30 Ağustos 2009 Pazar

Vladislav Delay. Tummaa. Leaf. 2009

Uzunca bir ara vermiş olsak da asli istikametimizde bir değişiklik olmadığından son durağımızdan yolculuğumuza devam edelim isteriz. Beriki yazılarımızda ismini çokça neşrettiğimiz güzide müzisyen Sasu Ripatti’nin farklı gölgelerinden bu satırların yazarına en yakından düşen alt kimliği ile, Vladislav Delay olarak 2007 yılında yayınladığı “Whistleblower” sonrası ilk çalışması olan “Tummaa” mercek altına koyacağımız albümün adı.

Ripatti Fin bir müzisyen olmasına rağmen uzunca bir süre Berlin’de ikamet ettikten sonra bu albüm çalışmaları sırasında tekrar ana yurduna dönmüş. Albümün çalışmaları ise her gün sadece birkaç saat için gün ışığının boy gösterdiği aylarda ( aralık – ocak – şubat dönemi ) gerçekleştirildiğinden, fince karanlık anlamına gelen “Tummaa” adının albüme yakıştığını söylemek mümkün. Ancak bundan da öte, Ripatti’nin kendi içinde daha karanlıkta kalan yanlarına odaklanan bir müzik yapmaya çalıştığını belirtmesi de albüm adı için sağlam bir referans içeriyor.


Ripatti aslında davul ve vurmalılar üzerine caz eğitimi almış bir müzisyen. Çok farklı kimlikler altında özellikle elektronik tandanslı tınılar üretse de, kendisi aldığı bu eğitimin ve Miles Davis / John Coltrane gibi ikonik isimlerin etkisinde biçimlenen caz kökenlerinin müzikal üretimlerine bir şekilde yansıdığını belirtiyor. Elimizdeki çalışmanın altı çizilmesi gereken özelliği Ripatti’nin önceki çalışmalarına nazaran daha organik, canlı hissiyatı veren ve bahsettiğimiz kökenlerden beslenen, daha caz ve akustik referanslı içeriği.

90’lı yılların Helsinki orijinli bu dahi ve çok kimlikli müzisyeni aralarında Massive Attack, Black Dice ve Ryuichi Sakamoto gibi isimlerin olduğu farklı projelerde de yer almasının yanı sıra, Mille Plateaux, Force Tracks, Chain Reaction ve Bpitch Control gibi etiketlerden yayınladığı çalışmalarla da hassasiyetle ve merakla takip edilir biri haline geldi. Zaman zaman sınırları zorlayan, kendi dilini yaratma gayretinden ödün vermeyen, şaşırtıcı, hipnotize edici ve sıklıkla duyguların da kendine yer edinebildiği çalışmalar, Ripatti’yi son beş yıl içindeki birçok çalışmasını kendi etiketi olan Huume’den yayınlamasını da beraberinde getirdi. O yüzden “Tummaa”nın uzunca bir aradan sonra Leaf etiketiyle yayınlanmış olması da enteresan. Burada üretilen müziğin kimyası, çizgisi ve çerçevesi ile etiketin taşıdığı paralellik önemli diye düşünüyorum.

“Tummaa” aslında bir üçlüden oluşuyor: vurmalılarda Sasu Ripatti, klarnet ve saksafonda Arjantinli Lucio Capece ve piyanoda Craig Armstrong. Ripatti’nin kaydettiği davul partisyonları üzerine Capece kendi emprovize dokunuşlarını yapıyor ve ardından Armstrong solo piyano kayıtlarını gerçekleştiriyor. Sonrasında tekrar Ripatti’nin tamamen içgüdülerini serbest bırakarak onlara yol açtığı ve dış etkenleri hiçbir şekilde içermemesine çalıştığı biraz daha izole edici ve cesur bir süzgecten geçiyor albüm. Çıkan sonuç geçmişe kıyasla biraz daha farklı bir yöne gidiyor. Daha içe dönük, kapalı ve karanlık; yada kendi ifadesiyle “anti- pop persona”sının gerçekçi bir yansıması.
Albüm boyunca kulağımıza çalınan melodiler aslında hafif aksak, biraz biraz temposuz, takibi güç bir yapı içinde sunuluyor. Bu parçalı kurguda zaman zaman minik piyano melodileri, gelip giden ve yankılanan / esneyen / yayılan ( ve hep içinden gereksiz kısımların ayıklandığı hissiyatı veren ) elektronik tınılar, ağırbaşlı üflemelilerin de eşliğinde giderek daha derinlikli ( bazen biraz daha gergin ) ve geçirgen bir kıvama ererek, sizi biraz daha kabullenir hale geliyor.

