21 Aralık 2011 Çarşamba

Sıcak, İçten ve Organik...2005 Nisan'ından Apparat Röportajı...

Yıllar önce Sascha Ring ilk defa olarak Indigo'da çalmaya geldiğinde Trendsetter dergisi için sevgili Misak Tunçboyacı'yla ( dR.Warp) birlikte kendisiyle yaptığımız röportaj sanki bugüne ait ipuçları da içeriyor gibi...Bakalım :

SASCHA RING NAM-I DİĞER APPARAT’LA  BERLİN’DE BAŞLAYAN SOHBETİMİZ TÜNEL’DE NOKTALANDI!
Karın yağmakla yağmamak arasında tereddüt ettiği, insanın içini ürperten soğuk bir Berlin öğleden sonrasında kolumun altında plaklarla girdim Shitkatapult’un ofisine. Bir yandan derdimi anlatmaya çalışıyor, bir yandan da yan masada müstehzi bir ifadeyle beni dinleyen genç adama bakıyordum. Cümlem biter bitmez kendisine dönüp, “Siz Apparat’sınız, değil mi?” deme cesaretini nasıl gösterdim diye düşünürken, aslında bunun yaklaşık 45 dakikayı bulan çok keyifli bir sohbetin de ilk adımı olduğunu çok sonradan İstanbul’a dönerken düşündüm. Şubat’ın son günlerinde Apparat (nam-ı diğer Sascha Ring) ismi, İndigo’da iki saatlik bir performans sonrası hafızalarımıza kazındı. Hemen ertesi gün, bu defa Taksim’de bir cafede sözleşip sıcak bir röportaj yaptık kendisiyle.
Küçük yaşlarda davul çalarak başlayan müzik yaşantınızda, 90’lı yılların başından itibaren elektronik müziğe yönelmenizin ana sebebi neydi ?

O zamanlar oldukça küçüktüm ve davul çalmak benim için bir grupta çalma amacı olmaksızın, eğitim gibi düşündüğüm bir şeydi. Babamın bir grubu vardı ve o çalarken yanında olmak beni heyecanlandırırdı. Çoğunlukla garaj topluluklarında çalınmaya başlanılan 13-14 yaşlarına geldiğimde, elektronik müzik herkesin gündemindeydi. Ben de madem davul makinaları ve bilgisayar var, ne diye kocaman davul setiyle uğraşayım diye düşündüm. Sanırım elektronik müzikle olan ilk sıcak temasım bu düşünceyle şekillendi.

DJ’liğin yanı sıra 90’ların ortasında Berlin’e yerleşmenizle birlikte parçalar üretmeye başladınız. Berlin elektronik müziğin merkez noktalarından biri olarak müzikal kariyeriniz için kaldıraç vazifesi görecek bilinçli bir tercih miydi ?
Berlin’e ilk gidişim aslında tamamen müzikal nedenlerin dışındaydı. DJ’lik yapıyordum ve müzik hala benim için hobiydi. Depolarda kendi partilerimizi düzenliyorduk. Berlin’e geldiğimdeki durumu şöyle özetleyebilirim : Müziğin çok içindeydim ama asıl amacım grafiker olmaktı ve bunu da doğduğum kasvetli, küçük işçi kasabasında yapma şansım yoktu. Daha sonrasında Berlin’in elektronik müzik için ideal bir şehir olduğunu gördüm ve ilk parçalarımı üretmeye başladım.
Mumu etiketiyle yayınlanan “prüfsumme 8” teknoya yakın bir çalışmaydı. Zamanla standart vuruşlardan oluşan parçalardansa ses olgusuna odaklanıp, onu şekillendirerek parçalar üretmeye başladınız. Daha dinamik ve değişken ses varyasyonlarının takipçisi olduğunuz bu geçiş süreciyle ilgili düşüncelerinizi alabilir miyiz ?

