, kişilikli ve derinlikli sesinin de vurgusunu yapalım. ( İki örnek olarak “VROOOM” albümünden kulaklarıma kazınan “One Time” ve “Walking On Air”i verebiliriz mesela ).
2009 yılı içinde piyasaya çıkan “e” albümü tüm parça isimlerinin harflerden oluştuğu ve vokalin olmadığı bir çalışma. 30 saniyede bile bizi başka diyarlara götürmeyi beceren müthiş bir melodi ile açılıyor albüm; “a”. Hemen ardından son versiyon bir karaoke cihazından King Crimson müzikleri çalmaya başlıyor adeta. Yüksek temposu, iç çeker gibi soluklanan gitar nağmeleri, basın güçlü işbirliği ve davulun desteğiyle ortamı ısındırıyor. “a3” te benzer bir müzikal doku, davulun biraz daha ön planda olduğu ve gitarla çekiştiği bir ambiyans yaratıyor. “b” iyiden iyiye King Crimson solumaya başladığımız, Belew’in ekip arkadaşlarıyla ortaklığının, minik gitar soloları ve arka planda çok devingen bir görüntü sergileyen bas gitar arasında heyecan verici bir standart yakaladığı parça oluyor ( albümün en iyilerinden biri ). Kısa süreli iki parça olarak “b2” ve “b3” King Crimson soslu ama yan yollara da çıkmaktan çekinmeyen minik arayışların sergilendiği pasajlar sunuyorlar birlikte. Bu çizgide devam eden albümde kapanışın öncesinde Belew yine sadece bir dakikalık bir süre içinde eski aşklar, puslu havalar, ılık rüzgarlar ve sonbahar esintileri kıvamında pastoral bir manzarayı notalarına damlatmayı beceriyor. Kapanış dinamik, ritmik ve Belew liderliğinde davul ve basın hafiften kopma noktasına eriştiği mükemmel “e2” parçasıyla yapılıyor.
Nota Bene yol haritasının merkez noktasına çok yakın durmasa da vurguyu hakeder bir albüm olarak “e”yi bu sayfalara taşımamızın ardında Belew’un dudak uçuklatan müzikal CVsi dışında, bunca tecrübe ve birikime rağmen 22 ve 23 yaşlarındaki iki genç ve enstrümanlarının hakkını veren müzisyenle farklı bir arayış içine girmedeki cesareti ve efsanevi King Crimson tedrisatından geçtiği her halinden belli bir mönü ortaya çıkarsa da bunun içine farklı lezzetler katmasını beceren övgüye değer tavrının da etkin olduğunu belirtmek isteriz. Ne demişler demeyelim, “e” demişler diyelim…
exquisitely
engineered
electric
eclectic
energetic
esthetic
excellence
Sonsuz ve aritmik bir döngüselliğin gölgelerinde çırpınan bizler için, inançlar her daim aklımıza yatar derecede elle tutulur bir mantıkla örtüştüremediğimiz varlık ve yaratılış kökenli sorularımız için dimağımızı rahatlatan açık kapılar bırakabilme nitelikleriyle, sıklıkla benliğimizi sarmaladığımız manevi korunaklar olmuştur. Bu yönüyle insanın kendini ve varlık nedenini sorguladığı her yolculuk, kenarından köşesinden mistik, gizemli, karanlık ve gizli patikalarla örülmüş bir içsel güzergah oluşturmaya meyletmiştir. Bu yol da aslında Descartes’ın “Cogito, ergo sum” izleğinde en somuta indirgenen düşünme eylemi ile de kesişerek ve belki de belirsizliğin sarmalından kaçınabilmek adına kendi genelgeçer kabuller listemize dahlederek, zihinlerimizde onlarca karartılmış alan ve tabaka meydana getirmiştir. Ve vijdan tartısında biliriz ki başkalarında bizi en derinden acıtan aslında bu karartılmış alanlara mahkum ettiğimiz kendi eksikliklerimizdir. Ve en çok acıyı da oraya temas edildiğinde tecrübe ederiz. Ey blogger, konuyu dağıtma !