“Melankolia” saf piyano dokunuşlarının ara sıra su yüzeyine çıktığı, bir türlü devinim kazanamayan elektronik tınıların arka planda kıpırdadığı, hafif tansiyonu yükselten ambient etkilenimli bir parça olarak albüme harika bir giriş yapıyor. Daha durağan ve uzayıp giden bir ara nağme kıvamında olan “Kuula”dan sonra iki etkileyici parça sıralanıyor. Metalik sarkaçvari bir melodinin içine yedirilen Capece’nin ustalıklı kurgusu üzerinde salınan, akışkan sesleri içeren “Mustelmia” ve ardından gelen daha akustik, az biraz karanlık, hafif depresif ve biraz da medidatif yapısıyla dikkat çeken “Musta Planeetta / Black Planet”.


“Toive” ise bir denizaltının giderek yükselen nefes alıp verişleri ile bizi biraz daha uzaklara götürüyor. Ardından gelen “Tummaa” ve kapanışın yapıldığı “Tunnelivisio” ise albümün genel kimyasının dışına çıkmadan, giderek daha koyu bir karanlığın ve sinematik bir vurgunun ön plana çıktığı sahneler sunuyor bizlere. Arka planda yankılanan tuşlular, zaman zaman dozu yükselen yarı canlı / organik sesler adeta Ripatti’nin iç dünyasında yolunu bulmaya çalışan girdapların kompleks, dışavurumcu bir kolajı niteliğinde.

Sasu Ripatti, Vladislav Delay alt kimliğiyle yayınladığı bu çalışmada algılarımızı tetikleyen, farklı katmanlara eş zamanlı kulak kabartabilme yeteneğimizi sorgulayan, eşitlikçi, içgüdülerinin ışığında şekillenen kurgusal bir dünyanın müzikal izdüşümlerini Lucio Capece ve Craig Armstrong’un usta işi katkılarıyla lezzetlendirerek sunuyor. Solo projelerinin yanı sıra Moritz von Oswald trioda davul çalan ve Pan Sonic’ten Mika Vainio, kontrbasçı Derek Shipley ve Lucio Capece’den oluşan Vladislav Delay Quartet ile de festivaller de boy gösteren Ripatti’ye şapkamızı tekrar saygı, hürmet ve bize verdiği keyif dolusu anlar için koca bir teşekkür için çıkartıyoruz.

7 Ağustos 2009 Cuma

Leonard Cohen @ Cemil Topuzlu @ 6/8/2009

Yaprakların az biraz kımıldadığı, bulutların hafiften biraraya toplaştığı bir akşamüstü. Kalabalık yerli yerinde. Yoğunca bir insan hüzmesi arasında gözlere temas eden tanıdık şöhretler de var. İstanbul’un geniz kurutan sıcaklarında bezginleşenler bu akşam sadece bir tutam hava almak için değil, aynı zamanda yaşantılarının farklı anlarına lezzetli hatıratlar nakşeden bir ozanın satırları arasında dinlenmek ve illaki insan olmamıza dair yazılan sayfalarımıza bir dip notü düşülmüşlüğü olan koca bir çınarın da gölgesinden nasiplenmek niyetindeler. Belki de bir önceki akşam ustanın şaşmaz bir dakiklikle sahneye geldiği dikkatli kulaklara fısıldanmış olduğundan bir nebze daha az bir keşmekeşe sahne oluyor açılış parçası “Dance Me To The End Of Love”; koca bir alkış tufanı eşliğinde elbetteki. Arada bir tempo tutulmaya çalışılsa da şöyle hafif geriye yaslanıp derin bir nefes almak, sevgiliye / eşe / dosta bir omuz dokundurmak, sarılmak sanki çok daha doğru bir kurgu dinleyiciler ve müzik açısından.

10 kişilik nezih bir ekipten oluşan bu mini orkestra ilk molasını aralarında “Ain’t No Cure For Love”, “Bird On A Wire”, “The Future” ve “Everybody Knows” gibi ( daha bir ) klasiklerin de bulunduğu bir saati az biraz geçen performansları sonrasında veriyorlar. Üçüncü parça sonunda ilk sözleri adeta havada asılı kalıyor Cohen’in : “Yolumuzun buraya bir daha düşüp düşmeyeceği belli olmaz, bu akşam sahip olduğumuz her şeyi size sunmak istiyoruz”. Dinleyenleri sadece şarkıları ile sarmalamayıp; tüm asalet, nezaket ve saygınlığı ile ekip arkadaşlarını tanıttığı 4-5 dakikalık bölümde uzaklarda otursam da Cohen’in gönül telimize nağmeler serpiştiren şarapvari zamanla lezzetlenen bas / bariton sesinin tüylerimi diken diken ettiğini de hissedebiliyorum ilk ara öncesi. “Prince of precision, davulda”, “The Irreplacable, gitarda” şeklindeki bu takdim sanıyorum ömrü hayatımda bir benzerini göremeyeceğim tarzda bir olgunluk ve yücelik içeriyor. Her defasında takdim edilen sanatçı önünde eğilmesi, şapkasını kalbine yaslaması ( parçalarda atılan sololarda da bu şapka çıkarma nezaketini sergilemesi de kayda değer ) çınarın gölgesinde “pişmek” isteyenler için adeta bir ders silsilesi. Derken mola. Bu kısa arada “Anthem”in muhteşem dörtlüğünü de anımsayarak, Cohen’in çürümüş, yalnız kalmış, zavallı ve geleceğinde cinayetler gördüğünü söylediği karanlık dünyamıza sızan bir ışık olduğunu düşünüyorum.