Asıl değişim şu şekilde oldu, ki hala insanların nasıl olup da stüdyoya girip tekno müzik yapabildiklerine anlam veremiyorum; yani günde sekiz saat boyunca aynı vuruşu dinlemekten bahsediyorum.  Standartlar içersinde kalarak sıkıcı şeyler üretmektense yeni açılımlar kovalamayı tercih ettim. Stüdyoda geçirdiğim koca bir yılın ardından daha soyut ve derin parçalar üretmeye çalıştım ve bundan çok daha fazla keyif aldığımı gördüm. Daha sonra da bir daha hiç standart bir tekno parçası yapmadım.
Müziğinize dönecek olursak, genelliklşe çalışmalarınız olumlu kritikler aldı ve yayınlandıkları dönemlerde ayın albümü olarak listelendi. Değerlendirmelerin ortak noktası çalışmalarınızın IDM tarzının en iyi örnekleri olduğu yönündeydi. Bu görüş paralelinde müziğinizi genel olarak elektronik müzik çatısı altında nerede konumlandırdığınızdan bahsedebilir misiniz ?

Çok farklı tarzlarda çalışmalar yaptığım zaman aslında tam olarak kendimi nereye konumlandırdığım gerçekten zor bir soru olup çıkıyor. Çalışmalarım genelde IDM türüne sokulsa da buna pek katılmıyorum. Örneğin son çalışmalarımda elektronik müzikte alışılageldiğinden çok daha fazla enstrüman kullanıyorum. Bu parçaları gitarla çalsanız dahi tanınabilecek bir üst kimlikleri var. Bu elektronik müzik açısından oldukça önemli bir değişiklik. Öte yandan, tamamıyla elektronik olan parçalarımsa ses tasarımına giriyor. Böyle iki uç varken de sadece IDM demek tam anlamıyla kapsayıcı bir tanımlama olmuyor.
Sizin için müzik yaşama karşı duruşunuzu ifade ettiğiniz bir araç mıdır yoksa tam aksine dış dünyadan kaçmanın bir yolu mu ? Müziğinizle sıkı sıkıya harmanlanmış “duygusallık” kavramı paralelinde soruyorum bunu.

Yapmayın. Benimle vakit geçiriyorsunuz. Tamamen duygusal biri izlenimi mi verdim yoksa size ( gülüşmeler ) ? Elbett ki müziğimde duygusallık çok ön planda. Ama müziğimin dış dünyadan kaçmak için bir araç olduğunu söyleyemem. Daha doğrusu, belli sosyal niteliklere sahip olduğunu düşünen biri olarak böyle bir kaçışa ihtiyaç duyduğumu düşünmüyorum.
Son çalışmanız “Silizium” öncekilere kıyasla gerçekten farklı bir çalışma. Özellikle ön plana çıkan yaylı çalgılar ( Complexacord ) ve Raz O.Hara’nın vokalleri var. Müzikal kariyerinize baktığınızda bu çalışma nerede duruyor ?

Son çalışmanın farklı olmasının en önemli sebebi bir “Peel Session” olması. Londra’ya gidip dizüstü bilgisayarımdaki dosyaları çalmaktansa, daha anlamlı ve daha fazla değer taşıyan bir şey yapmam gerekir diye düşündüm. Yaylı partisyonlar uzun zamandır aradığım bir yenilikti. Vokaller başlangıçta biraz soru işareti olmakla birlikte Raz’ın o gizemli ve çok katmanlı yorumuyla farklı bir boyut kazandı. Sonuçta Apparat izleğinin oldukça dışında bir sonuç ortaya çıktı.
Yaylı enstrümanlar müzikal yapının çağdaş klasik müziğe göndermeler içermesi için mi eklendi yoksa tamamen daha akustik kokan bir atmosfer için mi ?

Basitçe; çok sevdiğim enstrümanlar olduğu için. Zaten Londra’daki stüdyo, kayıdın üzerinde sonradan çok da fazla değişiklik yapılmasına müsaade etmeyen analog bir yapıya sahipti. Dolayısıyla çok fazla müdahale olmadan direkt performansı yansıtan bir çalışma oldu.