İşte bu karartılmış alanda tahripkar bir tonal portföyle gezinen, tamamen kendine ait bir dil yaratarak herkesçe bilinmeyen ve anlaşılamayanın üzerine inatla ve süreklilikle odaklanan, imkansız olanı dillendirmeye çalıştığını belirterek “satori”yi aradığını ifade eden bir isim düşüyor Nota Bene’nin ajandasına bugünlerde. Malum Budizmde “satori” insanın düşünceden sıyrılarak çoğunlukla içgörüsel bir deneyimle ve anlık olarak yaşadığı aydınlanma olarak ifade ediliyor. Bu çerçevede önümüzde bahsettiğimiz iki güzergah arasındaki dolambaçlı yolda cüretkar ve tavizsiz tavrıyla uzunca süredir yolalan müzikal bir kimlik var. İnanın anlatması da dinlemesi de kolay değil. Bir nev-i “karanlıklar prensi” adını da rahatlıkla yakıştırabileceğimiz biri karakter : Keiji Haino. Nedir ? Mesela…
Kendinizi tüm ışıkların söndüğü, sadece yarı gri bir spotun tozlar arasında gezinirken süpürge misali beline kadar uzanan siyah saçlarının bir kısmını aydınlattığı, yüzünde kocaman bir etiket gibi taşıdığı siyah gözlüklerinin ardında, tamamen siyah deriden ve takılarla bezenmiş bir kıyafete bürünmüş, elinde adeta bir uzvu görümündeki gitarı taşımakta zorlanıyormuş hissi veren ve belli belirsiz devinimleriyle bir insandan çok programlanmış bir hipnoz edici oyuncak-makinaya benzeyen birini düşünün. Ve tüm o karanlığın içinden bu yarı insan görünümlü figürün size gitarıyla çizdiği apokaliptik, nihilist, egoist ve anarşist haykırışların bünyenize acımasızca, defalarca ve hoyrat bir yolla zerkedildiğini….Hımmm...
Keiji Haino 60’ına merdiven dayamış, 70’lerden bu yana aktif, solo çalışmalarının yanı sıra birçok projede ana figür olarak yer almış ve hatırı sayılır sayıda farklı müzisyenle de ( Faust, Jim O'Rourke, Derek Bailey, Peter Brötzmann, Loren Mazzacane Connors, Bill Laswell, John Zorn, Mike Patton, John Duncan ve Fred Frith gibi ) ortak çalışmalar yapmış bir isim. Sanıyorum yarattığı projeler arasında başlangıçta bir ikili olarak başlayıp daha sonra zaman içinde trioya dönüşen Fushitsusa ( kuruluş 1978 – en aktif dönem 90’lar ), Haino’yu biraz daha bilinir / görünür kılan en önemli projesi. Dip toplamda Haino’yu rock, doğaçlama, noise, saykodelik, minimalizm ve drone gibi katmanlarda tamamen kendine ait bir dille kurguladığı çoğul referanslı / tekil yansımalı görsel – işitsel estetiğiyle daha önce gün yüzü görmemiş alanlar arasında dolaşan bir müzisyen olarak değerlendirmek mümkün kanımca.
Her ne kadar girizgahı kodlaması ve okuması güçlükler içeren Haino üzerinden yapsak da hakkında birkaç kelam edeceğimiz albüm Finlandiyalı elektronik müzik üstadları Pan Sonic ile Keiji Hiano’nun ortak ( ? - bu konuya döneceğiz ) çalışmaları. Birlikte 2007 yılının kasım ayında Berlin’de gerçekleştirdikleri performansın kayıtlarının 2009 yılı içinde “Blast First” etiketiyle yayınlanmasıyla mevcudiyete erişmiş albümün adı da bir hayli sancılı: “Shall I Download A Blackhole And Offer It To You”. Me ??
80 dakikaya yaklaşan bu ayinvari müzikal yolculuk bir ortak çalışma olarak görünse de fazlasıyla Haino-esk bir tabiata daha ilk parçadan itibaren bürünüyor. İkilinin ( Pan Sonic ve Keiji Haino ) farklı bir kimya meydana getirmeksizin Haino’nun gitarının yol göstericiliğinde zaman zaman acımasız, kaba ve çiğ vokalleriyle bezenmiş parçalarda Pan Sonic birkaç parça dışında kendi müziğinin tohumlarını Haino ile çiftleştirmektense, sadece kenara köşeye bir kaç avuç serpmiş görünüyor. Aslında Haino’nun bu anlamda ortak çalışma yapmak için güç bir isim olduğunu da belirtmek lazım. Zira akacak su kendi mecrasını bulur misali Haino’nun müzikal kimliği de bir zeytinyağı kıvamında hemen üst katmanlarda bir yere konuşlanıyor; zaman zaman arka planda kalmış hissi yaratır gibi olduğunda da daha coşkulu, daha delişmen, daha primitif ve içedönük, kapalı ( ezoterik mi desem ? ) bir kurgu ile tekrar sahnenin önüne kendini atıveriyor.