Ring the bells that still can ring
Forget your perfect offering
There is a crack in everything
That's how the light gets in

İkinci bölüme kaldığınız için teşekkür ederim nezaketiyle başlayan Cohen bu defa solo birkaç performans sergiliyor. “Tower Of Song”da klavyesinden çıkan naif melodi bile koca bir alkış silsilesini tetiklerken “Suzanne” ve sonrasında ise gitarla daha bir rahat seviştiğini görüyoruz ustanın aşk içinde nasırlaşan ellerinin. “Boogie Street”, “Take This Waltz” ve benzersiz bir yorumla tüm dinleyenlerle kucaklaştığı “I am Your Man” fazla bir ek nota mahal bırakmaksızın bu performansın unutulmaz anları arasındaki yerlerini alıyor. Ve elbette “Hallelujah”. İkinci ara öncesi bu defa seyircilerinin de izniyle bir kez daha takdim ediyor ekibini.

İki saati devirmişken eğlenceli dansıyla bir kez daha sahneye gelip kanımca konserin en keyifli iki parçasını şaşkın, afallamış ve kendisini ancak ayakta alkışlayarak ödüllendirmeye çalışan bizlere arka arkaya ışık süzmeleri arasında icra ediyor. “So Long Marianne” ve “First We Take Manhattan”. “If It Be Your Will” sonrası analojik düşünce bu perde “Closing Time” ile kapanır dese de, Cohen resti çekip konseri bir sonraki günün ilk dakikalarına taşımak konusunda niyetini apaçık belli ediyor. Tüm grup elemanlarının minik soloları ile renklenen sahneye bakan bizler bir oturup bir alkışlıyoruz. “I Tried To Leave You” da konserin sonuna yakışır bir parça olarak sona ererken Cohen parçalarını bunlarca yıl canlı tuttukları için dinleyenlere teşekkürle başlayıp, tek tek isimleri ile tanıttığı ve aralarında tur menejerinden ses teknisyenine kadar kalabalık bir listenin olduğu ekibini son kez takdim edip önümüzde eğilerek bizleri selamlıyorlar.

Cohen sonrası ben layıkıyla ikna oldum ki şarkıların da yakıştığı renkler vardır; bazıları efkarlı bir buluta, bazıları bembeyaz bir martıya, bazıları da altın sarısı bir dolunaya yakışan. Dün gece bunların bir çoğuna şahit olurken bu geceyi, Cohen’in damarlarımıza koyu karanlık sesiyle zerkettiği bir gökkuşağı zenginliğindeki unutulmaz satırlarının ve melodilerinin eşliğinde anılarımız arasından çıkarmamak üzere kayda aldık. Cohen'in kalplerimizin bir kenarına teyellediği bu parçalardan alacağımız her tutamın yaşama bir nebze daha layık birileri olma güdümüzü tetikleyeceğini ümit ederek kendisine içten teşekkürlerimizi sunuyoruz.


Everybody knows that the dice are loaded
Everybody rolls with their fingers crossed
Everybody knows that the war is over
Everybody knows the good guys lost
Everybody knows the fight was fixed
The poor stay poor, the rich get rich
That's how it goes
Everybody knows




2 Ağustos 2009 Pazar

AGF. Dance Floor Drachen. AGF Producktion. 2008


Antye Greie Fuchs’un ( aka AGF ) dünyasına biraz daha yakından bakmamız gerektiğini düşünerekten kaldığımız yerden devam edip kulaklarımızı geçen yıl dijital olarak yayınlanan “Dance Floor Drachen” çalışmasına kabartıyoruz bu defa da. AGF’nin 5. solo albümü web üzerinden ücretsiz indirilebilen son dönem çalışmalarından ( Radiohead, Nine Inch Nails ) biraz daha farklı ve derin bir değerlendirmeyi hakediyor. AGF’nin kendi etiketinden AGF Producktions ) yayınladığı bu çalışma aslında daha geniş çaplı bir projenin ve sorgulamanın bir ayağı olarak nitelendirilebilir. Temel soru “günümüzde üretilen müziğin değerine” ilişkin. Çalışmayı internet üzerinden ücretsiz indirebiliyor olmanıza rağmen talep edilen, çalışmaya kendinizce bir değer biçip istediğiniz miktarda bağışta bulunmanız. Yani dinlediğiniz müziğe ilişkin bir takdir mekanizmasını tamamen kişisel bir filtreleme ile gerçekleştirmeniz. Elbetteki bu mekanizmanın ardında size sunulan bu sosyal deneyimi destekleyen bir ideolojik boyut var. Zira burada müziği üreten sanatçı ile tüketen dinleyiciyi biraraya getiren piyasa ekonomisinin uygun bulduğu “pazar değeri”nden farklı olarak, nihai kararın tamamen tüketiciye / dinleyiciye bırakıldığı bir “sonsuz olasılıklar değer”inin yaratılması söz konusu. Sorgulanan üretilenin tüketen gözündeki değeri. Böylece üretilenin ( müzik ) değerine ilişkin asıl söz sahibi olması gereken ( sanatçı ) bu sorumluluğu / görevi / takdiri tamamıyla tüketiciye ( dinleyici ) aktararak klasik formülasyonu tam anlamıyla yerle bir ediyor. Öte yandan parçaların isimlerinden oluşan cümle bu anlamda bazı ipuçları içeriyor ki bunlar aslında bir yandan da açılış parçası olan “If You”nun da sözlerini oluşturuyor.