Ekoplekz. Intrusive Incidentalz Vol 1. Punch Drunk ( minima )

Nick Edwards’ın solo projesi Ekoplekz’in 2011 yılı sonlarında yayımlanan çalışması elektronik müziğin metruk köşe başlarında, modern dijital üretim süreçlerindense analog döneme göz kırpan bir anlayışla şekillendirilmiş, lo-fi kayıtlardan ve anlık ses doğaçlamalarından oluşan tekinsiz bir çalışma. Throbbing Gristle ve Cabaret Voltaire’i anımsatan bu ses oyunlarında post-punk döneminin işlenmemiş, çiğ ve deforme ses örgülerinin başrolde olduğunu söylemek mümkün. Albüm boyunca oluşturulan karanlık ve kasvetli atmosfer, peşine takılıp gidebileceğiniz melodik yapıların azlığı ve ağır baslar arasında gidip gelen ses dalgaları, ilk dinlemede alışmamış kulaklar için biraz fazla yorucu olabiliyor. Öte yandan Ekoplekz doğaçlamanın ve ses bükülmelerinin ön planda olduğu bu geniş oyun havzasından bir şekilde nitelikli bir ses kümesi çıkarmayı başarıyor. Elektronik müziğin uç noktalarında gezinirken ses olgusuna odaklanan çalışma, deneysel işlere ekstra kulak kabartanlar için mutlak suretle not edilmesi gereken keyifli bir yolculuk vadediyor.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Byetone. Symeta. Raster Noton (minima)

90’ların sonunda bu yana Berlin’den deneysel ve minimal elektronik müziğin ana rotasına ciddi katkılar yapan Raster Noton etiketinin ( ya da topluluğunun ) kurucularından olan Olaf Bender’in solo projesi Byetone, 2008 yılındaki akıllara kazınan çalışması Death of a Typographer’ın ardından yine etkileyici bir albümle karşımızda. Byetone bir şekilde ana akım tekno müzik tariflerinin tamamen dışında; zaman zaman eğlenceli, enerjisi yüksek, dinamik ve bir anlamda matematiksel denebilecek kuramsal bir müzik üretiyor. Robotik tınıların etrafına serpiştirilen kuvvetli baslar, “glitch” esanslı ve Pan Sonic referanslı sinyaller edepli kıvamda kullanılan gürültü parçacıklarıyla bir araya gelerek uyuşturucu bir etki yaratıyor Byetone’un müziğinde. Marazî bir yanı da bulunan parçaların döngüsel hamuruna yedirilmiş olan makine sesleri ve endüstriyel dokunuşlar yarattıkları titreşimlerle giderek daha gergin bir atmosfer oluşturuyor. Bir önceki albüme kıyasla daha agresif, sert ve taviz vermeyen bir müzikal çizginin yakalandığı bu çalışmada özellikle açılışı yapan “Topas” ve onunla el ele devam eden “Telegramm” ile “Helix” isimli parçalar bir adım öne çıkıyor. 90’ların Pan Sonic ruhunun 2000’lerdeki en güzel yansımalarından biri; daha ritmik ve daha coşkulu.

16 Aralık 2011 Cuma

Haossaa. Haossaa. Peyote (minima)

arkaoda’da geçtiğimiz aylarda ikincisi düzenlenen Demonation Festivali’nde ilk defa canlı seyrettiğim Haossaa ekibinin kendi adını taşıyan çalışması, aynı zamanda ilk albümü olma özelliğini taşıyor. Dokuz adet kısa süreli zımba gibi parçadan oluşan albüm hardcore, punk ve bir anlamda noise arasında tavizsiz ve cüretkâr bir şekilde tam tabiriyle cirit atıyor. İlk saniyesinden itibaren 90’larda ülkemize de gelmiş olan Ruins grubunu anımsatan (bir bas ve davuldan oluşan Ruins’de aynı zamanda vokal de vardı, Haossaa’nın bu albümündeyse vokal yok) Haossaa ekibi üç kişiden oluşuyor. Bir an olsun düşmeyen tempoları, özellikle davulun güçlü vuruşlarıyla çıkılan maceraperest yolda gitarların cengâver takipçiliği ve bunların arasına bir şekilde serpiştirilen güçlü melodik kurgu albümü baştan sona tarza yakın olanlar için nefis bir dinleti hâline getiriyor. Bu kuvvetli patlamalar arasında anlık kopmaların olmaması ekip arasındaki kimyanın tuttuğunun da bir göstergesi. Kısa zaman içinde müzik yapım ayağında oldukça nitelikli işlere imza atan Peyote de bu açıdan güçlü bir alkışı hakediyor.