İsimsiz parçalardan ilki drone olarak ifade edebileceğimiz sessiz sedasız, kendi meşrebinde yankılanan uzun bir ses kolajı ile başlamasına rağmen giderek artan bir tempo içinde gitarın mezbaha / marangozhane karışımı devinen makina sesleri çıkararak parçaya girmesiyle noise vari bir hale evriliyor. İkinci parça albümde Pan Sonic’in etkisinin en çok hissedildiği ve Haino’nun karanlık sesinin kıvrımlarıyla düstursuzca ve biraz da korkarak / çekinerek karşılaştığımız ilk parça oluyor. Üçüncü adımda Haino’nun vokalleri biraz daha usturublu, fazla saldırgan değil; ama gitarından çıkıp uzayıp giden notalar arka planda Pan Sonic’in titreyen baslarıyla iyi bir kimya yakalıyor. Ardından gelen parçada Pan Sonic referanslı bir altyapı üzerine yine Haino’nun bu defa sert, bol distorsiyonlu ve ekolu gitarını duyuyuruz. Albümün devamında sahne giderek Haino’ya devrediliyor. Zaman zaman depresif, sakin, melankolik dokunuşlar ama sıklıkla gürüldeyen, dörtnala tepişen gitar nağmeleri ile bezenen parçalarda Pan Sonic ziyadesiyle bir “arka plan” deseni kıvamına indirgeniyor. Bu benim gibi Pan Sonic hayranları için kabulu biraz zor bir denge oluştursa da, Haino’nun zehir zemberek dünyasına adım atma gayretinde olanlar için hem bir referans hem de yumuşatıcı görevi gördüğünü de belirtmek gerekir.
Keiji Haino’nun eski çağlardan devşirmişçesine kullanageldiği arkaik sesiyle, gitarına yıllardır geri adım atmamacasına eklemlediği vahşi ve canhıraş çığlıklar, içsel bir patlamayı anımsatıyor adeta. Pan Sonic elektronik referanslı beyaz gürültü frekansları ve bas titreşimleri yayarak bu gizil tabakaya ara ara sızsa da, Haino’nun baskın karakteri albümün tamamını kaplıyor. Dediğim gibi böyle leblebi şeker kıvamında bir çalışma değil elimizdeki malzeme; insanın şirazesini bozabilecek denli yabani, işlenmemiş ama üzerinde çokça çalışılmış bir kolaj. Adeta yeraltından notlar değil notalar, kolay gele…
Evet, canavarlar etrafımızda, canavarlar içimizde ve hepimiz vampir ( sömürücü ) olduğumuz gibi hepimiz canavarız. Uygar ve bilinçli canavarlar… İlkel atalarımızın genlerini taşımakla birlikte genelde uygarca, akıllıca hareket ederiz ama bir şey bizi derinlemesine tetiklerse, zıvanadan çıkarsak, içimizdeki canavar harekete geçer ve engel tanımaz, savaşlarda, çatışmalarda, kavgalarda, toplu histeride, şiddette, baskıda, zulümde, toplumsal sömürüde kendini gösterir…
Bu satırlar İş Bankası Yayınları’ndan çıkan bir nehir söyleşi kitabından alıntı : “Bir Levanten Şövalye – Giovanni Scognamillo Kitabı”. Ekin / Pınar Üzeltüzenci kardeşler ve Kaan Akay’dan kurulu Proudpilot’ın bu yıl Peyote etiketiyle yayınlanan ( Replikas’ın Zerre’si sonrası Peyote’den alkışa mazhar ikinci sürüm ) albümleri “Monsters Exist”i dinlerken farklı alanlarda 50’nin üzerinde kitap yazmış olan bu kült figürden de ( “Canavarlar, Yaratıklar, Manyaklar” isimli kitabı bunlardan sadece biri ) esinlenmem hoş karşılanmalı kanımca.
Aslına bakılırsa Proudpilot’ın toplam süresi 40 dakikayı ancak bulan bu kısa süreli yolcuğulu kişisel müzik tarihçemin oldukça fazla sayıdaki duyargasını titreten bir hayli sinyal göndermekten bir adım geri atmadı desem ve bunu albümün bana aksettirdiği çoklu referans listesinin kabarıklığı anlamında üçlü için bir artı puan olarak değerlendirsem ve bu girizgahı artık burada bitirsem…Mantıklı.