If You
Consider
Than Reconsider
Ripping This Track
For Free
You Might
Slowly
Turn Impotent
(Because) This Is
Reduced Beauty
From A Nazi Stalinist Successor

Tüm bu konteksi değerlendirirken gözardı edemeyeceğimiz önemli bir nokta da sürece ilişkin. Teorik olarak hiç bir malın asli değerini onu tüketmeden tam anlamıyla belirlemek ( tüketici gözünden ) olası değilken, bu yapı içerisinde ürünü deneyimleme ve sonrasında değeri hakkında kişisel ederinizi belirleme şansınız var. Fasitdaire olarak bendeniz ( bu kadar laf edip ödeme yapmadım diyemezdim herhalde ) 8 avroluk bir bağışta bulunduğumu da belirtmeden geçmek istemem.

Çalışmayı bu sosyo-kültürel boyuttan sıyırıp albüm olarak değerlendirdiğimizde ise tamamen AGF’ye özel bir dilin kullanıldığı, her parçadaki oluşum sürecinin, amacının ve kullanılan kaynak materyallerin farklılığına rağmen eldeki kompleks malzemenin basit ( ama deneysel ) vuruşlarla bezenerek AGF prizmasından yansıtıldığını ve AGF’nin egzotik / erotik / didaktik / akademik / lirik ( liste uzayabilir ) tınlamalarının zaman zaman kelime tekrarları yoluyla albümü şiirsel bir ( electronic poetry ) bütünlük içinde farklı bir boyuta taşıdığını belirtebiliriz. AGF’nin vokalindeki ayıredici unsurun dizelerden çok kelimelere yoğunlaşmış olduğunu mutlaka belirterek çalışmanın ses, dil, vurgu gibi kavramların arasında çıkılan bir yolculuk olduğunu söyleyebiliriz.
Açılış parçası “If You” güçlü vuruşlarla, az önce bahsettiğimiz AGF’nin tekrarlara dayalı vokal tarzına iyi bir örnek oluşturuyor. “Consider” albümdeki parça isimlerinin şarkı sözlerini oluşturduğu ve altı farklı örnek sesten oluşan gerilimi yoğun bir parça. Favorilerimden “Then Reconsider” yumuşak vuruşları ve melodik / aksanlı vokali ile değişik bir minimal tekno parçası. Bu parça 2001 yılında Luomo ( Sasu Ripatti / Vladislav Delay ) için yazılmış ama daha önce hiç yayınlanmamış ( arada hafif 90’lar sonu Björk havası da yok değil bu parçada ). Takip eden 4. parçada bir Holywood filminden alınan örnek sesler karmaşık bir altyapı içinde kullanılmışken vokal olmayan 5. parçada ise saha kayıtları ve uyuyan bir bebek sesi kullanılmış. “You Might” daha önce AGF ile ortak bir çalışma yapan Sue C.’nin bir filmi için hazırlanmış. “Slowly” ise daha önce Vladislav Delay ile birlikte yazılan bir parçanın yeniden mikslenmiş versiyonu. “Turn Impotent” albümdeki aksak ritmi ve endüstriyel çağrışımlar içeren vuruşlarıyla en ayrıksı parçalardan biri. “This Is” yine birbirini kovalayan vokallerin minimal dub / tekno karışımı çiğ bir altyapıyla sunulduğu rahatsız edici ( olumlu anlamda ) bir parça. Albüm kaydadeğer bir elektronika parçası “Reduced Beauty”nin ardından karanlık, derin ve çok katmanlı “From A Nazi Stalinist Successor” parçası ve ona eşlik eden “Buy Me Out” vokalleriyle son buluyor.

AGF klasik anlamda sadece müzisyen kimliği ile değil, bir yandan müzik olgusunu ele alış şekli ve ürettiği onlarca farklı proje ile bir yandan da bir önceki yazımızda belirttiğimiz çok kimlikli sanatçı yapısıyla üzerinde ehemmiyetle durulması gereken bir noktada. Fasitdaire “Boşlukta ve sesler arasında dans eden” bu nev-i şahsına münhasır yetenekli ismi es geçmeyelim der.