15 Aralık 2011 Perşembe

The Field. Looping State Of Mind. Kompakt (minima)

Axel Willner’in yine Kompakt etiketini taşıyan ilk iki albümü sonrası yayımlanan üçüncü stüdyo albümü, en kestirmeden söylersek yılın en iyi elektronik müzik albümlerinden biri. Willner’in ilk çalışmalarına nazaran çok daha yoğun, kişilikli ve bol katmanlı bir kurgu dahilinde işlenen parçaları, dinleyen üzerinde mutlak suretle derin bir etki yaratıyor. Bir yandan arka plana döşenmiş döngülerin yarattığı hipnotik ortamın tetiklediği sakinleştirici ve yatıştırıcı hisler, bir yandan da ana omurgaya eklemlenmiş melodiler ve minik akustik orkestrasyonların şekillendirdiği kuvvetli bir sarmal sizi sıkıca kavrayıveriyor. Klasik tekno ritimlerinin basite kaçma riski yüksek biteviye 4/4 temposunu başarıyla bertaraf eden Willner, ortaya çıkarttığı çok boyutlu müziği yine de hazmedilebilir seviyede tutmayı da beceriyor. Görece uzun süreli parçalar her geçen dakika olgunlaşıyor, kendi kimliğini ortaya koyuyor ve yerini bir sonrakine bırakıyor. Bu anlamda bir dinleti bütünlüğü de taşıyan albümde özellikle “It’s Up There”, “Arpeggiated Love” ve albüme adını veren “Looping State of Mind” zengin içerikleri ve bir kademe daha okkalı melodik yapılarıyla öne çıkanlar olarak belirtilebilir. Özetle duygusal kalibresi ve dans ettirme potansiyeli oldukça güçlü “kafa bir müzik” var bu albümde.

13 Aralık 2011 Salı

Gary Numan Röportajı

Bu yazı ve röportaj Babylon derginin 10. sayısı için hazırlanmıştır.


Birçoğumuzun kulaklarında 70’lerin sonunda yayınladığı “Cars” parçasının melodisiyle özdeşleşmiş olan Gary Numan; elektronik müziğin öncü isimlerinden biri olarak 30 yılı aşan müzikal kariyerinde birçok kırılma noktası yaşamış, özellikle 90’lardan sonraki süreçte daha karanlık, sert ve tavizsiz bir tavrın temsilcilerinden olmuş ve hala üretmeye, sorgulamaya ve yaratmaya devam eden ikonik bir figür olarak dimdik karşımızda.

Nine Inch Nails’in 2009’daki veda turnesinin bazı ayaklarında grupla birlikte sahne alan, son olarak Battles’ın Gloss Drop albümündeki “My Machines” parçasına sesini veren Numan bugün dahi sadece yarın üzerine odaklanan, her adımda farklı sesler üretmeyi amaçlayan, geçmişteki başarılarının zırhına sığınmadan attığı cesur adımlarla etkileyici bir profil sergiliyor. Trent Reznor, Dave Grohl, Marilyn Manson gibi birçok ismi etkileyen, bir dönem hayranlarına “Numanoids” denen Numan’la son albümü “Dead Son Rising” sonrasında hayata, müziğe, ailesine ve daha başka birçok şeye ilişkin keyifli bir röportaj yaptık.

Elbette ki onlarca albümü, 30 yılı aşkın bir kariyeri, Numan’ın problemli geçtiğini söyleyebileceğimiz okul yıllarını, bir ara gösteri uçuşları için pilotluk yaptığını, arabalara olan merakını ve her biri ayrı yazı konusu olabilecek projelerini bu iki sayfaya sığdırmak imkansız. Amacımız özellikle genç neslin ya hiç tanımadığı, yada sadece tek yönünü bildikleri bu önemli isme dair bazı ipuçlarını elimizden geldiğince aralamak. Buyrunuz : 


Bir röportajınızda “daima mükemmel sesi aramaya devam ettiğinizi” belirtmişsiniz. Müzik üretmek konusunda mükemmeliyetçi misinizdir ? Yıllar içinde bir değişim oldu mu bu açıdan ?