Grubun albüm sonrası internetten erişilebilir kıvamdaki bazı değerlendirme yazıları arasında yaptığım çalışma esnasında fazlasıyla grup adının zikredildiğini görmek albümün dinleyenlerde paralel bir tetikleme yaptığını da gösteriyor. Deneysel / alternatif rock kategorisine dahil edebilsek de yanına benzer bir çalışmayı tek başına rahatlıkla koyamadığımız “Monsters Exist” belli ki müzikle iyice hemhal olmuş üç ismin kendi çok katmanlı, derinlikli ve algı çıtası yüksek geçmiş kulak tınıları repertuvarlarının yüksek oktanlı bir yansımasını içeriyor. Noise estetiği kendilerinin ekstra altını çizdikleri bir katkı alanı başlığı olarak belirginleşse de; progresif rock, krautrock, drum’n bass, post rock, acid rock ve rahatlıkla biraz daha genişletebileceğimiz geniş bir yelpazenin üzerinde kurgulanıyor Proudpilot’ın müziği. Parçaların çoğu ilk bakışta kökensiz, dilsiz, kimliksiz gibi görünse de adım adım, bir bütünlük de içermek suretiyle kulaklarımızın pas tutan derin kıvrımlarına nüfuz etmeyi beceriyorlar.
Minnoş dili dedikleri çalışılmış / uydurulmuş arası bir dil, ek bir enstrüman kimliğinde kullanılan kesik vokaller, güçlü bir davulun üçlü arasındaki dengeyi bozmadan başını çektiği ritimler eşliğinde, gotik / karanlık synthler ve melodik bas dokunuşları etrafında örülen sarhoş edici ( zaman zaman agresif ) ritmik döngüler…Samimi, içten, dürüst, rutin dışı ve dosdoğru bir müzik; bir anlamda içgüdüsel ve emprovize. Grubun 10 yıla yaklaşan gitmeli gelmeli birlikteliklerinin nihayetinin bir albüme evrilebildiğine şahitlik etmek sancılı bir alternatif müzikal coğrafyada soluyan bizler için ek oksijen deposu kaynağı niteliğinde adeta.
Albümün tamamına yakını altını gayretle çizmeye çalıştığımız kalite çıtasının üzerinde konumlanırken, özellikle açılış parçası “Astroaunt”, vokallerin daha kulağa gelir bir kıvama ulaştığı “Hardcore”, “Gang Land”, “You Do, I Make” ve “Dellule”, gruba dışarıdan tek müdahalenin geldiği “Ciao!” ( bu parçada Gökhan Goralı enfes bir gitar katkısı sunuyor albüme ) kantarımızda kendileri biraz daha ağır çeken parçalar olarak sıralanabilir. Üçlü Roll dergisinden Cem Sorguç’a verdikleri röportajda kalabalık bir geçmiş zaman olurki dinlemesi cihana değer isimler listesi zikretmişler. Aklımda kalanlar arasında Stereolab, Ozric Tentacles, Cranes, Cocteau Twins, King Crimson ve JethroTull var ki sanıyorum bu liste örtüşmesi “Monsters Exist”i bu denli sevmem ve ondan da öte kendime çok yakın bulmamın odak noktasını oluşturuyor. Ancak albümdeki birkaç parçayı dinlerken beni hep aynı yerlerde çarpıp sersemleten bir başka isim var ki ona grubun herhangi bir notunda yada bir yazıda rastlamadım: 80’lerin ilerici etiketi 4AD listesindeki en ağır isimlerden biri olan Xmal Deutschland’ın tüm zamanların en başarılı gotik rock albümlerinden biri olduğunu düşündüğüm “Fetisch” adlı çalışması. Müzikal içerik ne kadar örtüşür tartışma götürür olsa da, müzikal imgelemimde Proudpilot’ın bu çalışması beni sıklıkla bu albüme götürdü.
Atlas pasajındaki dükkanının eski müdavimlerinden biri olduğum ve vakti zamanında 103.8 Dinamo frekansından takipçi kulaklara farklı notalar uçurduğumuz Kaan Akay ( aka Golem ) ve Üzeltüzenci kardeşlerin ortaya çıkardıkları çalışma sıradan bir övgünün ötesini hakediyor. Ne kadar ekmek o kadar köfte denkleminin her daim işlemediğini; sebat, gayret ve içtenlikle de çizgi üstü işler yaratılabileceğinin aşikar bir ispatı olan çalışma için albümü yayınlayan Peyote de koca bir tebriği hakediyor.