26 Temmuz 2009 Pazar

AGF / Delay. Symptoms. Bpitch Control. 2009

Müzikal ajandamıza yılın ilkyarısında Bpitch Control ( Ellen Allien ablamızın ve şürekasının yayın merkezi ) etiketiyle düşen çalışma, çokça lakap sahibi Fin Sasu Ripatti ( aka Vladislay Delay, Luomo, Conoco, Sistol, Uusitalo ) ile aynı zamanda eşi de olan Antye Greie-Fuchs’un 2005 tarihli “Explode” albümü sonrası ikinci ortak üretimleri. Elektronik müziğin tatbiki coğrafyasının farklı bölgelerinde sıklıkla adından sözettiren çalışmalara imza atan ikiliden Sasu Ripatti’yi ziyadesiyle Vladislay Delay ve Luomo ( bu isimle birkaç yıl evvel Phonem by Miller kapsamında Babylon’u da ziyaret etmiş ve eklektik bir minimal deep/tech house seti çalmıştı ) adıyla yaptığı çalışmalardan hatırlıyoruz. AGF ise sanıyorum ki az sayıda özel takipçisi dışında ülkemiz sınırları içinde gerektiğince ve yeterince bilinmiyor. Aslında bu çok yönlü sanatçının eylem kulvarı etkileyici derecede kalabalık ve bunu web sitesinde özetleyen cümleyi ingilizce olarak alıntılamakta bir beis görmüyoruz: AGF alias Antye Greie is an East German singer and digital songwriter, producer, performer, e-poet, calligrapher, digital media artist known for artistic exploration of digital technology through the deconstruction of language and communication within music and abstract poetry that occurs within sound. Fazla söze ne hacet!.


12 parçadan oluşan albümde AGF’nin konuşma / fısıldama arasında gidip gelen hipnotik ve şiirsel vokal kullanımının yanısıra şarkı sözlerinin de belirleyici bir rolü olduğunu belirtmeliyiz. “Symptoms”, “Get Lost, “Outbreak”, “Connection”, “Smile Away” gibi parça isimlerinde de kendini gösteren ve günümüz dünyasına eleştirel bir bakışı da içeren albümde küreselleşme, kapitalizm, teknoloji, paranoya, uzaklaşma gibi kavramlar etrafında üretilen genel bir anti-ütopyan refleks olduğunu görüyoruz. Bu çerçevede titizlikle minik yorumlar halinde şarkı sözleri arasına iliştirilen insanlık, teknoloji ve topluma ilişkin aforizmalar dikkate değer nitelikte. Örnekse açılış parçası “Get Lost” içinde geçen “lost my sustainability”-“lost my voice of reason”-“give me something I can hold / so I can get lost a little further” gibi. Yada devamındaki etkileyici parça “Connection”daki “I hear your tiny voice / via some satellite phone / one I don’t own / one I don’t know / who owns my connection to you” gibi. Ve hatta “Outbreak” isimli parçadan alıntıladığımız “I am no longer following the concept of empathy”, “we eat the same shit / we shit the same color” gibi. Birçok parçanın şarkı sözlerine
www.agfdelay.com adresinden ulaşmanız mümkün bu arada. Albüme adını veren parçadan da bir cümle ekleyelim en son : "I felt paranoid at reception desks, I felt robbed at security checks"...

Solo çalışmalarında daha deneysel kıvılcımlar saçan ikilinin çalışmasında dub / tekno ritimleri içerisine yedirilmiş soyut elektronika parçacıkları ile ilerici bir popun lirik yansımalarını görüyoruz. Ritmik yapıdaki aksak kurgu zaman zaman güç takip edilir bir kıvam oluştursa da AGF’nin vokallerinin adeta sterilize edici özelliği bu zorluğu aşmamıza yardımcı oluyor. Orta sertlikte ve mayhoş bir havada süregiden çalışmada yüksek temposuyla dikkat çeken “Downtown Snow” aynı zamanda AGF’nin Alman soslu İngilizcesiyle de keyif veriyor. Yine aforizma derseniz “look, don’t touch / listen, don’t talk / smashed up sanity / smashed up integrity” derim. Albümde ikilinin farklı bir müzikal / kavramsal dil yarattığından da bahsedebiliriz; ilk dinlemede ılımlı, davetkar ve heyecan uyandıran ama detaylara hakim olmak için birkaç ek dinlemeyi gerektiren ve dinledikçe daha da sarmalandığınızı hissettiğiniz soyut bir dil. Bunda AGF’nin ( en az Cocteau ikizi Elisabeth Fraser denli etkileyici bir sesi olduğunu düşünmekteyiz ) sıradan gibi gelen ama derinlikli ve etkileyici vokal tarzının huşu içinde tüm parçaların omurgasına adeta yapışmasının da etkisi var elbette.