Aslında her yeni albümde amacım bir öncekini geliştirebilmek. Her yeni albüm kimsenin daha önce duymadığı seslerden oluşmalı. Bu amaçla farklı sesler ve katmanlar oluşturmak yeni müzikler üzerinde çalışmanın  en keyifli yanı. Kendimi bir ses-oluşturucusu ( sound generator ) olarak görüyorum. Bazıları ne kadar iyi müzisyen olduklarını yada iyi söylediklerini göstermeye çalışırken; benim derdim yeni sesler sunabilmektir. Öte yandan yapı, melodi, sözler, sahne performansı gibi şeyler konusunda hala tutkulu olduğum söylenebilir.

Müzik üretirken sizin için itici güç nedir ?

Cevabı zamana göre değişen bir soru. İlk yıllarda bilim kurguyla alakalı fikirlerdi. Sonrasında Tanrı ve din kavramıyla çok içli dışlı oldum. Yaşın ilerledikçe seni korkutan, heyecanlandıran yada ilgini çeken şeyler de değişiyor. Bu da neden ilham aldığını da etkiliyor. Bu aralar bir roman yazma konusuna takmış durumdayım;bir bilim fantazi romanı. Şu sıralar yazdığım şarkılar da bu romana ilişkin fikirlerden besleniyor.

Sanırım fazla müzik dinlemiyorsunuz. Somut bir nedeni var mı ?

Müzik dinlemekten korkmasam da, kabul etmem gerekir ki gerçekten çok az müzik dinliyorum. Zira müzik dinlerken birçok fikir üşüşüyor başıma ve bu bana rahatsızlık veriyor. Evde müzik çalarken rahat bir şekilde düşünemem. Yada ne zaman çocuklara müzik dinletsem bir anda iletişimi kesiyorlar; hiç konuşmuyorlar. Oysa ben onları okula bırakırken arabada sohbet edebilmeyi istiyorum. Bu hayatımdan geri gelmeyecek çok değerli bir zamanı kaybettiğimi düşündürtüyor bana. Ayrıca müzik dinlerken onu analiz etmeden duramıyorum. Kendimi bir anda stüdyoda çalışıyormuşum gibi hissediyorum. Oysa stüdyo dışındayken gerçekten müzikle ilgilenmek istemiyorum ben.

2010 yılında Primavera Festivali’nde sizi canlı seyrettim ve performansınız Nine Inch Nails’den Trent Reznor’la olan ilişkinizi aklıma getirdi. Reznor müzisyen olarak sizden çok etkilendiğini belirtmişti. Son olarak da Battles’ın “Gloss Drop” albümünde bir parçada vokal yaptınız. Ortak çalışmalara nasıl yaklaşıyorsunuz ? Ufukta Reznor’la bir proje var mı ?

Bir projeye ne katabileceğim konusundaki güvensizliğim nedeniyle genelde diğer müzisyenlerin bana yaklaşmasını bekleyen pasif bir tutumum var. Stüdyoda çalışırken tam olarak ne ile uğraştığımı bilir ve kendi sınırlarım dahilinde çalışırım. Ama bu güvenlik alanının dışındayken daha kırılgan oluyorum, o yüzden de kimlerle çalışıyor olduğum çok önemli. Trent Reznor’la ortak bir çalışma için birkaç defa konuştuk ve bu olasılık beni heyecanlandırdı. Benim gibi genelde tek başına çalışan biri için başkalarıyla olmanın iyi yanları da var elbette; zira seni alışıldık sınırlarının dışına itiyor, rahatlık alanının dışına çıkarıyor ve böylelikle yaratıcılığını zorluyor.


Hayranlarınızla aranızda hep özel bir ilişki oldu. Hatta yıllar sonra onlardan biriyle evlendiniz ?

Gemma ile bir fanım olduğu için değil, etkileyici bakışları ve mükemmel kişiliği nedeniyle evlendim. Hatta bir fanım olması aşmamız gereken bir engeldi. Zira hayranlarınızın sizin hakkınızda gerçekçi olmayan fikirleri olabilir ve gerçekle yüzyüze geldiklerinde hayalkırıklığına uğrarlar. Fanlarımın tahmin ettiğinden daha kısa boyluyum mesela, benimle konuşmak çok da keyif verici değildir, hatta yatakta bile iyi değilimdir... Gemma ile olan ilişkimizde “gerçek” beni bulana kadar bu tip birçok engelle mücadele ettik. Hiç bir zaman kendimi özel hissetmedim, sadece şanslıydım denebilir. Yani ayaklarım yerebasar, bu da fanlarla aramdaki ilişkiye hep olumlu yansımıştır. Hiç bir zaman ulaşılmaz biri olmadım ve ben de fanlarıma ayni sevgi ve saygıyla karşılık verdim.

Günümüz elektronik müzik sahnesinin 18 yaşında bir ismi olsaydınız nasıl bir müzik yapardınız ?

Şu an ne yapıyorsam aynısını yapardım. Hiçbir zaman ticari düşünmedim, yaratıcılığa odaklandım. Müziğim bir radyoda gündüz çalabilecek bir müzik değil; pop müzik de değil yaptığım. Bu kararı en başında bilerek verdim, bu tip bir müziğin hiçbir zaman listelere giremeyeceğini de biliyordum. Karanlık ve ağır bir müzik yapıyorum. Ama benim için asıl önemlisi yaptığımdan gurur duymam. Popüler olmak yada listelere girmek için ödün vermem. 18 yaşımdayken de şimdi de böyle düşünüyorum. Sadece kolay, mutlu ve risksiz bir müzik yapamam; dinlemem de...


İngiltere’de yaşamaktan pek hoşnut değilsiniz ve ailenizle birlikte Amerika’ya gitme ihtimaliniz var sanırım ? Somut bir plan var mı ?

Birçok açıdan zor bir karar ve cevap vermek hiç de kolay değil. Ancak İngiltere her geçen gün daha rahatsız edici ve şiddet içeren bir yer oluyor. Cinayetler, tecavüzler, çocuk istismarı ve birçok benzer problem. Hava bok gibi, kariyer ve çalışma olanakları azalıyor ve deli gibi vergi ödüyoruz. Ailemin geleceği için daha parlak bir yere ihtiyacımız olduğu aşikar. Amerika iyi bir seçenek gibi duruyor; oraya gidersek herşey güllük gülistanlık olmayacak ama daha dengeli olacağına inanıyorum. Öte yandan İngiltere’yi çok seviyorum ve gurur duyuyorum. Ama bu bugüne ait bir gurur değil, geçmişte ne olduğumuzla alakalı bir gurur. Eğer Yeşil Kart alabilirsek 2012 sonuna doğru Amerikaya gitmiş olacağız. Aksi halde oturup düşünmemiz gerekecek.

Bir de özel soru : Raven, Persio ve Echo adında üç kız çocuğunuz var. İsimleri kim seçti ?

Eşim Gemma. Doğum sürecinin ve bizatihi doğumun tüm sıkıntılarını kadın çektiği için, erkekler en azından çocuğun ismini belirleme hakkını eşlerine vermeliler bence. Bunun çok da abartılacak bir fedakarlık olmadığı kanısındayım. Bu üç ismi de çok seviyorum. Sanırım spesifik bir nedeni olmadan, kulağa hoş gelen, çocukların canını sıkacak kadar garipsenmeyecek isimler seçti Gemma. Ben de ikinci adlarını seçtim; Elfin, Halo ve Moon.

Son olarak arabalar mı uçaklar mı ? ve 80’ler mi 90’lar mı ?

Makinaları, arabaları, uçakları, motorsikletleri ve botları sevdiğim bir gerçek. İnsanlarla olmaktansa makinalarla birarada olmayı tercih ederim açıkçası. 80’ler mi 90’lar mı soruna gelince aslında hiçbirisi. Benim için önemli olan hep yarın. Dün ne yaptığımın bile önemi yok. Yarın ne yazacağım daha önemli. Geriye bakıp yaptıklarımla gurur yada pişmanlık duymak değil derdim, sadece sonrası...