Apokaliptik, karmaşık, endişe uyandıran ve belki de histerik bir dünyanın içedönük bir yorumu “Symptoms”. Bu içedönüklük ve kapalılık hali nedeniyle çalışmanın eleştiriye açık tek eksiği de tedaviden öte semptomlar üzerinden bir ilişki kurguluyor olmasında yatıyor. AGF’nin didaktik, erotik, maskülen/feminen, uhrevi gibi uçlarda dolaşan vokal tarzının ustalıkla geliştirilmiş bir işitsel altyapı üzerine eklemlendiği çalışmada, AGF ve Delay’in diğer projelerinden daha farklı bir müzikal dilin bizi beklediğini de belirtelim. Umarım ki AGF Delay’li yada değil daha da gecikmeden yurdum sınırları içinde de yankı bulur ve biz de bu önemli ismi canlı seyretme şansını yakalayabiliriz.

15 Temmuz 2009 Çarşamba

Mika Vainio / Lucio Capece. Trahnie. Editions Mego. 2009


Finlandiya’nın medar-ı iftiharı Pan Sonic yarısı Mika Vainio ile Arjantin orjinli avantgarde soprano saksafoncu Lucio Capece’nin ortak çalışmaları aslında müzikal ve coğrafi yelpazenin birbirine olabildiğince uzak dilimlerinde yeralan bu iki ismin ( birlikte altına imza attıkları ilk çalışmaları ); kaotik, sert mizaçlı ve tavizsiz atışmalarının işitsel bir izleği niteliğinde. Doğaçlamanın, sonik deneylerin, değişken frekansların, gürültünün, zaman zaman sakin ama yeri geldiğinde boyundan posundan çekinmeden ortalığı toz duman eden ses kırıntılarının birbirine sarmalandığı albüm bir saate yaklaşan süresi boyunca detaycı bir kulak verişi fazlasıyla hakediyor. Albümdeki Mego etiketi ise adeta yıldızlı pekiyi olan karnemize öğretmenimizin düştüğü motive edici kanaat notu gibi doğru yolda olduğumuzu gösteren bir karine.

Hazırlıkları iki yıl süren albüm kulakları rahatsız eden ve adeta bir uyarı niteliği taşıyan siren vari “Ujellus” isimli parçayla açıldıktan sonra müteakip adımlarda güzergahını fazlasıyla belli ediyor. Capece’nin “Free Jazz” çağrışımlı deneysel üflemelerinin içine akıtılan Pan Sonic referanslı minimal dokunuşlar “Juurake” isimli parçada albümün genelini temsil eder bir bütünlük sunuyor. Parça içinde rayından çıkan ve birarada zorla tutuluyormuşçasına kendi çığlıklarını atan seslerden oluşan bir kolajdan bahsetmek mümkün.

Çalışmanın genelinde en çok puan toplayan kısmın Capece ve Vainio’nun temsil ettikleri iki değişken algı, yorum ve üretim prosesinin alkışı hakeder nitelikteki birlikteliği. Buradaki hüner sunulanın iki değişken boyutun eksiltilerek birbirine yedirilmesi yoluyla değil, ana kimliklerini koruyarak üstüste eklenmesiyle oluşturulan yeni bir kodlama olmasından kaynaklanıyor. Birbirine karışan ama değiştirmeyen, birbirini tamlayan bir kodlama. Tarzanca konuşmaktan öte iki yabancı dile hakim olmak gibi.

Tüm parçalarda bu karşılıklı iyi pas alışverişi ve sahaya hakim oyun kurgusunun müzikal izdüşümlerini deneyimlemek mümkün. “Hondonada” parçasında Capece’nin Jon Hassell’i anımsatan sersemletici derinlik algısının içinde Vainio’nun kendi yolunu bulma çabalarına şahit oluyoruz. “Hobojungle”da ise Capece’nin ümitsiz haykırışlarına eşlik eden karamsar ( hatta kötücül ) bir Vainio görüyoruz. Rol değişimleri ve biribirine sufle vermeler karşılıklı devam ederken, “Tolmavuo’da dümene Vainio geçiyor, “Sigilo”da ise hikayeyi Capece’nin yorumu tek başına sürüklüyor. “Manana” ise Herzog filmlerinin hikayesi düşkırıklıkları arasında sonlanan yenik ama mağrur kahramanına adanmışçasına açımlanan ve sonsuzluğu çağrıştıran basit ve etkileyici bir kapanış parçası.

Albüm her daim sarfetmeyeceğimiz ve değerlendirme skalamızda karşılığı kendisiyle muteber “beton” ifadesini sonuna kadar hakediyor. Kendinizi farklı ortam ve şartlarda değişik hislere zerketmenize yolaçabilecek çalışma, iki yetkin müzisyenin maharetli ellerinden çıkma bir albüm olarak 2009 külliyatının şimdiden notu düşülenleri arasına ( biraz da kulvar farkı atarak ) giriyor. Ayrıksı ses kolajlarının içinde kendini kaybetmek isteyenler için derecesi yüksek alkol etkisi yapma potansiyeli, en az farkında olmadan yüksek bir ses seviyesinde iken “play” tuşuna basarsanız yaşayacağınız şok kadar yüksek olan albüm bu anlamda “beton” gibi bir çalışma.