8 Aralık 2011 Perşembe

Greg Ward's Phonic Juggernaut. Thirsty Ear (maxima)

Bu yazı cazkolik web sitesi için hazırlanmıştır.

Her ne kadar kenarda köşede gizli bir sandık içinde sakladığım bir sır olmasa da, yine de bu satırlar vasıtasıyla bir de yazılı olarak itiraf etmem gerekir ki, müzik dinlemeye ayırabildiğim zamanın ancak sınırlı bir kısmını caz eksenli dinlemeler oluşturuyor. Ancak daha önce de altını çizdiğim bir nokta var ki tekrarda beis görmüyorum; o da bu köşe için farklı bir dinleme ve araştırma pratiğine girdiğim gerçeği. Bu samimi ifadeden kasıt; özellikle bu köşeye uygun düşebilecek albümler bulmak, onları minik bir filtreden geçirmek ve sonrasında kişisel kantarımızda sınıfı geçer notu alanları burada sizlere aktarmaya gayret etmek olarak özetlenebilir.

Bu minik hatırlatmaca sonrasında gelelim yeni yazımızda ışık tutmaya çalışacağımız albüme: Greg Ward – Phonic Juggernaut. Daha önceden de başkaca bir albümünü detaylıca incelediğimiz bir etiket olan Thirsty Ear’dan (http://tinyurl.com/cvulrvo) yayımlanan bu kayıt en özetinde “oldukça iyi bir fusion” albümü. Cazın özellikle rock’la bol miktarda sarmaş dolaş olduğu çalışma, yer yer doğaçlamalarıyla ve yükselen enerjisiyle de dikkat çekiyor. İlk aşamada dört kişilik tam bir ekip çalışması planlanırken; piyanonun proje dışı kalmasıyla saksofon, davul ve bastan oluşan daha agresif ve yırtıcı bir trio projesi çıkmış ortaya.
New York kökenli olsa da daha sonradan Chicago’nun yolunu tutmuş ve henüz otuzlarına gelmiş genç sayılabilecek bir alto saksofoncu olan Greg Ward’a bu kayıtta eşlik eden isimlerse basta Joe Sanders ve davulda Damion Reid. Uzunca sayılabilecek yedi parçadan oluşan ve yaklaşık 60 dakikaya yayılan çalışmadaki tüm parçalar biri hariç (kapanış parçası olan Sectionate City) Ward’ın kendi kompozisyonları olma özelliğini taşıyor. İlk dinlemede ruhumuza ve bedenimize ekstra bir dinamizm yüklemesine kesin gözüyle bakabileceğimiz albümde saksofonun liderliğinde doğaçlama ile kompozisyonların elele gidişi kadar, zengin içeriğe ait tüm ipuçlarını kulaklar önüne serpen davulun çoksesliliği de oldukça dikkat çekiyor.

Açılışı yapan Above Ground saksofonun orta tempodaki salınımlarına misliyle yanıt veren bir davul introsuna sahip. Bir kaç dakika içinde ekip arasında denklik yakalnıyor ve saksofonun melodik tınılarına davulun ön planda olduğu bir arka plan inşa ediliyor. Elbetteki anlık parlamalar ve hafif yoldan çıkmalar sözkonusu; ama girişte de belirttiğimiz gibi albümün en dikkat çekici yanlarından biri her daim kıyıya bağlı bir güvenlik halatının olması; uzak diyarlara gitmeye yeltelenen oldu mu anında varlığını hissettiren bir sübab yada. Ward’ın akışkan ve uzun erimli sololarına her fırsatta bir ses düşüren davul ilk açılış parçasıyla birlikte başrole soyunmaya pek heveskar olduğunu gizlemiyor. Bas derseniz bizatihi bu iki ana enstrüman arasındaki köprü görevini layıkıyla yerine getiren bir bağlaç kıvamında. Parçanın ortalarına doğru nefeslenen ekip ikinci kısımda paralel bir kurguda devam ederek sonlandırıyorlar bu nefis ve etkileyici parçayı.

Leanin’ In sakin girişiyle önce depreşen enerjimizi sonraki adım için toplamamızı sağlıyor ve ardından saksofonun perdeyi hafiften yükseltmesiyle oldukça ritmik ve keyifli bir melodinin eşgüdümünde yol almaya devam ediyor. Davulun istirarlı ataklarına saksofon kesiksiz yanıtlar vermekle meşgulken, kulaklar yine aralarda basın kendi halindeki dokunuşlarını yakalayabiliyor. Bu parçada özellikle davulun çok ritimli vurgusu öne çıkıyor. Bas ancak ikinci yarının sonlarına doğru bir adım öne çıkaraktan ben buradayımı biraz daha net hissettiriyor. Saksofon - davul ikilisi bu rol paylaşımına çok da itiraz etmiyor öte yandan. Bu dakikalarda konser salonlarında müzisyenlerin sıra ile alkışlandığı minik sololara benzer geçişler dikkat çekiyor.



Velvet Lounge Shut-In içimizi ferahlatan yumuşak ve ağırbaşlı bir girişe sahip. Saksofonun biraz daha farklı bir tonda tınladığı bu parçada akıp giden melodik bir kurgudan ziyade hep bir kapanış hali hakim. Her an parça bitecekmiş gibi sonlanan davullar, birkaç saniye içinde tekrardan ortaya çıkarak parçaya kendi içinde bir devingenlik kazandırıyor. Bu haliyle parçanın albümdeki en farklı kayıtlardan biri olduğunu söylemek mümkün. Albüme adını veren Phonic Juggernaut ise üçlünün en ahenkle tınladığı açılışıyla ilk andan itibaren içimizi kaynatıyor. Aşırı uçlara kaymadan Ward’ın saksofonundan akıp giden steril melodiler hiç bitmemecesine havada uçuşurken, davul ve bas yine kendi rollerini fazlasıyla iyi bir şekilde icra ediyorlar.
Kalan kısımda yeralan This Ain’t In Book 3 daha sinematogafik bir arka pan dahilinde ilerliyor. Saksofonun biraz daha yalnız kaldığı bu dakikalarda kurulan minik cümleler daha sakinleştirici bir havaya sahip. Parçanın ortalarında adım adım davulun tetiklemesiyle birlikte ortaya çıkan dinamik kurgu heyecanı yükseltse de, saksafon limitleri zorlamadan daha usturublu bir yol tutturmaya gayret ediyor. U.S. 4 daha kesik ve tempolu melodilerle örülü yapısıyla davula bir hayli mesai çıkartıyor. Zira davul albümün genelinde olduğu üzere saksofondan çıkan her bir tınıya kuvvetli ataklarla cevaplar vererek albümün dinamizmine ciddi bir katkı sağlıyor.



Kapanış albümde Ward’a ait olmayan tek parça olan Sectionate City ile yapılıyor. Açıkçası bu farklılık ilk andan itibaren kendini hissettiriyor. Bunu albüme ilişkin olumsuz bir not olarak da görmek mümkün. Bu parçanın nitelik olarak vasatın üstüne çıkıp çıkmamasından ziyade, albümü buraya kadar getiren diğer altı parçadan oldukça bağımsız yapısı nedeniyle fazlasıyla sakil durmasıyla alakalı bir not olarak okumak gerekir. Burada saksofon yine birşeyler mırışldansa da özellikle davulun rock referansları kuvvetli ataklarını ve doğaçlamalarını göremiyoruz.

Bu köşede sıklıkla yer vermeye çalıştığımız elektroniklerle süslenmiş deneysel yanı ağır basan bir caz albümü değil Phonic Juggernaut. Ancak yüksek enerjisi, özellikle saksofon ve davulun ön planda olduğu akışkan yapısı, zengin melodik omurgası ve hiç sıkılmadan baştan sona tek oturuşta dinlenebilecek ahenkli içeriğiyle (belki son parçayı bu yorumdan ayrı tutabiliriz) dikkate değer iyi bir albüm. Özetle rock ruhunun ve doğaçlamanın getirdiği isyankar ve coşkulu halin, cazın daha ağırbaşlı kompozisyonlarıyla ustalıkla harmanlandığı bir albüm olarak görmek mümkün Greg Ward’ın bu son kaydını.