8 Temmuz 2009 Çarşamba

Elegi. Varde. Miasmah. 2009


Elektronik müziğin önemli kesişim kümelerinden birinin klasik müzik olduğunu belirtmişken, son dönemde bu tarz işler arasından sıyrılarak dikkatimi celbeden bir albümü de mercek altına yatırmak istedim. Norveçli müzisyen Tommy Jansen’in Elegi takma adıyla 2007 yılında yine aynı etiketten ( Miasmah ) yayımladığı “Sistereis” sonrası bir üçleme olması muhtemel serinin ikinci albümü olan “Varde”den bahsediyorum. Aslında “Varde” dip toplamda klasik müziğin elektronik altyapı ve kurgu üzerinde karakterini daha baskın ortaya koyan bir kompozisyona sahip. Daha ziyadesiyle bir üvertür denemesi ve hatta bir ağıt ( requiem ).

Jansen diğer çalışmasında olduğu gibi bizi yine geçmişin tozlu sayfaları arasında puslu ve karanlık bir yolculuğa davet ediyor. 1900’lerin başlarında maceracı iki ismin Güney Kutbu’na ulaşan ilk insanlar olmak uğruna hemhal oldukları adı konmamış rekabetlerinin hüzünlü sonuna yakılmış bir ağıt “Varde”de hayat buluyor. İngiliz kaşif Robert Falcon Scott ve adamları Güney Kutbu’na doğru yaptıkları amansız yolculuğu bitirdiklerinde Norveçli kaşif Amundsen’in kendilerinden önce bu noktaya ulaştıklarını görür. Hayal kırıklığı ve umutsuzluğun tetiklediği geri dönüş gayreti kendisi ve ekip arkadaşları için ölüme uzanan adımlardan ibaret kısa bir yolculuk olacaktır. Geç kalmış bir kahraman mı yoksa hırs uğruna ekip arkadaşlarının ve kendisinin açbilaç soğuktan donarak ölmelerine yolaçan aksi huylu bir lider mi ? Bu bilinmez ama muhtemeldir ki Amundsen’i pek hayırla anmamış olacak ki tarihe adını yazdıran bu şahıs da yıllar sonra arkadaşlarıyla oluşturdukları bir kurtarma timini taşıyan uçağın ortadan kaybolmasıyla kayıplara karışmış ve cesetler dahi bulunamamış.

Jansen bu melodramin işitsel dökümantasyonunu yaratırken pitoresk, atmosferik ve derinlikli bir bileşke oluşturmayı başarmış. Ön plana çıkan yaylılar ve piyano partisyonları taşıyıcı öğe olmalarına rağmen; genelde basitleştirilmiş, pek melodi ve ritme yaslanmayan, orta dozda sessiz sakin bir şekilde damıtılmış notaları serpiştiriyor kulaklarımıza. Tüm bu belli belirsiz kompozisyonlar karamsar ve bir o kadar da karanlık ses kümeleri ile melankolik bir birliktelik oluşturuyor. Muğlak, depresif olmasa da ürkünç, zaman zaman trajik bir kurgu adeta boşlukta olmasına rağmen Jansen’in müzikal paletinde adım adım netlik kazanıyor. Bu haliyle duyduklarımızdan bir adım ötesini hissettiren bir çalışma “Varde”.

Korku, yalnızlık ve ümitsizlik gibi kavramlarla örülmüş albümde eksikliğini hissettiğimiz şey temponun belli bir çizginin ötesine taşmalar yapamamış olması. Böylesi dramatik bir sinematik kurgu içinde belli noktalarda bahsedilen farkli duyguların bir coşma halinin yaşanmıyor olması da albüme totalde karamsar ve tekinsiz bir hava veriyor. Kendi adıma biraz daha elektronik motiflerin, saha kayıtlarının yoğunluklu olmasını beklerdim desem de anlaşılan Jansen kutupların buzlu, soğuk, içine kapanık, yeknesak imgeleri arasında dolanmayı ( hatta durup beklemeyi ) tercih etmiş. Bir eleştiri de zaman zaman bu parçalar arasındaki bağın zayıflığı ve müzikle olan alışverişin bazı noktalarda sekteye uğraması.

Açılış parçası “Varde” kısa ama etkileyici dili, “Svanesang” motiflerinin zenginliği ve melodik yapısı, “Drivis” buz dağlarının altına gözatma cesaretini göstermesi ve bir araştırma gemisinin ses örneklemlerini anımsatan içeriğiyle “Skyggespill” albümdeki lezzetin bir kademe yükseldiği parçalar olarak sıralanabilir. ECM kayıtlarının karanlık yüzünün, deneysel elektronik müziğin yüzeyine şöyle bir dokunup fazla derinlere dalmadığı farkli bir tercümesi olan albümde, Harold Budd’ın ambient kurguları ile Ryuichi Sakamoto’nun akışkan piyano melodilerinin birarada kotarıldığını; ama bunun el emeği göz nuru hassas bir dantel işçiliğinden ziyade ortanın biraz üstü bir makrome denemesi kifayetinde olduğunu da belirtmeden geçmeyelim.

5 Temmuz 2009 Pazar

Tomasz Bednarczyk. Painting Sky Together. Room40. 2009


Günümüzde minimal elektronik müziğe ilişkin üzerine eğilinmesi gereken çarpık yorumlardan birinin; bu yelpazede kendine yer bulan çalışmaların yapıbozuma açık, tek yönlü ve yapay bir kurgusallık alanında yarattıkları öte-gerçeklik dünyasının müzikal yansımalarının; sıklıkla hislerimize dokunmaktan uzak, kimliksiz ve derinliksiz olduklarına ait katı düşünce tarzı olduğunu düşünüyorum. Olağandır ki sevgilimiz başını omuzlarımıza yasladığında dur sana laptopumdan nefis bir Fennesz parçası dinleteceğim demek ilişkinin sadece o anını değil geleceğini de riske atabilir. Ancak müzik olgusunun özünde yer alan “ses” kavramı üzerine odaklanan çok yönlü ve sorgulayıcı bakış açılarının da bizlere keşfedilmemiş tazelikler sunabileceğini es geçmemek gerekir. Sanırım böyle olmasaydı minimal(ist) / deneysel elektronik müziğin hatırı sayılır isimlerinin birçoğu çağdaş klasik müzikle bu kadar içli dışlı olmaz ve titr olarak da kendilerine türkçe karşılığını bulmakta oldukça zorlandığımız “sound artist” payesi verilmezdi. Ben bu blog dahilinde “sound artist” için yapılan işin özü bu ifadeyle örtüştüğünden “ses tasarımcısı” ifadesini kullanmayı uygun buluyorum açıkçası.

20’li yaşlarının henüz başında Room40 etiketinden ikinci albümü “Painting Sky Together”ı yayımlayan Tomasz Bednarczyk’i de bu anlamda yolun başındaki bir ses tasarımcısı olarak nitelemek mümkün. Bednarczyk’in minimal elektronik müziğin geniş skalasında kendini konumlandırdığı yer bu albümde biraz daha klasik kompozisyonlara yakın. Zaman zaman saha kayıtlarıyla beslenen albüm dingin, melankolik ve dengeli yapısıyla dikkat çekiyor. Açılış parçası “Your Whiteness” birbirine eklenmişçesine uzayıp giden bir ses yumağı üzerindeki minik cızırtılarla naif bir minimal ambient parça izlenimi veriyor. Ardından gelen “Freckled Cheeks“te ( ve keza “So Fragile” isimli parçada ) bu defa arka plana gitarla piyanonun çekingen ve kırılgan dokunuşları ekleniyor. “Tokyo”da dışarıya çıkıp su, bisiklet ve kuş sesleri arasına döşenmiş bir kompozisyonla doğaya doğru ilk adımlarımızı atıyoruz. “A Bus Ride With A Red Haired Girl” ve “Agata’s Film” biraz daha gergin ve sinematik dokusuyla dikkat çeken parçalar. Albümün sonlarına doğru “January”de biraz daha neşeli, akışkan ve keyifli melodiler çalınıyor kulağımıza. Kapanış parçası “Movie” adına yakışır nitelikte ve sakince zihinlerimizde oynatılan bu filmin görsel kapanışını yapıyor.

12k, Touch, Plop gibi etiketleri referans verebileceğimiz çalışmanın müzikal kurgusu Fennesz, Christopher Willits, Kenneth Kirschner, Oren Ambarchi, Sawako gibi isimlerin atmosferik, duygulu, dingin ve akışkan yapılarını anımsatıyor. Lawrence English’in kurucusu olduğu Avustralya’lı Room40 etiketine de bir minik parantez açmadan geçmeyelim. Kataloğunda DJ Olive, Taylor Deupree, Tujiko Noriko, Steinbrüchel ve Janek Schaefer gibi yüksek skala isimleri barındıran Room 40 için takip edilmesi gerekenler listesine minik bir çentik atmakta fayda var.

86 doğumlu Polonyalı Bednarczyk’in ortaya çıkardığı işin çıtası gerçekten bir hayli yüksek. Albüm çok katmanlı bir yapıya sahip olmasa da incelikle işlenmiş dokusu, duygu yüklü zengin melodileri ve sinematik vurguyu ön plana çıkan karakteriyle oldukça etkileyici bir çalışma. Ortalama bir kulak kabartışta yaz yağmuru çabukluğunda içinizden geçecek olan çalışma, biraz daha yakından dinlenmeyi hakeden bir duygusallığı ve saklanmışlığı barındırıyor. Evet, elektronik müziğin de eleştirilerin aksine bir ruhu olabilir; önemli olan mahir eller tarafından beslenip beslenmemesi.